
G i d e r k
e n [i]
Bir
yola çıkan kişi bir yerden bıkandır; bir yerde konaklayan ise, bir yolda
yorulan —bu iki konum böylesine farklı… [ii]
İsa’dan sonra 2003 yılının Temmuz ayındayız.
Dördüncü gece kararıyor şimdi; bir Cuma gecesi…
Zamanın içinde ya da üzerinde, ileriye,
geriye, ucuna, başına ya da sonuna doğru ilerliyorum. Kısacası zamanın bir
yerlerinden başka bir yerlerine yönelmişim, gidiyorum.
İstanbul’da çöl havası var. Hissedilen
sıcaklık kırk iki dereceye ulaşmış durumda. Uzmanların dediğine göre bugün
son yüz kırk üç senenin en sıcak günüymüş. Yanıyoruz; içimizden, dışımızdan,
her yerimizden.
Şehirde dayanamayacağımı anladığım için yarın
adaya göç edeceğim. Kalemlerimi, kimliklerimi, havlularımı, defterlerimi,
kitaplarımı ve kendimi bu yolculuk için hazırladım. Geriye bir tek şey
kaldı. Halledilecek son bir iş,
ziyaret etmem gereken son bir yer…
“Erenköy”ündeki evimden dışarı çıkıyorum.
Sıcak hava yüzüme çarpıyor. “Göztepe”sine doğru olabildiğince yavaş
adımlarla ilerliyorum. Bunaltıcı hava dışarıdaki insanların üzerine bir sis
gibi çökmüş. Herkes olabildiğince yavaş hareket etmeye çalışıyor.
“Göztepe”sine ulaşmak için ikinci orta sokağı tercih ediyorum. Bu sokak
oldukça yokuş.
Yeterli derecede sabırla ilerliyorum. Etrafıma
bakıyorum. Sarışın, esmer, kızıl apartmanlar. Balkonlarında envayi çeşit
kadın ve erkek. Heykel gibi duruyorlar. Belki de korkuluk gibi...
Adımlarımı izliyorum ve “yürüme”yi
düşünüyorum. Önce bilindik, güvenilir ve herkesin kullandığı bir anayolda
ilerlemek doğru olacak. Sonra daha dar bir yolda, belki bir patika ya da
keçi yolu… Sonunda da yeni bir
yol açmak ve orada yürüyebilmek lazım. Ayrıca yokuşlar sebebiyle vazgeçmemek
gerekiyor. Adı üstünde, gideceğim yer “Göz-tepe” ve tepeye ulaşmak için bir
yokuşu tırmanmak lazım. Tırmanmadan ulaşılabilecek bir tepe yok, önemli olan bu yokuşun ölçüsünü
bilmek. Sonra da yapa-bilmek.
Silkiniyorum ve kendime geliyorum. Nerede
olduğumu anlamak için etrafıma bakıyorum. Sonunda istasyon caddesine
ulaşmışım. Cadde çok kalabalık değil ama işlek. Bunaltıcı havaya rağmen yeniyetmeler
ve sevgililer apartmanların önünde buluşuyorlar. Anlaşılan Cuma gecesi
eğlencesine karışacaklar.
İstasyon caddesini geçiyorum ve Tepegöz sokağa
yöneliyorum. Ama şimdi daha tedirgin, belki de daha zayıf hissediyorum
kendimi. Zihnim geçmişten bir şeylere saplanmış durumda. Sanki geçen seneler
sağlam halatlarla sırtıma bağlanmış, tüm yaşadıklarımı arkamdan
sürüklüyorum.
Sonunda oraya ulaşıyorum. Çiftehavuzlar
apartmanının önünde bir heykel gibi duruyorum. Tedirginliğimin farkına
varabilmek için birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatıyorum. Bir damla ter
süzülüyor şakaklarımdan ve yükümün ağırlığını tekrardan hissediyorum.
Gözlerimi açıp bir sigara yakıyorum.
Sekizinci kata bakıyorum şimdi. Çok iyi
biliyorum o salonu ve içinde yaşayanları. Daha doğrusu çok iyi biliyordum.
Pencerenin önündeki çiçeği ve tavanda asılı duran kristal ahizeyi bir
bakışta tanıyorum. Demek taşınmamışlar, hâlâ burada oturuyorlar !
Bir
yerde duran, dinelen kişi ile, bir yola çıkan, yürüyen kişi arasındaki fark,
devinimdir —Birinde olmayan, ötekinin de onsuz olamayacağı, devinim… [iii]
Zafer Yalçınpınar- 28 Eylül
2003
[i] Bu
anlatının köklerini oluşturan üç şey var. Bilge Karasu’nun “Ada” adlı
öyküsündeki simgesel öğelerin,
Oruç Aruoba’nın “Yürüme” adlı kitabının ve geçmişimde yaşadığım yolculukların ya da dipsiz
tırmanışların içimde bıraktığı “garip” duygu sonucunda bu anlatıyı yazmaya
karar verdim.