Edebiyat Geçmişime Baykuş Bakışı

  




Başlangıç

 

Aslında, ne zaman edebiyatla ilgilenmeye veya yazı yazmaya başladığımı tam olarak hatırlamıyorum. Çünkü ben kendimi “yazıyor” buldum ve bir türlü kurtulamadığım şu “yazmak” lanetine ne zaman veya nasıl düştüğüm zihnimde berrak değil. Mecburen, edebiyat geçmişime yönelik hatırladığım ilk somut şeyi bir başlangıç olarak varsaymam gerekiyor; o da 1998 yılına aittir. Yaşadıklarımı yazmaya -“kayıt altına” ya da “kâğıt üstüne” almaya- 1998 yılında başladım. Zaman zaman garip bir biçimde “yalnız kalmak” isteğimi, yeniyetmeliğimin hızında gelişenleri, çevremdeki doğa olaylarını, yaşamın devinimiyle tanışmalarımı ve üniversiteye gidip gelirken kentte karşılaştıklarımı not ediyordum. Bunların yoğunluğunda oluşan iniş/çıkış dolu duygusal izlenimlerimden “iç döküm” dolu anlatılar, monologlar çıkıyordu. Ekonometri’nin istatistiksel ve matematiksel zorluklarıyla, modellemeleriyle, kentle, yeniyetmelikle ve hayal kırıklıklarıyla mücadele etmemin bir yoluydu ilk monologlarım… Yazdığım zaman içimdeki zehri dışarı akıtabildiğimi, öfkelendiğim ve kabul edemediğim gerçekleri yazı aracılığıyla –kendimce- değiştirdiğime, bazı sıradanlıkların yerine görkemli bir şeyler oluşturabildiğime inanıyordum. Bu içtenliğin ve yazdığım amatör monologların da bir çeşit “Oğuz Atay”vari dâhiliğe uzandığına inanmak gibi safdilli bir düşüncenin “çala kalem”inden yazıp yazıp, duruyordum.[1]

1999 senesinde yazdığım monologlar ya da “duygusal izlenimler” ham bir yığın olarak defterlerimde birikmişti. Yazdıklarımdan –döküntülerimden- ne yapacağımı, nasıl bir şey oluşturacağımı bilmiyordum. Ayrıca, yaptığım dengesiz okumaların beni nereye götüreceği de belli değildi ve yazıp yazıp, durmaktan sıkılmıştım. Monologlarımı bir yerlerde yayımlamak/bütünlemek, içine düştüğüm yalıtımdan kurtulup yazdıklarımı birilerine sunmak hevesine kapılmıştım. Hem “ilerlemenin”, “kendimi tartmamın” bir başka yolunun da olmadığını düşünüyordum. Sonunda, bir web sitesi yapıp yazdıklarımı internet üzerinden yayımlamaya karar verdim. “İçimize Yolculuk” adını verdiğim bu sitede neyim var, neyim yoksa yayımlamaya başladım.

2000 yılında Mehmet Ali Erdem adında biri benimle bağlantı kurdu. Lotus Yayınevi’nin[2] sahibi olan Mehmet Ali Erdem internet sitemi incelediğini, yazılarımı beğendiğini ve bunları kitaplaştırmak istediğini söylüyordu. Üstelik bu iş için benden para falan da istemiyordu. Bu teklifin üzerine muzip birileri vasıtasıyla bana bir çeşit şaka yapıldığını düşündüm. Bunu yapabilecek arkadaşlarımı aradım, sorguladım; ama durumun şakası olmadığı ortadaydı ve teklif gerçekti. Şaşırmıştım, ilk defa, sanat ya da düşünce adına “bir baltaya sap” olabilecek, ortaya somut bir şeyler koyabilecektim. Hemen, üzerine fazlaca titremeden ve kullandığım dili işlemeden “Karşı” adı altında yazılarımı toparlayıp yayınevine yolladım. Bir sürü anlatım bozukluğu ve düzelti sorunuyla birlikte “Karşı”dan 2000 adet basıldı. Şu noktada anlatmadan geçemeyeceğim bir olay vardır: Kitap “somut bir varlık olarak” elime ulaşana kadar aileme “Karşı”dan hiç bahsetmemiştim. Elime ulaştığında, babamın önüne kitabımı koydum ve “Bak, bu senin oğlunun kitabıdır!” dedim. Babam hiç şaşırmadı, kitabı aldı, on dakika kadar inceledi ve bana geri verip: “Bırak bu entel dantel ayaklarını…” dedi. Beni edebiyat yolundan döndürmeye mi çalışıyordu yoksa beni bir şeylere karşı korumaya(hazırlamaya) mı uğraşıyordu, bilinmez.[3] Tabii ki “Karşı” çok okunmadı ve duyulmadı. Ancak, kitabın okunmamasının ve önemsenmemesinin nedeni memlekette patlak veren ekonomik kriz değildi: Edebiyat alanındaki çaylaklığım, dil konusundaki yetersizliğim ve içinde bulunduğum “yalıtım” nedeniyle kitabımı tartamamıştım. Bugün bile “Karşı”nın sıkı bir anlatı olduğunu söyleyemem. Kitabın her tarafından yazmaya yeni başlamış olduğum gerçeği akıyordu. Kısacası, “Karşı”nın ardından edebiyat konusundaki bilgilerimin, dilimin yeterli olmadığını sezmeye başladım ve “yazı” olgusuna okuyucu cephesinden bakmadığımı fark ettim.[4] Bununla birlikte doludizgin yazmaya ve okumaya devam ediyordum. “Karşı”dan daha iyi bir “anlatı” oluşturabilmek için uğraşıp duruyor, ikinci kitap için yazılarımı, olaylarımı, karakterlerimi, neyi anlatacağımı düzenliyor ve biriktiriyordum. “Korkak Düşler” tamamlandığında ve 2001 yılında yayımlandığında kendime şöyle demiştim: “İşte, en azından, kabul edilebilecek düzeyde ve kurguda bir eser oluşturdum.” Ama gene yanılıyordum. Çünkü “Korkak Düşler” de –tıpkı “Karşı”da olduğu gibi- dozajı azaltılmış/kimyası değiştirilmiş bir “duygusal izlenimler veya değiniler” bütününden başka bir şey değildi, olamıyordu. Yazmak konusunda “acele” ettiğimi, anlatmak veya tanımlamak yönündeki telaşımın bir sürü inceliğe ket vurduğunu çok sonra fark edecektim.[5]

