
Edebiyat Geçmişime
Baykuş Bakışı
Başlangıç
Aslında,
ne zaman edebiyatla ilgilenmeye veya yazı yazmaya başladığımı tam olarak
hatırlamıyorum. Çünkü ben kendimi “yazıyor” buldum ve bir türlü
kurtulamadığım şu “yazmak” lanetine ne zaman veya nasıl düştüğüm zihnimde
berrak değil. Mecburen, edebiyat geçmişime yönelik hatırladığım ilk somut
şeyi bir başlangıç olarak varsaymam gerekiyor; o da 1998 yılına aittir. Yaşadıklarımı
yazmaya -“kayıt altına” ya da “kâğıt üstüne” almaya- 1998 yılında başladım.
Zaman zaman garip bir biçimde “yalnız kalmak” isteğimi, yeniyetmeliğimin
hızında gelişenleri, çevremdeki doğa olaylarını, yaşamın devinimiyle
tanışmalarımı ve üniversiteye gidip gelirken kentte karşılaştıklarımı not
ediyordum. Bunların yoğunluğunda oluşan iniş/çıkış dolu duygusal
izlenimlerimden “iç döküm” dolu anlatılar, monologlar çıkıyordu.
Ekonometri’nin istatistiksel ve matematiksel zorluklarıyla,
modellemeleriyle, kentle, yeniyetmelikle ve hayal kırıklıklarıyla mücadele
etmemin bir yoluydu ilk monologlarım… Yazdığım zaman içimdeki zehri dışarı
akıtabildiğimi, öfkelendiğim ve kabul edemediğim gerçekleri yazı
aracılığıyla –kendimce- değiştirdiğime, bazı sıradanlıkların yerine görkemli
bir şeyler oluşturabildiğime inanıyordum. Bu içtenliğin ve yazdığım amatör
monologların da bir çeşit “Oğuz
Atay”vari dâhiliğe uzandığına inanmak gibi safdilli bir düşüncenin “çala
kalem”inden yazıp yazıp, duruyordum.
1999 senesinde yazdığım monologlar
ya da “duygusal izlenimler” ham bir yığın olarak defterlerimde birikmişti.
Yazdıklarımdan –döküntülerimden- ne yapacağımı, nasıl bir şey oluşturacağımı
bilmiyordum. Ayrıca, yaptığım dengesiz okumaların beni nereye götüreceği de
belli değildi ve yazıp yazıp, durmaktan sıkılmıştım. Monologlarımı bir
yerlerde yayımlamak/bütünlemek, içine düştüğüm yalıtımdan kurtulup
yazdıklarımı birilerine sunmak hevesine kapılmıştım. Hem “ilerlemenin”,
“kendimi tartmamın” bir başka yolunun da olmadığını düşünüyordum. Sonunda,
bir web sitesi yapıp yazdıklarımı internet üzerinden yayımlamaya karar
verdim. “İçimize Yolculuk” adını
verdiğim bu sitede neyim var, neyim yoksa yayımlamaya başladım.
2000 yılında Mehmet Ali Erdem adında biri
benimle bağlantı kurdu. Lotus
Yayınevi’nin sahibi olan Mehmet
Ali Erdem internet sitemi incelediğini, yazılarımı beğendiğini ve bunları
kitaplaştırmak istediğini söylüyordu. Üstelik bu iş için benden para falan
da istemiyordu. Bu teklifin üzerine muzip birileri vasıtasıyla bana bir
çeşit şaka yapıldığını düşündüm. Bunu yapabilecek arkadaşlarımı aradım,
sorguladım; ama durumun şakası olmadığı ortadaydı ve teklif gerçekti.
Şaşırmıştım, ilk defa, sanat ya da düşünce adına “bir baltaya sap”
olabilecek, ortaya somut bir şeyler koyabilecektim. Hemen, üzerine fazlaca
titremeden ve kullandığım dili işlemeden “Karşı” adı altında yazılarımı
toparlayıp yayınevine yolladım. Bir sürü anlatım bozukluğu ve düzelti
sorunuyla birlikte “Karşı”dan 2000 adet basıldı. Şu noktada anlatmadan
geçemeyeceğim bir olay vardır: Kitap “somut bir varlık olarak” elime ulaşana
kadar aileme “Karşı”dan hiç bahsetmemiştim. Elime ulaştığında, babamın önüne
kitabımı koydum ve “Bak, bu senin oğlunun kitabıdır!” dedim. Babam hiç
şaşırmadı, kitabı aldı, on dakika kadar inceledi ve bana geri verip: “Bırak
bu entel dantel ayaklarını…” dedi. Beni edebiyat yolundan döndürmeye mi
çalışıyordu yoksa beni bir şeylere karşı korumaya(hazırlamaya) mı
uğraşıyordu, bilinmez. Tabii ki “Karşı”
çok okunmadı ve duyulmadı. Ancak, kitabın okunmamasının ve önemsenmemesinin
nedeni memlekette patlak veren ekonomik kriz değildi: Edebiyat alanındaki
çaylaklığım, dil konusundaki yetersizliğim ve içinde bulunduğum “yalıtım”
nedeniyle kitabımı tartamamıştım. Bugün bile “Karşı”nın sıkı bir anlatı
olduğunu söyleyemem. Kitabın her tarafından yazmaya yeni başlamış olduğum
gerçeği akıyordu. Kısacası, “Karşı”nın ardından edebiyat konusundaki
bilgilerimin, dilimin yeterli olmadığını sezmeye başladım ve “yazı” olgusuna
okuyucu cephesinden bakmadığımı fark ettim. Bununla birlikte
doludizgin yazmaya ve okumaya devam ediyordum. “Karşı”dan daha iyi bir
“anlatı” oluşturabilmek için uğraşıp duruyor, ikinci kitap için yazılarımı,
olaylarımı, karakterlerimi, neyi anlatacağımı düzenliyor ve biriktiriyordum.
