İ z ( l e r )

   

 

I

 

“Çünkü  sen  her şeyin köşesine oturup ıskalıyorsun merkezini.”

 

            Evet ben dikkatsizim. Ancak, yaşamın kıyısında oturan sönük bir izleyicinin zavallılığı içerisinde değilim. Ben karmakarışık ama ışıltılı bir panayıra benzerim. Coşkularla, renkli ışıklarla, dönme dolaplarla, çarpışan arabalarla ve atlıkarıncalarla doluyum.

            Sonuç?   

            “Bir çocuk, benim panayırıma geldiğinde çığlıklar atmaz mı? Neye bineceğini,  hangi coşkularla hangi sevinçlere tutunacağını şaşırmaz mı?”

                                                                       ***

            Dikkatsizliğim savurganlığımdan da kaynaklanmıyor. Dikkatli olmak ve duygularımın derinliğine yolculuklar yapmak beni eylemsizliğe geri çekiyor. Çünkü, o senin bahsettiğin ve benimse ıskaladığım merkezlerde, yalancı umutların fısıltılarını duyuyorum. Belki bu benim tarihimin yada tüm insanlık tarihinin fısıltılarıdır. Geçmişte bu fısıltılar beni sağır etmişti ve ben bugüne kadar temelinde “çürüme” olmayan hiçbir şey görmedim.

            Sonuç?

            “Doğuştan kör olan birine renkleri nasıl anlatırsın?”

 

“OYSA

ben

iğnenin küçük aralığından geçirirken güzelliğini,

var yok dinlemiyorum.”

 

            Sense dikkatlisin; tutarlı, dengeli ve ölçülüsün. Tek denemede ipliği iğnenin küçük aralığından geçirebilecek kadar beceriklisin. Peki, sonra ne olacak? Ne yapacaksın o elindekiyle? Nelere ilmik atacaksın?  Pürüzsüzlüğe mi? Huzura mı? Yoksa…  

            İtiraf etmeliyim ki ben (hiç) denemedim. Büyük ihtimalle o küçük deliği ıskalarım. Ayrıca, yıkık duvarlara benzeyen taşlaşmış  çöküntülerimi dikebilecek bir iğne henüz keşfedilmedi.

            Güzellikten bahsetmişsin. Sözünü ettiğin ve belki de içini kıpırdatan o şey; senin kendi güzelliğindir. Ben “yok” olanım ve sen de “var” olansın. Yokluk mu varlığı kapsar, varlık mı yokluğu?  Ya da işte, aralarında her hangi bir ilişki “yok” mudur?

            Sonuç?

            “Benim yokluğuma belirgin bir arzu verebilecek olsaydın, bütün dünyayı alt üst  ederdim.”

              

 

“Susmak için geç kalmışım,

biliyorum,

ama umursamıyorum.”

 

            Bazen tren istasyonlarında gezinirim. Bir trenin gelmesini ve ona binip evime ulaşmayı beklerim. Genelde telaşım olmaz. Çünkü bir treni kaçırmışsam, başka bir trenin gelecek olduğunu bilirim.  Gelecek trene göre erken, kaçan trene göre geç kalmışımdır, ama sonunda bir tren gelecektir. Böylece, bekleyebilirim, genelde sıkılmam, ya da işte senin yaptığın gibi ben de umursamam. Ancak, bu bahsettiğim savunma mekanizması bir tek durumda işlemez:

            “Kaçırdığım veya yetişemediğim tren son seferini yapmış olabilir. Bu durumda tarifeleri kontrol edip,  istasyonu terk etmek gerekir”

            Sonuç?

            “Eğer son seferden sonra bir tren gelecekse, onu kullanmayı bilen bir hırsız tarafından gardan çalınmış  olmalıdır. Rayların üzerinde dans eden, tüm tarifelere aykırı ve bana özel bir tren… Bu da başka türlü bir delilik değil mi?”

 

 

 

II

 

“Yakınımdaydı, bilmiyordu” 

 

            Bil(m)iyordum. Ancak, kurşuni bulutları araladıktan sonra süzülüp, pencereni ve perdeni aşan benim ay ışığı ellerimdi.  Ama sen uyuyordun ve daha güzeldin.

            Sonuç?

            “İnce ince yağan yağmur, başka ellerin üzerine düşerken ağlıyordu.”

            “Yağmurlar ağlayabilir mi?”

 

 

“Bu gece bir daha olmayacak dedim, duymadı”

 

            Nasıl kapandıysam odama ve kapattıysam tüm dünyaya kapılarımı, işte aynı yalıtımı duyularıma da yapabilirim. En azından söylenenler üzerine düşünmem ya da işte senin yaptığın gibi söylenenleri umursamam. Geçmişte beni sağır eden cümlelerin ağırlığını biliyorsun. Anlamalısın.

            Sen, “Bu gece bir daha olmayacak” cümlesini kurmaya başladığında ben müziğin sesini açtım. “Bu su hiç durmaz” adlı şarkıyı yüksek sesle -söylediklerini bastıracak kadar yüksek sesle- dinlemeye başladım. Şarkıdaki “yüksek ses” beni sağır edebilirdi. Ama ben bu çeşit sağırlığı, o söylediğine tercih ederim.

            Sonuç?

            “Sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum”[1]

 

“Ağlamak istedim, karşı koydu”

 

            Karşı koymamalıydım. Belli ki gözyaşları(n), geleceğin  getireceklerinden daha temiz ve daha dolaysız olacaktı. Karşı koymamalıydım; yüzünden süzülenlerle daha güzel olacaktın.

            Gözyaşları, mutluluklar sonucu yaşanan huzur ve coşkunlukla  aynı derecede yoğun duyguları içerir(di). Temelinde “acı” olsa bile, hafif bir tebessüm yerine ufak bir gözyaşı damlasını yeğler(d)im. Bir kadını görkemli ve dokunulmaz yapan gözyaşları, perdeler aralandığında içeri süzülen ışık gibidir.

            Sonuç?

            “Makyajla yapılmış tüm maskelerini çıkarmalısın, aksi takdirde  gözyaşları(n) makyajını bozacak.”

 

 

“Çoğu değil, hepsi yalandı”

 

Ben hep doğruyu söylerim

Çünkü herkesin yalancısıyım

Ellerim kirlidir biraz yani herkesin elleri [2]



[1]  Bülent Ortaçgil’in “Bu Su Hiç Durmaz” adlı şarkısından.

[2]  Güngör Tekçe, Seğiren adlı şiir kitabından.

 

Zafer Yalçınpınar


Ana Sayfa

İLETİŞİM İÇİN:
ICQ uin :  35289670
zaferyal@kuzeyyildizi.com
                                                                                                 
   Bu sayfa Zafer Yalçınpınar     tarafından 30 Ekim 1999 tarihinde hazırlanmıştır.Tüm yazıların ve fotoğrafların yayın hakkı Zafer Yalçınpınar'a aittir. Yazılar ile görsel öğeler, T.C. Telif Yasaları tarafından korunmaktadır. Yazılı izin alınmadan kopyalanması veya kullanılması hukuki sorumluluk doğurur.
Bu sayfa en iyi 600 X 800 çözünürlüğünde görünür