        

 

 

Gelişme

 

Okuma ve yazma alıştırmaları arasında savrulup –debelenip- dururken 2002 senesinde Vedat Kamer’le karşılaştım ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi macerasına dahil oldum. Edebiyat dergiciliği bambaşka bir yüklenimdi ve edebiyat adına yaşadığım en önemli (iyi ya da kötü) deneyimleri Kuzey Yıldızı için ter dökerken kazandım. Dergiye birçok şiir, şiir eleştirisi, postmodern anlatı ve öykü geliyordu. Onları okuyor, söyleşiler yapıyor, kitapları, yazarları, şairleri izliyor ve bakışımızı geliştiriyorduk. Diğer edebiyat dergilerini daha yakından takip etmeye, onların kimyasını çözmeye ve diğer dergicilerle tanışmaya da bu dönemde başladık.[6] 2002 senesine kadar “kalburüstü” diye ifade edilen (Varlık, Kitap-Lık vs) dergilerin yanı sıra diğer edebiyat dergilerinin varlığından ve ağırlığından haberdar değildim. Oysa ki, ÖtekiSiz [7], Wesvese, Son Kişot [8], Ağır Ol Bay Düzyazı, Budala, Kavram Karmaşa, Yaratım, İmlasız, Şiir Ülkesi gibi dergiler yayımlanmaktaydı; hepsinin de kendilerine göre bir edebi yaklaşımı, işaret ettikleri bir şeyler ve savunduğu “isimler” vardı[9]. Bir süre bu dergilerde, hangi isimlerin ne yazdığını, neyi işaret ettiğini ve kimlere hangi sebeplerle sataştıklarını takip ettim. Bununla birlikte Mustafa Köz’ün Kadıköy’deki Yazı Kitabevi[10]’ne de sıkça gidip geliyordum.  Vedat’la beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de “pusucu”, “ölüsoyguncu” ve “fırsatçı” mizaçlarıyla (kâhyalıklarıyla) yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi. Edebiyat dergiciliğinin,  yüzüne yalancı/yapay bir gülümseme, memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen taraflarının farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün, edebiyat kâhyalığının, antoloji oyunlarının… 2002 ve 2003 seneleri bu izlekte geçti. Kötü ve hayal kırıklığı dolu bu izleğin yanında (veya karşısında, tepkisel olarak) garip bir biçimde sürekli okuyor, yazıyor ve bundan kendimi alamıyordum.[11] Edebiyat ortamındaki içten pazarlıklara ve hafifliklere karşı bir başka yönelimim de “Sonrasızlık” adlı fanzini çıkarmam olmuştur. Fanzinlerin bir fısıltı gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası daha “başıbozuk” olması, inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur. Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka görünmek, pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur.[12] Bu fikri sevmiştim.

         2004 senesine geldiğimde işler değişmiş, AKP iktidara gelmişti. Basın yasasında köklü değişiklikler olmuş, çeşitli külfetlerden yorulmuş birçok dergi ve yayınevi kapanmıştı.[13] Enis Batur YKY’den tasfiye edilmiş ve desteklediği dergiler çöküntü içerisine düşmüştü. Evrensel değerlerin yerine oryantalist ve gerici bir yaklaşım desteklenmeye, Hilmi Yavuz, İskender Pala gibi hazretler (ki aslında sıradan, belediyeci zevatlardır) televizyonda programlar yapmaya başladı. Gericilerin ve dincilerin nemalanacağı, dini söylemlerin, kalıpların, vecizelerin, tarikatların, cemaatlerin, mollaların, imamların ve benzerlerinin edebiyata karıştırılacağı bir kültür ortamı beni/bizi bekliyordu. Böylece, hangi isimlerin evrensel değerlerden “döndüğünü” de izleyip durduk; kimlerin dinci söylemlere angaje olduğunu, kimlerin oryantalist kelimeleri, kavramları edebiyata ve şiirlerine sokmaya başladığını da “sessizce” seyrettik. Tabii ki bu adamlara/dönmelere itibar edecek değildim. Okumalarım ve deneylerim sonucunda kendimde ve yazılarımda yeni bir şeyler oluştuğunu hissediyordum.[14]  Eğretilemeler, sezgisellik, şiirsellik, dizge ve görüngüler benim için “kurgu”nun ya da “olayların anlatımı”nın[15]  ötesine geçmişti. Nereden yola çıkarsam çıkayım, sonunda kendimi Wittgenstien’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler” sözünün yanında buluyordum. Üzerinde uzun uzun düşündüğümde, yazdıklarımı defalarca sınadıktan ve karşılaştırdıktan sonra bendeki bu yeni duygudurum tınısının, yeni kimyanın bir “poetika” olduğunu anladım. Şiirlerim ve yazılarım birkaç derginin ilgisini çekti ve bazı dergilerde yayımlandı. Böylece, artık, “zokayı yemiştim” ya da “hapı yutmuştum”; şiire, şiir diline bulaşmaya, katılmaya başlıyordum.

