Başlangıç
Aslında, ne zaman edebiyatla ilgilenmeye veya yazı yazmaya
başladığımı tam olarak hatırlamıyorum. Çünkü ben kendimi “yazıyor” buldum ve
bir türlü kurtulamadığım şu “yazmak” lanetine ne zaman veya nasıl düştüğüm
zihnimde berrak değil. Mecburen, edebiyat geçmişime yönelik hatırladığım ilk
somut şeyi bir başlangıç olarak varsaymam gerekiyor; o da 1998 yılına aittir. Yaşadıklarımı
yazmaya -“kayıt altına” ya da “kâğıt üstüne” almaya- 1998 yılında başladım.
Zaman zaman garip bir biçimde “yalnız kalmak” isteğimi, yeniyetmeliğimin
hızında gelişenleri, çevremdeki doğa olaylarını, yaşamın devinimiyle
tanışmalarımı ve üniversiteye gidip gelirken kentte karşılaştıklarımı not
ediyordum. Bunların yoğunluğunda oluşan iniş/çıkış dolu duygusal
izlenimlerimden “iç döküm” dolu anlatılar, monologlar çıkıyordu.
Ekonometri’nin istatistiksel ve matematiksel zorluklarıyla,
modellemeleriyle, kentle, yeniyetmelikle ve hayal kırıklıklarıyla mücadele
etmemin bir yoluydu ilk monologlarım… Yazdığım zaman içimdeki zehri dışarı
akıtabildiğimi, öfkelendiğim ve kabul edemediğim gerçekleri yazı
aracılığıyla –kendimce- değiştirdiğime, bazı sıradanlıkların yerine görkemli
bir şeyler oluşturabildiğime inanıyordum. Bu içtenliğin ve yazdığım amatör
monologların da bir çeşit “Oğuz
Atay”vari dâhiliğe uzandığına inanmak gibi safdilli bir düşüncenin “çala
kalem”inden yazıp yazıp, duruyordum.
1999 senesinde yazdığım
monologlar ya da “duygusal izlenimler” ham bir yığın olarak defterlerimde
birikmişti. Yazdıklarımdan –döküntülerimden- ne yapacağımı, nasıl bir şey
oluşturacağımı bilmiyordum. Ayrıca, yaptığım dengesiz okumaların beni nereye
götüreceği de belli değildi ve yazıp yazıp, durmaktan sıkılmıştım.
Monologlarımı bir yerlerde yayımlamak/bütünlemek, içine düştüğüm yalıtımdan
kurtulup yazdıklarımı birilerine sunmak hevesine kapılmıştım. Hem
“ilerlemenin”, “kendimi tartmamın” bir başka yolunun da olmadığını
düşünüyordum. Sonunda, bir web sitesi yapıp yazdıklarımı internet üzerinden
yayımlamaya karar verdim. “İçimize
Yolculuk” adını verdiğim bu sitede neyim var, neyim yoksa yayımlamaya
başladım.
2000 yılında Mehmet Ali Erdem adında biri
benimle bağlantı kurdu. Lotus
Yayınevi’nin sahibi
olan Mehmet Ali Erdem internet sitemi incelediğini, yazılarımı beğendiğini
ve bunları kitaplaştırmak istediğini söylüyordu. Üstelik bu iş için benden
para falan da istemiyordu. Bu teklifin üzerine muzip birileri vasıtasıyla
bana bir çeşit şaka yapıldığını düşündüm. Bunu yapabilecek arkadaşlarımı
aradım, sorguladım; ama durumun şakası olmadığı ortadaydı ve teklif
gerçekti. Şaşırmıştım, ilk defa, sanat ya da düşünce adına “bir baltaya sap”
olabilecek, ortaya somut bir şeyler koyabilecektim. Hemen, üzerine fazlaca
titremeden ve kullandığım dili işlemeden “Karşı” adı altında yazılarımı
toparlayıp yayınevine yolladım. Bir sürü anlatım bozukluğu ve düzelti
sorunuyla birlikte “Karşı”dan 2000 adet basıldı. Şu noktada anlatmadan
geçemeyeceğim bir olay vardır: Kitap “somut bir varlık olarak” elime ulaşana
kadar aileme “Karşı”dan hiç bahsetmemiştim. Elime ulaştığında, babamın önüne
kitabımı koydum ve “Bak, bu senin oğlunun kitabıdır!” dedim. Babam hiç
şaşırmadı, kitabı aldı, on dakika kadar inceledi ve bana geri verip: “Bırak
bu entel dantel ayaklarını…” dedi. Beni edebiyat yolundan döndürmeye mi
çalışıyordu yoksa beni bir şeylere karşı korumaya(hazırlamaya) mı
uğraşıyordu, bilinmez. Tabii
ki “Karşı” çok okunmadı ve duyulmadı. Ancak, kitabın okunmamasının ve
önemsenmemesinin nedeni memlekette patlak veren ekonomik kriz değildi:
Edebiyat alanındaki çaylaklığım, dil konusundaki yetersizliğim ve içinde
bulunduğum “yalıtım” nedeniyle kitabımı tartamamıştım. Bugün bile “Karşı”nın
sıkı bir anlatı olduğunu söyleyemem. Kitabın her tarafından yazmaya yeni
başlamış olduğum gerçeği akıyordu. Kısacası, “Karşı”nın ardından edebiyat
konusundaki bilgilerimin, dilimin yeterli olmadığını sezmeye başladım ve
“yazı” olgusuna okuyucu cephesinden bakmadığımı fark ettim.