“Korkak Düşler” tamamlandığında
ve 2001 yılında yayımlandığında
kendime şöyle demiştim: “İşte, en azından, kabul edilebilecek düzeyde ve
kurguda bir eser oluşturdum.” Ama gene yanılıyordum. Çünkü “Korkak Düşler”
de –tıpkı “Karşı”da olduğu gibi- dozajı azaltılmış/kimyası değiştirilmiş bir
“duygusal izlenimler veya değiniler” bütününden başka bir şey değildi,
olamıyordu. Yazmak konusunda “acele” ettiğimi, anlatmak veya tanımlamak
yönündeki telaşımın bir sürü inceliğe ket vurduğunu çok sonra fark
edecektim.
Gelişme
Okuma
ve yazma alıştırmaları arasında savrulup –debelenip- dururken 2002 senesinde Vedat Kamer’le karşılaştım ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi
macerasına dahil oldum. Edebiyat dergiciliği bambaşka bir yüklenimdi ve
edebiyat adına yaşadığım en önemli (iyi ya da kötü) deneyimleri Kuzey
Yıldızı için ter dökerken kazandım. Dergiye birçok şiir, şiir eleştirisi,
postmodern anlatı ve öykü geliyordu. Onları okuyor, söyleşiler yapıyor,
kitapları, yazarları, şairleri izliyor ve bakışımızı geliştiriyorduk. Diğer
edebiyat dergilerini daha yakından takip etmeye, onların kimyasını çözmeye
ve diğer dergicilerle tanışmaya da bu dönemde başladık. 2002 senesine kadar
“kalburüstü” diye ifade edilen (Varlık, Kitap-Lık vs) dergilerin yanı sıra
diğer edebiyat dergilerinin varlığından ve ağırlığından haberdar değildim.
Oysa ki, ÖtekiSiz , Wesvese, Son
Kişot , Ağır Ol Bay
Düzyazı, Budala, Kavram Karmaşa,
Yaratım, İmlasız, Şiir Ülkesi gibi dergiler yayımlanmaktaydı; hepsinin
de kendilerine göre bir edebi yaklaşımı, işaret ettikleri bir şeyler ve
savunduğu “isimler” vardı. Bir süre bu
dergilerde, hangi isimlerin ne yazdığını, neyi işaret ettiğini ve kimlere
hangi sebeplerle sataştıklarını takip ettim. Bununla birlikte Mustafa Köz’ün Kadıköy’deki Yazı Kitabevi’ne de sıkça gidip
geliyordum. Vedat’la beraber
Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin farkında değildik, kalıcı
bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz yoktu. Ne edebiyat
ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle tanışmıştık, ne de
okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin kaprisleriyle, çelişik
davranışlarıyla, editörlerin de “pusucu”, “ölüsoyguncu” ve “fırsatçı”
mizaçlarıyla (kâhyalıklarıyla) yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan
öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi. Edebiyat
dergiciliğinin, yüzüne
yalancı/yapay bir gülümseme, memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve
düşçülüğün önüne geçen taraflarının farkına sonradan vardık; dönen
dolapların, ilişki yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün,
edebiyat kâhyalığının, antoloji oyunlarının… 2002 ve 2003 seneleri bu izlekte
geçti. Kötü ve hayal kırıklığı dolu bu izleğin yanında (veya karşısında,
tepkisel olarak) garip bir biçimde sürekli okuyor, yazıyor ve bundan kendimi
alamıyordum. Edebiyat
ortamındaki içten pazarlıklara ve hafifliklere karşı bir başka yönelimim de
“Sonrasızlık” adlı fanzini
çıkarmam olmuştur. Fanzinlerin bir fısıltı
gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası daha
“başıbozuk” olması, inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur.
Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka görünmek,
pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur. Bu fikri
sevmiştim.