Tüm bunlarla birlikte, 2004 yılının Ağustos ayında hayatımın en üzücü olaylarından birini yaşadım. Kuzey Yıldızı emektarlarından sıkı şair Özge Dirik intihar etti ve bu olay beni “dayak yemiş”e çevirdi. Neredeyse edebiyata, şairlere, şiire ve yazmaya sırtımı çevirecektim. Neredeyse ip kopacaktı;  bir süre, yazmaktan çekindim ve bazı şeylere, kişilere karşı kontrol edilemez bir şekilde öfkelendiğimi hissettim. Kuzey Yıldızı ve Vedat da yorulmuştu, 10. sayının ardından yeni bir sayı çıkarmayı -üstelik bu sayının “Özge Dirik”siz olabileceğini- düşünemiyorduk. 2005 yılının Nisan ayına geldiğimizde yeterince sustuğumuzu ve dergi çıkarmadan (o suskunlukta) yaşayamayacağımızı görünce Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısını “Özge Dirik’in Tüm Şiirlerine Başlangıç Denemesi”yle birlikte yayımladık.[16] Dergi uğraşılarım, okumalarım ve sürekli yazıyor, yazdıklarımı da sürekli işliyor olmam (duramamam) beni istediğim konuma/tınıya yakınlaştırıyordu. “Çalgıdönüm”[17] adlı caz şiirlerimi tamamlamış ve “Kelimenin Yüzü” adlı “kelime taşçı” betikle istediğim eğretilemelere ya da dil görüngüsüne yakınsayabilmiştim. Artık emindim; yazdıklarım içime siniyordu. Eşanlı işlekler ve süreçler ardından, 2001’den beri üzerinde çalıştığım, sürekli kesip biçtiğim öyküleri “Siya” adı altında toparladım, sabitledim. 2005 yılının sonlarına doğru kendimi –edebi görgü olarak- herkesten “bağımsız” bir yerlerde ve yeterli hissediyordum. Birkaç yayıneviyle görüşüyor, “Siya”yı onların değerlendirmesine sunuyordum.[18] Aldığım “yayınlanamaz” cevapları beni fazlaca etkilemiyordu; zaten 2005 yılının sonunda “askerlik” meselesini halletmeye karar vermiştim. Bu büyük engeli aştıktan (askerliğimi tamamladıktan) sonra Siya’nın yayımlanması ve benim bu yayın sürecinde “özgür olarak bulunmam” çok daha akıllıcaydı. Diğer taraftan, 2004 yılının sonlarına doğru, “ikinci yeni şiir akımı”ndan bu yana uç vermiş en sıkı ve kabul edilebilir edebiyat hareketi kendini göstermeye, oluşturmaya başlamıştı. Serkan Işın’ın başı çektiği Zinhar adlı edebiyat şebekesi, dümeni deneysel edebiyata doğru kırıp  “Görsel Şiir” kuramını sınamaya ya da irdelemeye yöneliyordu. Zinhar şebekesi, “Manifestolar” sayısıyla neyin peşinde olduklarını ortaya koyup, yeni galeriler, dosyalar ve çevirilerle birlikte sıkı “Görsel İşler” üretmeye başladı. Bir taifenin “uzlaşımcı şiir”i ve “beylik söylemleri” terk ettiği, Türk Edebiyatı’nda “yeni” ve “seçkin” bir açılım sağlandığı aşikârdı.[19] 2005 yılının sonlarına doğru, askerlik vartasının başlamasından hemen önce, bu görsel işleri heyecanla takip ediyorum ve “Jüri’ye Hınç” adlı ilk görsel işimle Zinhar şebekesine katıldım.

2006 yılının Mayıs ayında -askerden döndüğümde- kafamdaki tek öncelik “Siya”nın yayımlanmasıydı. Son kez yazdıklarımı, sözdizimini ve kitabın biçimini gözden geçirdim. Siya, 2006’nın Ağustos ayında Mevsimsiz Yayınevi’nden yayımlandı.[20] Ama birçok dergi ve “tanıtıcı edebiyat kâhyası”  bu yeni şeyle ilgilenmiyordu. Örneğin, Eşik Cini dergisinden Nalan Barbarosoğlu, kitabımı ya da gönderdiğim öyküleri okuma zahmetinde bile bulunmamış, büyük bir aymazlık ve umarsızlık içinde, kendi kulübünün üyelerinin içsiz metinleriyle oyalanmaktaydı. Bu edebiyat ortamından ve manipülatör edebiyat kâhyalarından bir şeyler “beklenemeyeceğini”[21] anlıyordum. Ardından, görsel işlerime yoğunlaştım ve 2006 yılının Kasım ayına geldiğimizde Zinhar şebekesinde birçok görsel işim ve iki adet bildirim yayımlanmıştı.[22] Bu noktada, söz etmeden geçilemeyecek derecede sıkı bir dergi olan Monokl[23], ilk sayısında Serkan Işın’ın “Şiirde İş” adlı yazısıyla birlikte çeşitli şairlerden görsel işler yayımlamış, ikinci sayısında ise bir “Görsel Şiir” dosyası oluşturmuştu. Dergiyi omuzlayan Volkan Çelebi ve Monokl yazarları demin bahsettiğim verimsiz ve umarsız edebiyat ortamına karşın çok sıkı, cesur ve deneysel bir dergi oluşturabilmişlerdi. Hâlâ da bu yolda burunlarının dikine doğru ilerlemektedirler…