Bununla birlikte doludizgin yazmaya ve okumaya devam ediyordum. “Karşı”dan
daha iyi bir “anlatı” oluşturabilmek için uğraşıp duruyor, ikinci kitap için
yazılarımı, olaylarımı, karakterlerimi, neyi anlatacağımı düzenliyor ve
biriktiriyordum. “Korkak Düşler”
tamamlandığında ve 2001 yılında
yayımlandığında kendime şöyle demiştim: “İşte, en azından, kabul
edilebilecek düzeyde ve kurguda bir eser oluşturdum.” Ama gene yanılıyordum.
Çünkü “Korkak Düşler” de –tıpkı “Karşı”da olduğu gibi- dozajı
azaltılmış/kimyası değiştirilmiş bir “duygusal izlenimler veya değiniler”
bütününden başka bir şey değildi, olamıyordu. Yazmak konusunda “acele”
ettiğimi, anlatmak veya tanımlamak yönündeki telaşımın bir sürü inceliğe ket
vurduğunu çok sonra fark edecektim.
Gelişme
Okuma ve yazma alıştırmaları arasında savrulup –debelenip- dururken
2002 senesinde Vedat Kamer’le karşılaştım ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi
macerasına dahil oldum. Edebiyat dergiciliği bambaşka bir yüklenimdi ve
edebiyat adına yaşadığım en önemli (iyi ya da kötü) deneyimleri Kuzey
Yıldızı için ter dökerken kazandım. Dergiye birçok şiir, şiir eleştirisi,
postmodern anlatı ve öykü geliyordu. Onları okuyor, söyleşiler yapıyor,
kitapları, yazarları, şairleri izliyor ve bakışımızı geliştiriyorduk. Diğer
edebiyat dergilerini daha yakından takip etmeye, onların kimyasını çözmeye
ve diğer dergicilerle tanışmaya da bu dönemde başladık. 2002
senesine kadar “kalburüstü” diye ifade edilen (Varlık, Kitap-Lık vs)
dergilerin yanı sıra diğer edebiyat dergilerinin varlığından ve ağırlığından
haberdar değildim. Oysa ki, ÖtekiSiz
, Wesvese, Son
Kişot , Ağır Ol Bay
Düzyazı, Budala, Kavram Karmaşa,
Yaratım, İmlasız, Şiir Ülkesi gibi dergiler yayımlanmaktaydı; hepsinin
de kendilerine göre bir edebi yaklaşımı, işaret ettikleri bir şeyler ve
savunduğu “isimler” vardı. Bir
süre bu dergilerde, hangi isimlerin ne yazdığını, neyi işaret ettiğini ve
kimlere hangi sebeplerle sataştıklarını takip ettim. Bununla birlikte Mustafa Köz’ün Kadıköy’deki Yazı Kitabevi’ne de
sıkça gidip geliyordum.
Vedat’la beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin
farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz
yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle
tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin
kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de “pusucu”,
“ölüsoyguncu” ve “fırsatçı” mizaçlarıyla (kâhyalıklarıyla) yüz yüze
gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca
rahatsız etmişti bizi. Edebiyat dergiciliğinin, yüzüne yalancı/yapay bir gülümseme,
memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen
taraflarının farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki
yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün, edebiyat kâhyalığının,
antoloji oyunlarının… 2002 ve
2003 seneleri bu izlekte geçti. Kötü ve hayal kırıklığı dolu bu izleğin
yanında (veya karşısında, tepkisel olarak) garip bir biçimde sürekli okuyor,
yazıyor ve bundan kendimi alamıyordum.
