“ÜÇ,”
Gece
şehre bir şeyler fısıldıyor, duyuyorum.
“İKİ,”
Uyuyamıyorum.
Gece lambasının çiğ ışığı tüm odayı kaplamış. Kafamın içerisinde kırk türlü
tilki dolaşıp duruyor ve nasıl oluyor da bunca tilkinin kuyruğu birbirine
değmiyor? Bilemiyorum.
Bir
öykü ya da şiir mi gelecek? Tüm bunlar onun habercisi mi acaba?
Uykusuzluğumun “sanat” tarafını da henüz çözmüş
değilim.
Tek
bildiğim, şuradan buradan -üç aşağı beş yukarı aynı yerlerden- çıkıp gelerek
beni dürtükleyen karmaşık imge
yığınlarını düşünmekte olduğum. “Düşünüyorum öyleyse varım.” demiş filozof.
Oysa ki bu çeşit yoğun düşünceler, imge krizleri ve uykusuzluklar beni yavaş
yavaş “yok” ediyor.
Varlığımın
zorlandığını, gerildiğini hissediyorum.
“Böyle
olmayacak!” diye hayıflanıyorum kendime,
Eğer
uyuyamıyorsam, başka bir şeyler yaparak vakit geçirmeliyim. Kül tablasının
kenarından düşen bir sigaranın masa örtüsünü yakmasına benzer şekilde, tavus
kuşu gibi düşünerek, zamanın üzerinde koca bir delik açmak için gelmedim bu
dünyaya! İnsan eylemsizliğe bürünmemeli; geçmişin, şimdiki zamanın ve
yaşamayı umduklarının arasında ilmikler atarak örgüye devam
etmeli.
Bir
anda, on beş gün boyunca deliksiz uyumuş gibi dinç hissediyorum kendimi.
Yataktan fırlıyorum ve
pijamalarımdan sıyrılıp başka bir şeyler geçiriyorum üstüme. Salona
koşuyorum, kitaplığıma yöneliyorum.
Kitaplıklar
denize benzer. Kimisi sığdır, kimisi derin. Kendi kitaplığımın sularına
dalıyorum. Dibe doğru inerken
yanımdan isimler, başlıklar, tümceler ve anlamlar geçip gidiyor.
Yavaş yavaş nefesim kesilmeye başlıyor. Ama biraz daha gayret… Dipten güzel
bir kitap çıkarmak için biraz daha gayret!
Alper
Çeker’in “Gece Şehre Dedi Ki”
adlı şiir kitabını alıyorum ve ceketimin “iç” cebine yerleştiriyorum.
Artık,
bu garip sıkıntılardan ve uykusuzluktan kurtulmanın, daldığım derinliklerden
yüzeye dönmenin zamanı geldi.
Böylece,
evimden, bu derin maden ocağından dışarı çıkıyorum.
“BİR,”
Henüz
gün doğmamış. Kaldırımlarda çiğ taneleri var.
İç
cebinde milyarlar saklayan keltoş tahsildarlardan biri gibi koruduğum şiir
kitabıyla birlikte, yalnızlığımı yanıma katmış, Moda sahiline doğru
yürüyorum. Bunlar son demlerim… İki seneye kalmaz buraları yakıp yıkıp bir
otoban yapacaklar. Ardından da otoparklar, arabalar, vızır vızır…
Biliyorum:
küçük
çocukların
uçan
halıları takılıyor
televizyon
antenlerine[i]
Havada
serinlik var, ürperiyorum.
Bir
sokak lambasının altına çöküp, sırtımı direğe yaslayarak okumaya
başlıyorum:
üç,
iki, bir
yayındayız
sihirli
bir fabrikayı okşuyorum
bacasından
cin çıkıyor
Gün
doğmak üzere. Sokak lambası söndü. Kalkıyor, kayalıkların üzerine çıkıyorum.
Bir mendirek gibi ayakta durarak, okumaya devam
ediyorum:
apartman
diplerinden gün doğuyor
ezan
şehri ateşliyor
buğulu
camlar
ve
sevgilimin saçında trafik var
Yalnızım.
Çeşitli sebeplerle yalnızlığa gömülmüşüm. Gözlerim, bakışlarım, ellerim,
saçlarım, okuduklarım ve sessizliğim, tüm bu “olup biten”ler yoksunluğumu
açığa çıkarıyor. Yalnızlığa gömülmek ve bir mezar gibi yaşamak… İşte tüm
yaptığım…
dostlarımı
gömdüm şehre
yeniden
doğursun diye
Pekala…
Diyelim
ki değişmem lâzım. Aşık olmam, ruhumdaki bu eksikliği, yarım kalmış tüm
duygularımı bütünlemem gerek…
Ancak,
“Nasıl
olacak bu?”
Üç
deyince
âşık
olacağız.
Etraf
aydınlanıyor. Yeni bir gün başladı artık.
Elimdeki
kitabın içerisinden fısıltılar gelmeye başlıyor. Şaşırıyorum. Delirdim mi
acaba? Hep bu şüphe…
Kulağımı
dayıyorum kitaba, dikkatle dinliyorum:
bir
sır vereyim herkes bilmez
karanlık
da bizden korkuyor
“YAYINDAYIZ”
…
[i] İtalik yazılmış tüm dizeler Alper Çeker’in “Gece Şehre Dedi Ki” adlı şiir
kitabından alınmıştır.
Alper Çeker, Gece Şehre Dedi Ki, 1995, Era
Yayıncılık