Ece Ayhan’ın edebiyat ve kültür ortamı hakkındaki denemelerini, söyleşilerini ve şiirlerini 2007 yılının başlarında tekrardan okudum. Günümüzdeki edebiyat olayları, pozisyon değiştirmeler, dirsek temasları, içten pazarlıklı etkinlikler, atıf, dosya konusu ve ödül mekanizmaları -kısacası tüm bu “kim kime dum duma” haller-  Ece Ayhan’ın yakın edebiyat ve iktidar tarihi hakkında anlattıklarıyla birebir örtüşüyordu. Kimse de “ayağa kalkarak” bu gerçeklere karşı “Durun yahu, bizi aptal yerine koyamazsınız!” diyememişti. Ama ben ayağa kalktım, bunu demekten kaçınmadım ve bir sürü tartışmaya taraf oldum. “Haklılık” adlı yükü sırtlanarak 2007'nin Şubat ayına geldiğimde, çeşitli yayınevlerinin “red” çıkmazlarına ve “F.H.Dağlarca olsan bile şiir kitabını basmayız!” repliğini benimsemiş aymaz editörlere rağmen "Livar"[24] adlı ilk şiir kitabım yayımlandı. İşte o zaman, derin bir nefes aldım ve “Oh be, şimdi ölsem de gam yemem!” diyebildim.

Fakat, kazın ayağı böyle değildi. Livar’ın yayımlanmasıyla birlikte hissettiğim  “huzur” sadece birkaç ay sürdü. Çevremdeki haksızlıklar, uygulanan “yok sayma taktikleri”, “kim kime dum duma” şeklindeki bir el yordamıyla maniple edilen edebiyat ortamımız, zihnimde kendisine karşı kuvvetli bir muhalefet oluşturdu.[25] Edebiyat ortamındaki fasonluğu ya da vasatlığı maniple eden müptezeller ile bu müptezellerin peşine takılan mutat zevatları ifşa etmek ve tüm bunlara karşın “sıkı” yapıtları, dergileri, belgeleri ve okuyucuları bir araya toplamak amacıyla Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu kurdum[26]. Birkaç ay içerisinde, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda yer alan tartışmalar, ifşaatlar ve paylaşımlar hızla yerine/hedefine ulaştı. Gelen olumlu ya da olumsuz geribildirimlerden uğraşılarımın etkili olduğunu -en azından boşuna olmadığını- anlamıştım. 2007  yılının ortalarında, AKP iktidarının sertleştiği bir dönemde, edebiyat iktidarı da sertleşmiş, edebiyat kâhyaları eskisinden daha umarsızca davranıyor, keskin eylemler, bazen de eylemsizlikler (sinsiyet, tepkisizlik, eblehlik) sergiliyorlardı.[27] İster inanın, isterseniz de inanmayın ama Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun çabaları, edebiyat iktidarının ve mülkiyesinin hızını kesmek yolundaki  belirgin (bir o kadar da etkin) tek enstrümandır.

2007 yılının sonuna doğru Çekirdek Sanat [28] taifesiyle tanıştım. Cavit Mukaddes’in editörlüğünde yayın hayatına atılan bu yeni yayınevi “Bir Bienal, Bir Bilanço” adında sıkı ve eleştirel bir “ortak kitap” yayımladı. Kitapta, 10. Uluslararası İstanbul Bienali’nin başlığına karşı yazdığım “İyimserlik Kurbanlığı” adlı yazımla yer buldum. Bu çıkışın yanı sıra, BirGün Gazetesi’nde[29] yazdığım  yazılar ve yaptığım söyleşiler, olduğumdan daha “muhalif”, “sert”  ya da “sivri” bir şekilde tanınmama yol açtı. İnsanların zihninde oluşan bu izlenim, aslında bir yanılgıdır; çünkü edebiyat ya da sanat kâhyalarına karşı verdiğim mücadele -inanın ki- “kerhen” ve “zorla” icra ettiğim bir şeydir...

Puşt Ahali Edebiyat Platformu’ndaki ifşaatlarımıza ve tartışmalarımıza karşı ilk kayda değer tepki, 2008’in Şubat ayında Ali Enver Ercan ve “Varlığ Dergisi/Avanesi” cihetinden geldi. Ali Enver Ercan ve onun koltukaltında yaşayan kifayetsiz halay takımı, Türkiye Yazarlar Sendikası üyeliğimi “sanatçı saygınlığına uymayan üslubum” nedeniyle  askıya aldı. Hakkımdaki bu disiplin cezası, sorgusuz sualsiz, hiçbir yazılı ya da sözlü savunma alınmadan, faşizan usullerle (ya da usulsüzlüklerle) verilmiştir. 2008’in başında maruz kaldığım bir başka olay ise kendilerini “Kötülük Dayanışması” ifadesiyle tanıtan, haysiyetsiz bir muhteris grubunun işime ve eşime yönelik tacizleri ile saldırı girişimleridir.[30]

Fakat tüm bu olan biteni, bu olayları umursamıyorum;  çünkü "Haklılığın İnadı" diye bir şey vardır ve ben kendi yolumu alıp, tutup götürmekte yani "ölene kadar yazmak" konusunda kararlıyım.