2004 senesine geldiğimde
işler değişmiş, AKP iktidara gelmişti. Basın yasasında köklü değişiklikler
olmuş, çeşitli külfetlerden yorulmuş birçok dergi ve yayınevi kapanmıştı. Enis Batur YKY’den tasfiye edilmiş
ve desteklediği dergiler çöküntü içerisine düşmüştü. Evrensel değerlerin
yerine oryantalist ve gerici bir yaklaşım desteklenmeye, Hilmi Yavuz,
İskender Pala gibi hazretler (ki aslında sıradan, belediyeci zevatlardır)
televizyonda programlar yapmaya başladı. Gericilerin ve dincilerin
nemalanacağı, dini söylemlerin, kalıpların, vecizelerin, tarikatların,
cemaatlerin, mollaların, imamların ve benzerlerinin edebiyata
karıştırılacağı bir kültür ortamı beni/bizi bekliyordu. Böylece, hangi
isimlerin evrensel değerlerden “döndüğünü” de izleyip durduk; kimlerin dinci
söylemlere angaje olduğunu, kimlerin oryantalist kelimeleri, kavramları
edebiyata ve şiirlerine sokmaya başladığını da “sessizce” seyrettik. Tabii
ki bu adamlara/dönmelere itibar edecek değildim. Okumalarım ve deneylerim
sonucunda kendimde ve yazılarımda yeni bir şeyler oluştuğunu
hissediyordum. Eğretilemeler, sezgisellik,
şiirsellik, dizge ve görüngüler benim için “kurgu”nun ya da “olayların
anlatımı”nın ötesine geçmişti. Nereden yola
çıkarsam çıkayım, sonunda kendimi Wittgenstien’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı
belirler” sözünün yanında buluyordum. Üzerinde uzun uzun düşündüğümde,
yazdıklarımı defalarca sınadıktan ve karşılaştırdıktan sonra bendeki bu yeni
duygudurum tınısının, yeni kimyanın bir “poetika” olduğunu anladım.
Şiirlerim ve yazılarım birkaç derginin ilgisini çekti ve bazı dergilerde
yayımlandı. Böylece, artık, “zokayı yemiştim” ya da “hapı yutmuştum”; şiire,
şiir diline bulaşmaya, katılmaya başlıyordum.
Tüm
bunlarla birlikte, 2004 yılının
Ağustos ayında hayatımın en üzücü olaylarından birini yaşadım. Kuzey Yıldızı
emektarlarından sıkı şair Özge
Dirik intihar etti ve bu olay beni “dayak yemiş”e çevirdi. Neredeyse
edebiyata, şairlere, şiire ve yazmaya sırtımı çevirecektim. Neredeyse ip
kopacaktı; bir süre, yazmaktan
çekindim ve bazı şeylere, kişilere karşı kontrol edilemez bir şekilde
öfkelendiğimi hissettim. Kuzey Yıldızı ve Vedat da yorulmuştu, 10. sayının
ardından yeni bir sayı çıkarmayı -üstelik bu sayının “Özge Dirik”siz
olabileceğini- düşünemiyorduk. 2005
yılının Nisan ayına geldiğimizde yeterince sustuğumuzu ve dergi
çıkarmadan (o suskunlukta) yaşayamayacağımızı görünce Kuzey Yıldızı’nın 11.
sayısını “Özge Dirik’in Tüm Şiirlerine Başlangıç Denemesi”yle birlikte
yayımladık. Dergi uğraşılarım,
okumalarım ve sürekli yazıyor, yazdıklarımı da sürekli işliyor olmam
(duramamam) beni istediğim konuma/tınıya yakınlaştırıyordu. “Çalgıdönüm” adlı caz
şiirlerimi tamamlamış ve “Kelimenin
Yüzü” adlı “kelime taşçı” betikle istediğim eğretilemelere ya da dil
görüngüsüne yakınsayabilmiştim. Artık emindim; yazdıklarım içime siniyordu.
Eşanlı işlekler ve süreçler ardından, 2001’den beri üzerinde çalıştığım,
sürekli kesip biçtiğim öyküleri “Siya” adı altında toparladım,
sabitledim. 2005 yılının sonlarına doğru kendimi -edebi görgü olarak-
herkesten “bağımsız” bir yerlerde ve yeterli hissediyordum. Birkaç
yayıneviyle görüşüyor, “Siya”yı onların değerlendirmesine sunuyordum. Aldığım
“yayınlanamaz” cevapları beni fazlaca etkilemiyordu; zaten 2005 yılının
sonunda “askerlik” meselesini halletmeye karar vermiştim. Bu büyük engeli
aştıktan (askerliğimi tamamladıktan) sonra Siya’nın yayımlanması ve benim bu
yayın sürecinde “özgür olarak bulunmam” çok daha akıllıcaydı. Diğer
taraftan, 2004 yılının sonlarına doğru, “ikinci yeni şiir akımı”ndan bu yana
uç vermiş en sıkı ve kabul edilebilir edebiyat hareketi kendini göstermeye,
oluşturmaya başlamıştı. Serkan
Işın’ın başı çektiği Zinhar
adlı edebiyat şebekesi, dümeni deneysel edebiyata doğru kırıp “Görsel Şiir” kuramını sınamaya ya
da irdelemeye yöneliyordu. Zinhar şebekesi, “Manifestolar” sayısıyla neyin
peşinde olduklarını ortaya koyup, yeni galeriler, dosyalar ve çevirilerle
birlikte “Görsel İşler” üretmeye
başladı. Bir taifenin “uzlaşımcı şiir”i ve “beylik söylemleri” terk ettiği,
Türk Edebiyatı’nda “yeni” bir açılım sağlandığı aşikârdı. 2005 yılının
sonlarına doğru, askerlik vartasının başlamasından hemen önce, bu görsel
işleri heyecanla takip ediyorum ve “Jüri’ye Hınç” adlı ilk görsel
işimle Zinhar şebekesine katıldım.
