Taşlık
Seni bekleyişimi bütün bütün yazamıyorum, hiç
yazamadım da. Hem bu bekleyiş artık akıllı insan işi olmaktan çıkıyor.
Kısaca, fısıldayabilirim sana bekleyişimi, öyle de
yaptım;
Şimdi, bulunduğum bu kuyuya benzer yerde bir
“taşlık” var. Bu taşlığa baktığımızda ve boyutlarını, sınırlarını
gördüğümüzde burada “sonsuz” adet taş olmadığını seziyoruz. Matematiksel
sezgilerimiz, aklımız, mantığımız bize bunu söylüyor. Bununla birlikte, ben
çıkıp, delice “burada sonsuz adet taş var!” dersem beni kimse yalanlayamaz.
Çünkü taşlıktaki taşları saymaya kimse yeltenmez. Üstelik taşlıktaki taşları
saymak da bir “karşı delilik” olacağından kimse yanaşmaz buna. Kısacası,
taşlıktaki sonsuz adet taş olmadığını ispatlayamazlar. İşte, seni bekleyişim
böyle bir şey; bu taşlıkta sonsuz taş olduğunu iddia etmem ve aynı anda da
onları saymaya kalkmam… Yani, bir anlamda, zamanı seyreltmek ve onun boyunun
ölçüsünü almaya çalışmak, diyelim.
Bir de, bu bekleyişin sıkıntısından bahsetmek
gerekiyor; içerisinde sonsuz taş olduğunu iddia ettiğim bu taşlık birden,
topyekün havalanıyor. Taşlar, önce birbirinden ayrılıyorlar, sonra hızla
birleşip, sıkışıp büyük bir taş küre oluşturuyorlar. Küreden taşların
sürtünmesinin gıcırtısı geliyor. Ardından gene dağılıyorlar ve gene küreye
dönüşüyorlar… Bir taşlığın solumasına benzer bir sıkıntıyla seni bekliyorum,
diyelim.
Son olarak, seni bekleyişimden ve bu sıkıntıdan
ve bu sabırsızlıktan ve bu diğer şeylerden daha acısını da işaret etmek
gerekiyor;
“Gelmeyecek olanı
beklemek…”
Buna düşmediğime
seviniyorum.
14
Nisan 2006 - İskenderun