 

 

Sonuç

 

Edebiyat yolundaki tüm yürüyüşlerimde haksızlık, retorik, ödülcülük, jüricilik, antolojicilik, ahbap çavuşluk, nobranlık, içten pazarlık, haysiyetsizlik, dilsiz taklitçiliği,  “umarsızlık dayanışması” ya da “sessizlik suikastı” gibi insanı umutsuzluğa götüren ve edebiyatın içtenliğinden uzaklaştıran engellerle karşılaştım. Şüphesiz, karşılaştığım kötülüklerin hizasına gelerek, yaşamımın, şiirimin ve bakışımın akordunu bozacak değilim. Bugün, edebiyat ortamındaki “kötülük mekanizmaları”nın dışında durarak takdir elde edemeyeceğim, aksine, kötü eleştirilerle, köylü kurnazlığı ya da sinsiyet dolu suçlamalarla yüzleşmek, hatta bunlarla “savaşmak” zorunda kalacağım gerçeği de -nal gibi- ortadadır.

Sonuç olarak şu sahneye bakabiliriz; 1 Mayıs 2008 itibariyle karşımda bir portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Çünkü bu “cansızlık” onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa (ya da canlanabilseydi) üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi. Boşluğuna, varoluşuna geri dönerdi. Ve ben biliyorum ki “susku”, müziğin çerçevesidir; tanımıdır. Büyük sır, “susku”da ve “boşluk”ta yuvalanmıştır. Bu çerçeveden fazlası bende tiksinti uyandırır ve dolaşımdadır.

Artık, tüm edebiyat geçmişim, uğraşılarım ve yaşadıklarım sonucunda, ulaşmaya çalıştığım “şey” için şunu rahatlıkla söyleyebilirim;

 

“Bir davula bir kez vurmak, aradan iki sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak ya da kendime “yazdıklarım” üzerinden bakmak; şu/gündelik/ cehennem/bahçesinden...”

        

Ölene kadar yazacağım. Ama bunu, kimseye önermiyorum.

 

 



[1] Başlangıçta hayatımın asıl odağı “edebiyat” değildi. Ekonometri eğitimimi bitirmek, aileme ve çevremdekilere –nedense-  başarısız olmadığımı ispatlamak için uğraşıyordum. Bunun yanı sıra asıl ilgi odağım “müzik” ve “gitar”dı. Liseden beri gitar çalıyordum ve Kadıköy’ün barlarını, ritmini yakından tanımıştım. Lisedeki müzik grubumdan arkadaşlarla sürekli müzik, rock sohbetleri, provalar ve planlar yapıyorduk. Para biriktirip gitarıma “sound aparatları” (Amfi, pedal vs…) satın alarak, grubun “sound”unu düşünerek, parmak alıştırmaları ya da besteler yaparak zamanımı geçiriyordum. Yeni çıkan albümlerin, şarkıların ve gitar virtüözlerinin peşindeydim. Zaman zaman, Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin gibi sıkı müzisyenleri sahnede izlemek fırsatını bulabiliyor, onların coşkusundan ve müzikal yetkinliklerinden sonsuz etkileniyordum. Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’da diğer müzisyenlerden başka bir şeyler vardı. Bunu seziyordum ancak anlamlandıramıyordum.

 

[2] Lotus Yayınevi 1999 yılında yeni kurulmuştu ve “Düşünen Siyaset” adında siyaset/felsefe kuramlarıyla ilgili akademik bir dergi çıkarıyorlardı. Bu dergi hâlâ yayımlanmaya devam ediyor.

[3] Bugün bile babamın bazı tavırlarının sebebini anlamış değilimdir. Bununla birlikte, sonunda haklı çıktığı(olduğu) binlerce “uzgörü”sü ve akıl yürütmesi vardır babamın… 

 

[4] Yani, yaşantıları aktarmakla, birinci tekil üzerinden aklıma ne geliyorsa yazmakla ya da hayal etmekle iş bitmiyordu. Kendimi dilin cehenneminde,  dilin gerçekliğinde ve okuyucunun zekâsında yeniden tartmam gerekiyordu. O zamanlar “dil”in yaşayan bir şey olduğunu,  boyutlarını, sentaksı, morfolojiyi ve bunlarla imgelem arasındaki ilişkiyi fark edememiştim. Yazdıklarım sadece ve sadece “duygulanım”lar içinde gelip giden karakterlerden oluşuyordu.

 

[5] Bir “anlatı”yı tamamladığımda duyduğum heyecanın “Sıkı bir yazı yazdım!” sonucuna varmadığını, bu durumun sadece ve sadece yaşadığım “coşkunun sanrısı”ndan kaynaklandığını o zamanlar bilemezdim. Şimdi ise “Karşı” ve “Korkak Düşler”e  geri dönüp baktığımda “Keşke daha sabırlı olabilseydim… ” demekteyim.

 

[6] 2002 ve 2003 ‘te Dünya Kitap Fuarı, Tüyap Kitap Fuarı ve CNR’da  Türkiye Yazarlar Sendikası’nın standında “Kuzey Yıldızı” satmak/tanıtmak, ayrıca sendikanın  oradaki işleriyle ilgilenmek için bulunuyorduk. Bu noktada yaşadığımız deneyimler benim edebiyatçı/yazar/şair profiliyle ilk yüzleşmemdir.

 

[7] Öteki-Siz dergisi tam anlamıyla sıkı bir dergiydi. Salih Aydemir ve Derya Önder’in poetikası, duruşu, edebiyatçılar üzerine anlattıkları hikâyeler,  dergicilik ilkeleri ve bu ilkelerin gerekçeleri bana çok şey öğretmiştir.