2006 yılının Mayıs ayında -askerden
döndüğümde- kafamdaki tek öncelik “Siya”nın yayımlanmasıydı. Son kez
yazdıklarımı, sözdizimini ve kitabın biçimini gözden geçirdim. Siya,
2006’nın Ağustos ayında Mevsimsiz Yayınevi’nden yayımlandı. Ama birçok dergi
ve “tanıtıcı edebiyat kâhyası” bu yeni şeyle ilgilenmiyordu.
Örneğin, Eşik Cini dergisinden
Nalan Barbarosoğlu, kitabımı ya
da gönderdiğim öyküleri okuma zahmetinde bile bulunmamış, büyük bir aymazlık
ve umarsızlık içinde, kendi kulübünün üyelerinin içsiz metinleriyle
oyalanmaktaydı. Bu edebiyat ortamından ve manipülatör edebiyat kâhyalarından
bir şeyler “beklenemeyeceğini” anlıyordum.
Ardından, görsel işlerime yoğunlaştım ve 2006 yılının Kasım ayına
geldiğimizde Zinhar şebekesinde birçok görsel işim ve iki adet bildirim
yayımlanmıştı. Bu noktada, söz
etmeden geçilemeyecek derecede sıkı bir dergi olan Monokl, ilk sayısında
Serkan Işın’ın “Şiirde İş” adlı
yazısıyla birlikte çeşitli şairlerden görsel işler yayımlamış, ikinci
sayısında ise bir “Görsel Şiir” dosyası oluşturmuştu. Dergiyi omuzlayan Volkan Çelebi ve Monokl yazarları
demin bahsettiğim verimsiz ve umarsız edebiyat ortamına karşın çok sıkı,
cesur ve deneysel bir dergi oluşturabilmişlerdi.
Ece Ayhan’ın edebiyat ve kültür
ortamı hakkındaki denemelerini, söyleşilerini ve şiirlerini 2007 yılının başlarında tekrardan
okudum. Günümüzdeki edebiyat olayları, pozisyon değiştirmeler, dirsek
temasları, içten pazarlıklı etkinlikler, atıf, dosya konusu ve ödül
mekanizmaları -kısacası tüm bu “kim kime dum duma” haller- Ece Ayhan’ın yakın edebiyat ve
iktidar tarihi hakkında anlattıklarıyla birebir örtüşüyordu. Kimse de “ayağa
kalkarak” bu gerçeklere karşı “Durun yahu, bizi aptal yerine koyamazsınız!”
diyememişti. Ama ben ayağa kalktım, bunu demekten kaçınmadım ve bir sürü
tartışmaya taraf oldum. “Haklılık” adlı yükü sırtlanarak 2007'nin Şubat ayına geldiğimde,
çeşitli yayınevlerinin “red” çıkmazlarına ve “F.H.Dağlarca olsan bile şiir
kitabını basmayız!” repliğini benimsemiş aymaz editörlere rağmen "Livar" adlı ilk şiir
kitabım yayımlandı. İşte o zaman, derin bir nefes aldım ve “Oh be, şimdi
ölsem de gam yemem!” diyebildim.
Fakat,
kazın ayağı böyle değildi. Livar’ın yayımlanmasıyla birlikte
hissettiğim “huzur” sadece
birkaç ay sürdü. Çevremdeki haksızlıklar, uygulanan “yok sayma taktikleri”,
“kim kime dum duma” şeklindeki bir el yordamıyla maniple edilen edebiyat
ortamımız, zihnimde kendisine karşı kuvvetli bir muhalefet oluşturdu. Edebiyat
ortamındaki fasonluğu ya da vasatlığı maniple eden müptezeller ile bu
müptezellerin peşine takılan mutat zevatları ifşa etmek ve tüm bunlara
karşın “sıkı” yapıtları, dergileri, belgeleri ve okuyucuları bir araya
toplamak amacıyla Puşt Ahali
Edebiyat Platformu’nu kurdum. Birkaç ay
içerisinde, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda yer alan tartışmalar,
ifşaatlar ve paylaşımlar hızla yerine/hedefine ulaştı. Gelen olumlu ya da
olumsuz geribildirimlerden uğraşılarımın etkili olduğunu -en azından boşuna
olmadığını- anlamıştım. 2007 yılının ortalarında, AKP iktidarının
sertleştiği bir dönemde, edebiyat iktidarı da sertleşmiş, edebiyat kâhyaları
eskisinden daha umarsızca davranıyor, keskin eylemler, bazen de
eylemsizlikler (sinsiyet, tepkisizlik, eblehlik) sergiliyorlardı.
2007
yılının sonuna doğru Çekirdek
Sanat taifesiyle
tanıştım. Cavit Mukaddes’in
editörlüğünde yayın hayatına atılan bu yeni yayınevi “Bir Bienal, Bir Bilanço” adında
sıkı ve eleştirel bir “ortak kitap” yayımladı. Kitapta, 10. Uluslararası
İstanbul Bienali’nin başlığına karşı yazdığım “İyimserlik Kurbanlığı” adlı
yazımla yer buldum. Bu çıkışın yanı sıra, BirGün Gazetesi’nde yazdığım yazılar
ve yaptığım söyleşiler, olduğumdan daha “muhalif”, “sert” ya da “sivri” bir şekilde tanınmama
yol açtı. Sonuçta, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda sürdürdüğümüz
ifşaatlarımıza ve tartışmalarımıza karşı ilk kayda değer tepki, 2008’in
Şubat ayında Ali Enver Ercan ve
“Varlığ Dergisi/Avanesi” cihetinden geldi. Ali Enver Ercan ve onun
koltukaltında yaşayan kifayetsiz halay takımı, Türkiye Yazarlar Sendikası
üyeliğimi “sanatçı saygınlığına uymayan üslubum” gerekçesiyle askıya aldı.
Hakkımdaki bu “askılama kararı”, sorgusuz sualsiz, hiçbir yazılı ya da sözlü
savunmam alınmadan, faşizan usullerle (ya da usulsüzlüklerle) verilmiştir.
Karga Mecmua’da “Kargaca” adını
verdiğim betiklerimin yayımlanışını ayrı tutarsak, 2008 yılının tüm hatlarıyla “bir
gerginlik yılı” olduğunu
söyleyebilirim. Bu gerginlik yılının bana kattığı en önemli şey, “haklılık”
adına daha sıkı bir direniş, mücadele gücü ve inattır; yani “Meydansız” adlı
ikinci şiir kitabımın dosyasını toparlamaya başlayışımdır.
2008
yılının son aylarında Odakule Sanat Galerisi’nin yönetmeni A. Necip
Yeşiltepe, benimle bağlantı kurdu. Görsel işlerim ile şiirlerimi beğendiğini
ve bu emeklerimi bir sergiyle bütünlemek istediğini belirtti. Böylece, 2009’un Şubat ayında Odakule Sanat
Galerisi’nde Taş Uçak Şiir
Sergisi’ni
gerçekleştirdim. Sergiyle eşanlı olarak “Meydansız” adlı ikinci şiir
kitabım Çekirdek Sanat Yayınları tarafından yayımlandı. Edebiyat ortamı
dediğimiz şeyin -2009 yılıyla beraber- bir “garabet ortamı”na dönüştü(rüldü)ğünü göz önüne aldığımda,
“Taş Uçak Şiir Sergisi”nin gerçekleşmesini ve Meydansız’ın yayımlanmasını
çok önemli birer “tersine başarı!” olarak
niteleyebilirim.
2009
yılının ikinci yarısında, söz konusu Anadolu Ortaçağı tipolojisinin ya da
mevcut garabetin zinlere de(özgür neşriyatlara da) yansıdığını fark ettim.
2000'lere kadar "köprüaltı edebiyatı" olarak ifade ve icra edilen,
2000'lerle birlikte biçimsel ve kavramsal ilkelerini "Yeraltı Edebiyatı"
adıyla ithal eden bu zinlerin, temel söylemlerini (yani iktidar ve gaddarlık
karşıtlığını) bir kenara bırakıp, Anadolu Ortaçağı'na eklemlenerek mikro
iktidar ve fırsatçılık türevi söylemler estirdiği ve endüstrileşme
doğrultusunda hareket etmeye başladıkları aşikârdı. Artık, zinlerde bile hissedilen
“garabet, yozlaşı ve iktidar ortaklığı” Türkiye’de bir yeraltı edebiyatının
olmadığını (daha doğrusu yaşamsal bir karşılığının kalmadığını)
kesinleştirmişti. 2009'un Aralık ayında bu durumu işaret etmek için "Denizaltı Edebiyatı" bildirisini
yayımladım.
Sonuç
Edebiyat
yolundaki tüm yürüyüşlerimde haksızlık, retorik arsızlığı, ödülcülük,
jüricilik, antolojicilik, ahbap çavuşluk, nobranlık, içten pazarlık,
haysiyetsizlik, dilsiz taklitçiliği, “umarsızlık dayanışması” ya da
“sessizlik suikastı” gibi insanı umutsuzluğa götüren ve edebiyatın
içtenliğinden uzaklaştıran engellerle karşılaştım. Şüphesiz, karşılaştığım
kötülüklerin hizasına gelerek, yaşamımın, şiirimin ve bakışımın akordunu
bozacak değilim. Bugün, edebiyat ortamındaki “kötülük
mekanizmaları”nın dışında durarak takdir elde edemeyeceğim, aksine,
kötü eleştirilerle, köylü kurnazlığı ya da sinsiyet dolu suçlamalarla
yüzleşmek, hatta bunlarla “savaşmak” zorunda kalacağım gerçeği de -nal gibi-
ortadadır.
Sonuç
olarak şu sahneye bakabiliriz; Aralık 2009 itibariyle karşımda bir
portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Çünkü
bu “cansızlık” onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa (ya da
canlanabilseydi) üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi.