 

[8] “Atonalite” ve “Komutan” adlı öykülerim ilk kez Son Kişot adlı dergide yayımlanmıştır. Dergiyi çıkaran Cenk Koyuncu’ya bu öyküleri Serdar Koçak’ın evinde karşılaştığımızda vermiştim.  Cenk Koyuncu’nun 2006 yılındaki vefatı beni çok üzmüştür.

 

[9] En azından, üç aşağı beş yukarı bir ortalamaya veya poetikaya sahip olduklarını bas bas bağırıp duruyor, ilan ediyorlardı.

 

[10] Orada Vecdi Çıracıoğlu, Serdar Koçak, Cenk Koyuncu, Şeref Bilsel (ki bu adamı tanımak büyük bir kayıptır) , Doğan Ergül, Aziz Kemal Hızıroğlu,  Mehmet Altun ve Mesut Aşkın’ı tanıdım.

 

[11]  Oruç Aruoba, İlhan Berk, Bilge Karasu, Sait Faik, Turgut Uyar,  Panait İstrati, Ludwig Wittgenstein, Emil Michel Cioran, Hermann Hesse, Julio Cortazar ve Eduardo Galeano  gibi sıkı yazarların ve düşünürlerin tüm eserlerini okuyuşum, dilbilim felsefesi veya açılımları üzerine eğilişim bu döneme rast gelmektedir. Aynı dönemde “Kuzey Yıldızı” ile birlikte basılan, dağıtılan “Anla(tı)” ve “Kalem Konçertoları” adlı kitapçıklarımın yayımlanışı ise okumalarımın sonucunda oluşan kazanımlarımı, açılımlarımı bir tür  “Yazın Etütleri” olarak gerçekleştirmem veya sınamamdır.

 

[12] “Sonrasızlık” fikrinin diğer açılımı, okumalarım arasından beğendiğim ve değerli olduğunu düşündüğüm alıntılar vasıtasıyla, yaşadıklarımı, saygı duyduklarımı, duygulanım süreçlerimi değiştiren (yani ezber bozan) metinleri, bir deftere kaydetmek ve bunlardan “aksak bir kolaj” oluşturmaktır.

 

[13]  Demin bahsettiğim dergilerin çoğu kapanmış ya da yayınları aksamıştı. E, Picus ve Adam Öykü gibi popüler dergiler kapanmaya yüz tutmuş, Kitap-lık ve Virgül Dergisi de şekil değiştirmiş, irtifa kaybetmeye başlamış bulunmaktaydı.  Bu olayların yanı sıra Yediİklim, AyVakti vs gibi şu an adını sanını hatırlayamadığım insanların yer aldığı sağcı ve cemaatçi edebiyat dergileri açılmıştı. “Reha Yünlüel” ve “Hakan Arslanbenzer” gibi türev dinciler de “edebiyatta önemliymişler ya da söz sahibiymişler gibi” lanse ediliyorlardı.

 

[14]  Ece Ayhan ve İlhan Berk okumalarım benim için çok önemlidir.  2004 yılında Ece Ayhan’ın ve İlhan Berk’in tüm kitaplarını okumuş ve tamamlamıştım. Bu şairlere çok şey borçluyum ve şiir yazdıkça,  şiir üzerine düşündükçe daha da çok borçlanmaktayım. Ayrıca, Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e yazdığı mektuplardan oluşan “Hoşça kal” adlı eser edebiyat profiline ve Türk tipolojisine bakışımı önemli ölçüde değiştirmiştir.

 

[15] Belki de “anlam”ın… “Anlam”da birçok şeyin, çoğunlukla da “coşku”nun yitip gitmesi beni anlatmaya değil de sezdirmeye yöneltiyordu.

 

[16] O zamanlar Şeref Bilsel (ya da diğer adıyla Betül Dünder) bizi, Kuzey Yıldızı’nı “Ölü Edebiyatı” yapmakla suçlamıştı. Ancak biz, dostumuza vefa borcumuzu ödemek dışında bir şey yapmıyorduk. Bu suçlamanın ardından Şeref Bilsel “bir dirsek teması derlemesi” olan Şiir Defteri’ne Özge Dirik’ten tek bir şiir bile almamıştır ve bir kelimeyle bile Özge Dirik’ten bahsetmemiştir. Ancak, iki sene sonra aynı Şeref Bilsel tüm fırsatçılığını ve hırsını kullanarak, Yasak Meyve’nin “Müntehir Şairler” dosyasında Özge Dirik hakkında göz yaşartıcı bir yazı dizmiştir. Enver Ercan’ın böylesine kötü bir fırsatçılığa izin vermemesi gerekirdi. Ama Enver Ercan (Paşa)nın da derdi –aslına bakarsanız- Şeref Bilsel’in tavrından pek de farklı değildir; fırsatçılık ve pusuculuk… 

 

[17] “Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasındaki en büyük etken Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir.  Patricia Barber’ın “Verse” adlı albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak, şarkının sessizlik(sus) anlarını, boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin imgelerin anlatımıdır.

 

[18] Önce, Bilgi Yayınevi ve Okuyan-us Yayınları’nı denedim.  Bilgi Yayınevi, Siya’yı -bir kalemde- reddetti, Okuyan-us ise dikkate bile almadı. 