Artık,
tüm edebiyat geçmişim, uğraşılarım ve yaşadıklarım sonucunda, ulaşmaya
çalıştığım “şey” için şunu rahatlıkla söyleyebilirim;
“Bir davula bir kez vurmak, aradan iki
sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak ya da kendime “yazdıklarım”
üzerinden bakmak; şu/gündelik/ cehennem/bahçesinden...”
Ölene
kadar yazacağım. Ama bunu, kimseye önermiyorum.
Zafer Yalçınpınar –
Aralık 2009
“Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasındaki en büyük etken
Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir. Patricia Barber’ın “Verse” adlı
albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar
arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak, şarkının sessizlik(sus)
anlarını, boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a
olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların
tınıları ile şiirsel sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim
dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin imgelerin anlatımıdır.
“Heves” dergisi de bu harekete destek vermiştir.
Önceleri bu hareketi “yok sayan” edebiyat çevreleri, 2006 yılının ortalarına
doğru gözlerini Zinhar’dan alamayacaklardı. Serkan Işın’ın işleri, taifesi
kabul edilebilir bir şekilde edebiyat dünyası tarafından takip edilmeye
başlandı ve “Monokl” ile
“Siyahî” adlı dergiler “Görsel Şiir” konulu dosyalar
hazırladılar.
2004-2006 döneminde,
“Monokl”,“Düşe-Yazma” ve “Zinhar” dışında kalan hiçbir dergi beni edebi
yönden heyecanlandıramamıştır. 2004 yılından beri, rüzgâr ölçüp hava
durumuna göre hareket eden fason derlemelerden başka -edebiyat dergiciliği
adına- bir atılım göremedim. Herkes kendi mikro-iktidar teknelerinde
sallanıp duruyordu. Bu sallantıdan da okuyucunun midesi
bulanmıştı.
Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden
birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp
teknemizin livarının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki
kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık
gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun
üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim
Livar’ımdaki şiirler, anlattığım hikâyedekine benzer bir
canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirlerdir.
Edebiyat ortamının parçalı(fragmante) iktidar yapısı
da olabildiğince belirginleşti; Doğan Hızlan, Selim İleri ve Elif Şafak gibi
isimler ön plana çıkmışlardı. (Selim İleri, Cumhuriyet Gazetesi’nden
kovulmuştu. Doğan Hızlan ise Hürriyet’teki köşesinden iktidar ortaklığına
devam ediyordu. Elif Şafak, Zaman’da yazmaya başladı. ) Bu isimlerin
arkasından gelen mutat zevatlar da hemencecik kendilerini, statüko düşkünlüklerini ve bataklığa
benzer iktidarvari yüzlerini göstermişlerdi. Böylece bir kesimin topluca
“atı alıp Üsküdar’a geçtiği” tescillenmiş oldu. İster inanın, isterseniz de
inanmayın ama Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun o dönemdeki çabaları,
edebiyat iktidarının ve mülkiyesinin hızını kesmek yolundaki tek belirgin
hareketti.
POETİK
BİLDİRİLER
Bildiri No:1
(12 Kasım
2006)
V a t o z ’
u n S a l ı n ı m l a r ı
1.
Görmek
yoktur.
1.1.
Yönetim
yoktur.
1.2.
Strateji
yoktur.
1.3.
Süreç
yoktur.
1.4.
İcra
yoktur.
1.5.
Değerlendirme
yoktur.
1.6.
Memnuniyet
yoktur.
1.7.
Ortak akıl
yoktur.
1.8.
Eğitim
yoktur.
1.9.
Bakış(ın)
vardır.
1.9.1.
Bakış(ın)a
sahip çık
1.9.1.1.
İmgeyi
ayağa düşürmemelisin.
1.9.1.2.
Ayağa
düşeni imlememelisin.
1.9.1.3.
Kurgu
hesapsızdır.
1.9.1.4.
Kurgu
yolsuzdur.
1.9.1.5.
Dizge aksak
olmalıdır.
1.9.1.6.
Dizgenin
dizgisi seni ilgilendirmez.
1.9.1.7.
Trafik seni
ilgilendirmez.
1.9.1.8.
Dizge
matematiği seni ilgilendirmez
1.9.1.9.
Dizge
mühendisliği seni ilgilendirmez.
1.9.1.10.
Dizgenin
kimyası seni ilgilendirmez.
1.9.1.11.
Dizgenin
öğeleri seni ilgilendirmez.
1.9.1.12.
Dizgenin
istatistiği seni ilgilendirmez.
1.9.1.13.
Dizgenin
ekonomisi seni ilgilendirmez.
1.9.1.14.
Dizgenin
semantik yapısı seni ilgilendirmez.
1.9.1.15.
Dizgenin
morfolojisi seni ilgilendirmez.
1.9.1.16.
Dizgenin
aksak tınısı sana yeterlidir.
1.9.1.17.
Kelimeler
dolaşımdayken ayağa düşmüştür.
1.9.1.17.1.
Sayılar
dolaşımdayken ayağa düşmüştür.
1.9.1.17.2.
Dizgeler de
dolaşıma çıkarsa ayağa düşer.
1.9.1.17.3.
Dolaşım
düğümlüdür.
1.9.1.17.4. Dolaşım
ayaktır.
1.9.1.17.4.1.
Aksaklığı tipoloji
belirler.
1.9.1.17.4.1.1.
Tipolojilerin
arası odaktır.
1.9.1.17.4.1.2.
Tipolojilerin
arasını bilen kazanır.
1.9.1.17.4.1.3.
Tipolojilerin
arasını sezen kazanır.
1.9.1.17.4.1.4. Tipolojilerin
arası tuşedir.
1.9.1.17.4.1.5.
Tipolojilerin
arasını sezdir.
1.9.2.
Boşluk yol
açar
1.9.2.1.
Boşluklar
senin bakışının biçimini alır.
1.9.2.2.
Boşluk
totoloji kümesidir.
1.9.2.3.
Boşluklar
vurgudur.
1.9.2.3.1.
Boşluk
yineler.
1.9.2.4.
Sessizlik
müziğin çerçevesidir.
1.9.2.4.1.
“Sus”kular
her şeyi çerçeveler.
1.9.2.4.2.
“Sus”ku
yazdığını belirler.
1.9.2.4.2.1.
İki sayı
arasında sonsuz sayı vardır
1.9.2.4.2.2.
İki harf,
iki kelime, iki dize , iki cümle, iki paragraf arası yazdığını
belirler
1.9.2.4.2.3.
Susku
sonsuzdur.
1.9.2.4.2.4.
Susku
gerçektir.
1.9.2.4.2.5.
Susku
sabırlıdır ve çoğuldur.
1.9.2.4.2.6.
Susku
dilsizdir.
1.9.2.4.2.7.
Susku yol
açar
1.9.2.4.2.7.1.
Yolu giden
değil açan bilir
1.9.2.4.2.7.2.
Suskuyu
dinlemelisin
1.9.2.4.2.7.3.
Bunu:
1.9.3.
Boşluk
tuşedir.
1.9.3.1.
Tuşeyi
sezen kazanır.
1.9.3.1.1.
Tuşe
sezgiseldir.
1.9.3.1.2.
Tuşeyi
sezdir.
1.9.3.2.
Tuşeyi
sezdiren kazanır.
1.9.4.
Boşluğu
çoğaltan kazanır.
1.10.
Bakmak her
şeydir.
2.
Anlam
çoşkusuzdur.
2.1. Sezgi
anlamın yerinedir.
2.1.1.
Anlam baskı
altındadır.
2.1.2.
Anlam Sorgu
sandalyesindedir.
2.1.3.
Anlam
hareketsizdir.
2.1.4.
Anlam
ortalama zekânın durağıdır.
2.1.5.
Anlam
yenilikçi değildir.
2.1.6.
Anlatacaksan
aksak anlatacaksın.
2.1.6.1.
Anlamın
karşısına geçebilirsin.
2.1.6.2.
Anlamın
etrafında dolaşabilirsin.
2.1.6.3.
Anlama
vurup kaçabilirsin.
2.1.6.4.
Sorgulananın
tepesindeki ışığı açma.
2.1.6.5.
Anlama
değerken eskrim yap.
2.1.6.6.
“Anlam
arayış” anlama yeğdir.
2.1.6.6.1.
Anlam
arayışlar sezgi içerir.
3.
Sezgi
varoluşunun kanıtıdır.
Bildiri
No:2
(14 Aralık
2006)
M a s a n ı
n A y a k l a r
ı
1.
En son söyleyeceğini en önce
söylemen gerekir.
1.1. son söyleyeceğini en önce söylemen gerekir.
1.1.1. söyleyeceğini en önce söylemen gerekir.
1.1.1.1.
en önce söylemen gerekir.
1.1.1.1.1. önce söylemen gerekir.
1.1.1.1.1.1.
söylemen gerekir.
1.1.1.1.1.1.1.
gerekir.
1.1.1.1.1.1.x. önce.
2. En başta söyleyeceğini en sonra söylemen gerekir.
3. “Lirik”in tek düşmanı “retorik”tir.
3.1. “Retorik”in karşısında “lirik”
vardır.
3.1.1. “Lirik”in tek düşmanı “retorik”tir.
3.1.1.1.
“Retorik”in karşısında “lirik”
vardır.
3.1.1.1.1. “Lirik”in tek düşmanı “retorik”tir.
3.1.1.1.1.1.
“Retorik”in karşısında “lirik”
vardır.
3.1.1.1.1.1.x.
Retorik, lirikten sonra olmuştur.
3.1.1.1.1.x.y. Lirik öncedir.
4. Bakmak liriktir.
(Kısıt: X ve Y sonsuza
yakınsamaktadır.)
Bildiri
No:3
(2 Eylül
2009)
F Ü
G
1.
Ada fügdür.
1.1.
Adalar yeryüzünün ve yaşamın notalarıdır.
1.1.1.
Bulutlar ve kuşlar gökyüzünün notalarıdır.