 

[19] Serkan Işın, Barış Özgür, Derya Vural, Barış Çetinkol, Utku Özmakas,  Zeynep D. Kasar, Davut Yücel, Suzan Sarı bu akımın sıkı şairlerinden ve uygulayıcılarındandır. “Heves” dergisi de bu harekete destek vermiştir. Önceleri bu hareketi “yok sayan” edebiyat çevreleri, 2006 yılının ortalarına doğru gözlerini Zinhar’dan alamayacaklardı. Serkan Işın’ın işleri, taifesi kabul edilebilir bir şekilde edebiyat dünyası tarafından takip edilmeye başlandı ve  “Monokl” ile “Siyahî” adlı dergiler “Görsel Şiir” konulu dosyalar hazırladılar.

 

[20] İçinde bulunduğumuz ticari kültür ortamını göz önüne aldığımızda “Siya”nın duyulmaması ve önemsenmemesi çok doğaldır. Kitabım protokol olarak birçok eleştirmenin (veya tanıtıcı kişinin)  eline ulaştı; onlardan takdir retorikleriyle dolu mektuplar da aldım. Ancak hiçbiri “Siya” hakkında bir kelime bile yazmaya yanaşmıyordu ya da bunu göze alamıyorlardı. Zaten Mevsimsiz Yayınevi’nin sahibi olan Ceyda Ateş (Pırıl Köstem) de kitabın satışı ya da dağıtımı ile ilgili konularda son derece ketumdu ve benim üzerimde garip bir mikro iktidar (patroniçelik) havası oluşturmaya çalışıyordu. Mevsimsiz taifesinden ayrılmamın temel sebebi bu kötü izlenimlerimdir.

 

[21] Garip cemaatlerin, “ahbap çavuş”luğun ve dirsek temaslarının işlediği bir edebiyat ortamından fazlaca bir şey beklemek ahmaklıktır. Şair ve yazarlar, zaman zaman, içgüdüsel olarak bu ahmaklığa düşerler. Ancak, çoğunlukla yaptığımız hatanın -sonradan- farkına varıp “Yahu, zaten bu adamlardan daha başka ne beklenir ki?” demişizdir. 

 

[22] Bu görsel işleri ve bildirileri “ŞİİŞ” adı altında bir e-kitapta topladım. Zinhar şebekesinde yer almam ve Serkan Işın’ın çabalarına ortak olmam başta “Şiiri Özlüyorum” dergisi ve Fuat Çiftçi olmak üzere bazı çevrelerce hoş karşılanmadı. Zinhar’daki “canlılık” ve “dolaysızlık” birçok retorik arsızı edebiyatçıyı rahatsız etmiş ve korkutmuştur.

 

[23] 2004-2006 döneminde, “Monokl”,“Düşe-Yazma” ve “Zinhar”  dışında kalan hiçbir dergi beni edebi yönden heyecanlandıramamıştır. 2004 yılından beri, rüzgâr ölçüp hava durumuna göre hareket eden fason derlemelerden başka -edebiyat dergiciliği adına- bir atılım göremedim. Herkes kendi mikro-iktidar teknelerinde sallanıp duruyordu. Bu sallantıdan da okuyucunun midesi bulanmıştı.

 

[24] Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin livarının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler,  anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirlerdir.

 

[25]  Bunu bir “inanç ölümü” olarak da düşünebiliriz. Uzun zamandır susmuştum -daha doğrusu son birkaç sene içerisinde, edebiyat ortamında üssel olarak gelişen, geri dönüşü olmayan birtakım haksızlıklardan yüksek sesle bahsetmemiştim- ve işte sonunda sıra bana/Livar’a gelmişti. Edebiyat kâhyaları beni ve Livar’ı yok saymaktan, görmezden gelmekten neredeyse sonsuz bir zevk alıyorlar, hatta bu durumu çeşitli mektuplarla açık açık bana bildiriyorlardı.  Edebiyat ortamımıza dipsiz bir yüzsüzlük –ne yazık ki- hâkimdi. Okuyucular, yazarlar ve şairler de anlamsız bir “öğrenilmiş çaresizlik” içerisinde olana bitene, bu yüzsüzlüğe seyirci kalıyorlardı.

 

[26]  Platformun ilk  şiarı Enis Akın’ın “Nasıl yalnız bırakır adamı bir meydan/aradan biri bağırdı: PUŞT AHALİ!” şeklindeki dizesidir. Puşt Ahali Edebiyat Platformu, 1 Mayıs 2008 tarihi itibariyle 650 adet katılımcıya ve 1200 adet tartışma başlığına ulaşmış durumdadır. Ayrıca platform bünyesinde yayımlanan  P.A.T! (Puşt Ahali Tarifesi) adlı dergi de 9. sayısını yayımlamıştır.

[27]  Edebiyat ortamının parçalı(fragmante) iktidar yapısı da olabildiğince  belirginleşti; Doğan Hızlan ve Selim İleri gibi isimler ön plana çıkmışlardı. (Selim İleri, Cumhuriyet Gazetesi’nden kovulmuştu. Doğan Hızlan ise Hürriyet’teki köşesinden iktidar ortaklığına devam ediyordu.) Bu isimlerin arkasından gelen mutat zevatlar da hemencecik kendilerini,  statüko düşkünlüklerini ve bataklığa benzer iktidarvari yüzlerini göstermişlerdi. Böylece bir kesimin topluca “atı alıp Üsküdar’a geçtiği” tescillenmiş oldu.  

 

[28]   2004 yılında e-kitap olarak tasarladığım “Kelimenin Yüzü” adlı imgesel sözlük çalışmam Çekirdek Sanat Yayınları tarafından Aralık 2008’de basılı kitap olarak  yayımlandı.