1.1.2. Tekneler ve
balıklar denizin
notalarıdır.
1.2.
Adalar yeryüzünün ve yaşamın “kalb”leridir.
1.2.1. Adalar
yeryüzünün çocuklarıdır.
1.2.2.
Adalar yeryüzünün vicdanlarıdır.
1.2.2.1. Ece
Ayhan bir adadır. (İlhan Berk)
1.2.2.1.1. Ece
Ayhan bir adabeyidir.
1.2.2.1.2. Kuzgun Acar
bir adabeyidir.
1.2.2.1.3. Kerim Çaplı
bir adabeyidir.
1.3.
Her türlü endüstriyel çaba yaşamın “sus”masıdır.
1.3.1. Ne olursa
olsun yaşam susmaz.
1.3.1.1.
Adalar rüzgârlıdır.
1.3.1.1.1.
Sürüyle düşünce verir ağaca rüzgâr. (İlhan Berk)
1.3.1.1.2.
Sürüyle düşünce verir denize rüzgâr.
1.3.1.1.3.
Sürüyle düşünce verir gökyüzüne rüzgâr.
2. Ada
addır.
2.1.
Ad evdir. (Kim söylemişti
bunu?)
2.1.1. Ev
kaderdir.
3. Şiir
bir adadır.
3.1.
Her tarafı kıyılarla çevrilidir.
3.2. İskeleleri
vardır.
3.3. Ağaçları,
bulutları, kuşları, tekneleri ve balıkları vardır.
4. Şiirin
varlığı yaşamın varlığının kanıtıdır.
Bildiri
No:4
(27
Kasım 2009)
D
e n i z a l t ı E d e b i y a t ı
1.
Yeni yer yoktur. (Oruç Aruoba)
1.1. Yerler
bitmiştir.
1.1.1.
Yeraltı bitmiştir.
1.1.2.
Yeryüzü bitmiştir.
1.2. Yeni yol
vardır.
1.2.1.
Yol denizin altındadır.
2.
Şiir denizin altındadır.
2.1. Bir
denizaltıdır.
2.1.1.
Sait Faik bir denizaltıdır.
2.1.2.
Oktay Rifat bir denizaltıdır.
2.1.2.1.
İlhan Berk bir denizaltıdır.
2.1.3.
Bilge Karasu bir denizaltıdır.
2.1.3.1.
Oruç Aruoba bir denizaltıdır.
2.1.4.
Ece Ayhan bir denizaltıdır.
2.1.4.1.
Ben bir denizaltıyım.
2.2.
Denizin
altında “mülkiyet” yoktur.
2.3.
Denizin
altında basınç vardır.
2.3.1.
Şiir, derinde çoğalır.
3.
Sıkı şiirde iktisat yoktur.
3.1. Rekabet
yoktur.
3.1.1.
Ödüllendirme sistematiği yoktur.
3.1.1.1.
Ödüller insansızdır.
3.1.1.1.1.
Yükleniciler insansızdır.
3.1.1.1.2.
Düzenleyiciler insansızdır.
3.1.1.1.3.
Katılımcılar insansızdır.
3.1.1.1.4.
Takdimciler insansızdır.
3.1.1.1.5.
Jüri insansızdır.
3.1.1.2.
Ödüller insansızlıktır.
3.1.1.2.1.
Şartnameler insansızdır.
3.1.1.2.2.
Şiltler ve plaketler insansızdır.
3.1.1.2.3.
Mikrofonlar ve masalar insansızdır.
3.1.1.2.4. Ödül
törenleri, kurdeleler, kuşaklar ve podyumlar insansızdır.
3.1.1.2.5. Toplu
fotoğraflar insansızdır.
3.2.
Piyasa
yoktur.
3.2.1.
Pazar yoktur.
3.2.1.1.
Paydaş yoktur.
3.2.1.2.
Satıcı yoktur.
3.2.1.3.
Müşteri yoktur.
3.2.1.4.
Dağıtım yoktur.
3.2.1.5.
Güvence yoktur.
3.2.1.6.
Tedarikçi yoktur.
3.2.1.6.1. Fatura
yoktur.
3.2.1.6.2. İade
yoktur.
3.2.2.
Projelendirme yoktur.
3.2.2.1.
Zaman yönetimi yoktur.
3.2.2.2.
Maliyet yönetimi yoktur.
3.2.2.3. Risk
yönetimi yoktur.
4.
Şiir tek başınadır.
4.1. Tek başına
yazılır.
4.2.
Tek başına çoğalır.
4.2.1.
Antolojiler ve yıllıklar insansızdır.
4.3.
Tek başına keşif yapar.
4.3.1.
Tek başına icraat yapar.
4.3.2. Dilin
yapıtaşı sözcükler değildir.
4.3.3. Dilin
yapıtaşı “im”lerdir.
4.3.3.1.
İm tek başınadır.
4.3.3.2.
Başkalarının derinliklerine tek başına ulaşır.
5.
Şiir, denizaltı iskelelerine yanaşır.
Meraklısı İçin:
"Şiirim Nasıldır?" ya da "Ön
Akort "
"Şiirim Ne Diyedir? "
|