 

[29]  BirGün Gazetesi’nde yayımlanan “İmzacılık Oynamak Yerine Faydalı Bir Şey Yapmak” başlıklı yazım ve Eren Barış’la “Ece Ayhan-Poelitika” adlı kitap üzerine yaptığım söyleşi, birçok edebiyat kâhyasını umduğumdan daha fazla rahatsız etmiştir.

 

[30] Zamanında, Ece Ayhan’ın “Kötülük Dayanışması” olarak tanımladığı bu girişimin günümüzdeki temsilcileri on bir kişiden oluşmaktadır. Bu pis girişimin başını Reha Yünlüel ile Ömer Şişman çekmektedir. Bu topluluk, tarifsiz iğrençlikteki çeşitli mektupları eşime ve işyerime göndermişlerdir. Hâlâ da ısrarla, çeşitli mahlasları kullanarak benzer pislikleri –zevkle- icra etmekteler...


1 Mayıs 2008  -  Zafer Yalçınpınar





Bildiri No:1

(12 Kasım 2006)

V a t o z ’ u n   S a l ı n ı m l a r ı

1.       Görmek yoktur.

1.1.       Yönetim yoktur.

1.2.       Strateji yoktur.

1.3.       Süreç yoktur.

1.4.      İcra yoktur.

1.5.       Değerlendirme yoktur.

1.6.       Memnuniyet yoktur.

1.7.       Ortak akıl yoktur.

1.8.       Eğitim yoktur.

1.9.       Bakış(ın) vardır.

1.9.1.       Bakış(ın)a sahip çık

1.9.1.1.              İmgeyi ayağa düşürmemelisin.

1.9.1.2.             Ayağa düşeni imlememelisin.

1.9.1.3.             Kurgu hesapsızdır.

1.9.1.4.             Kurgu yolsuzdur.

1.9.1.5.             Dizge aksak olmalıdır.

1.9.1.6.             Dizgenin dizgisi seni ilgilendirmez.

1.9.1.7.             Trafik seni ilgilendirmez.

1.9.1.8.             Dizge matematiği seni ilgilendirmez

1.9.1.9.             Dizge mühendisliği seni ilgilendirmez.

1.9.1.10.         Dizgenin kimyası seni ilgilendirmez.

1.9.1.11.          Dizgenin öğeleri seni ilgilendirmez.

1.9.1.12.          Dizgenin istatistiği seni ilgilendirmez.

1.9.1.13.          Dizgenin ekonomisi seni ilgilendirmez.

1.9.1.14.         Dizgenin semantik yapısı seni ilgilendirmez.

1.9.1.15.          Dizgenin morfolojisi seni ilgilendirmez.

1.9.1.16.          Dizgenin aksak tınısı sana yeterlidir.

1.9.1.17.          Kelimeler dolaşımdayken ayağa düşmüştür.

1.9.1.17.1.    Sayılar dolaşımdayken ayağa düşmüştür.

1.9.1.17.2.    Dizgeler de dolaşıma çıkarsa ayağa düşer.

1.9.1.17.3.    Dolaşım düğümlüdür.

1.9.1.17.4.   Dolaşım ayaktır.

1.9.1.17.4.1.     Aksaklığı tipoloji belirler.

1.9.1.17.4.1.1.    Tipolojilerin arası odaktır.

1.9.1.17.4.1.2.    Tipolojilerin arasını bilen kazanır.

1.9.1.17.4.1.3.    Tipolojilerin arasını sezen kazanır.

1.9.1.17.4.1.4.   Tipolojilerin arası tuşedir.

1.9.1.17.4.1.5.    Tipolojilerin arasını sezdir.

1.9.2.             Boşluk yol açar

1.9.2.1.             Boşluklar senin bakışının biçimini alır.

1.9.2.2.             Boşluk totoloji kümesidir.

1.9.2.3.             Boşluklar vurgudur.

1.9.2.3.1.       Boşluk yineler.

1.9.2.4.            Sessizlik müziğin çerçevesidir.

1.9.2.4.1.             “Sus”kular her şeyi çerçeveler.

1.9.2.4.2.            “Sus”ku yazdığını belirler.

1.9.2.4.2.1.             İki sayı arasında sonsuz sayı vardır

1.9.2.4.2.2.            İki harf, iki kelime, iki dize , iki cümle, iki paragraf arası yazdığını belirler

1.9.2.4.2.3.            Susku sonsuzdur.

1.9.2.4.2.4.            Susku gerçektir.

1.9.2.4.2.5.            Susku sabırlıdır ve çoğuldur.

1.9.2.4.2.6.            Susku dilsizdir.

1.9.2.4.2.7.            Susku yol açar

1.9.2.4.2.7.1.             Yolu giden değil açan bilir

1.9.2.4.2.7.2.            Suskuyu dinlemelisin

1.9.2.4.2.7.3.            Bunu:

1.9.3.             Boşluk tuşedir.

1.9.3.1.             Tuşeyi sezen kazanır.

1.9.3.1.1.        Tuşe sezgiseldir.

1.9.3.1.2.       Tuşeyi sezdir.

1.9.3.2.             Tuşeyi sezdiren kazanır.

1.9.4.            Boşluğu çoğaltan kazanır.

1.10.                    Bakmak her şeydir.

2.      Anlam çoşkusuzdur.

2.1.   Sezgi anlamın yerinedir.

2.1.1.       Anlam baskı altındadır.