Edebiyat ortamındaki içten pazarlıklara ve hafifliklere karşı bir başka
yönelimim de “Sonrasızlık” adlı
fanzini çıkarmam olmuştur. Fanzinlerin bir
fısıltı gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası
daha “başıbozuk” olması, inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur.
Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka görünmek,
pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur. Bu
fikri sevmiştim.
2004 senesine geldiğimde
işler değişmiş, AKP iktidara gelmişti. Basın yasasında köklü değişiklikler
olmuş, çeşitli külfetlerden yorulmuş birçok dergi ve yayınevi
kapanmıştı. Enis Batur YKY’den tasfiye edilmiş
ve desteklediği dergiler çöküntü içerisine düşmüştü. Evrensel değerlerin
yerine oryantalist ve gerici bir yaklaşım desteklenmeye, Hilmi Yavuz,
İskender Pala gibi hazretler (ki aslında sıradan, belediyeci zevatlardır)
televizyonda programlar yapmaya başladı. Gericilerin ve dincilerin
nemalanacağı, dini söylemlerin, kalıpların, vecizelerin, tarikatların,
cemaatlerin, mollaların, imamların ve benzerlerinin edebiyata
karıştırılacağı bir kültür ortamı beni/bizi bekliyordu. Böylece, hangi
isimlerin evrensel değerlerden “döndüğünü” de izleyip durduk; kimlerin dinci
söylemlere angaje olduğunu, kimlerin oryantalist kelimeleri, kavramları
edebiyata ve şiirlerine sokmaya başladığını da “sessizce” seyrettik. Tabii
ki bu adamlara/dönmelere itibar edecek değildim. Okumalarım ve deneylerim
sonucunda kendimde ve yazılarımda yeni bir şeyler oluştuğunu
hissediyordum. Eğretilemeler, sezgisellik,
şiirsellik, dizge ve görüngüler benim için “kurgu”nun ya da “olayların
anlatımı”nın ötesine geçmişti. Nereden yola
çıkarsam çıkayım, sonunda kendimi Wittgenstien’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı
belirler” sözünün yanında buluyordum. Üzerinde uzun uzun düşündüğümde,
yazdıklarımı defalarca sınadıktan ve karşılaştırdıktan sonra bendeki bu yeni
duygudurum tınısının, yeni kimyanın bir “poetika” olduğunu anladım.
Şiirlerim ve yazılarım birkaç derginin ilgisini çekti ve bazı dergilerde
yayımlandı. Böylece, artık, “zokayı yemiştim” ya da “hapı yutmuştum”; şiire,
şiir diline bulaşmaya, katılmaya başlıyordum.
Tüm bunlarla birlikte,
2004 yılının Ağustos ayında hayatımın en üzücü olaylarından birini
yaşadım. Kuzey Yıldızı emektarlarından sıkı şair Özge Dirik intihar etti ve bu olay
beni “dayak yemiş”e çevirdi. Neredeyse edebiyata, şairlere, şiire ve yazmaya
sırtımı çevirecektim. Neredeyse ip kopacaktı; bir süre, yazmaktan çekindim ve bazı
şeylere, kişilere karşı kontrol edilemez bir şekilde öfkelendiğimi
hissettim. Kuzey Yıldızı ve Vedat da yorulmuştu, 10. sayının ardından yeni
bir sayı çıkarmayı -üstelik bu sayının “Özge Dirik”siz olabileceğini-
düşünemiyorduk. 2005 yılının
Nisan ayına geldiğimizde yeterince sustuğumuzu ve dergi çıkarmadan (o
suskunlukta) yaşayamayacağımızı görünce Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısını “Özge
Dirik’in Tüm Şiirlerine Başlangıç Denemesi”yle birlikte yayımladık. Dergi
uğraşılarım, okumalarım ve sürekli yazıyor, yazdıklarımı da sürekli işliyor
olmam (duramamam) beni istediğim konuma/tınıya yakınlaştırıyordu. “Çalgıdönüm” adlı
caz şiirlerimi tamamlamış ve “Kelimenin Yüzü” adlı “kelime
taşçı” betikle istediğim eğretilemelere ya da dil görüngüsüne
yakınsayabilmiştim. Artık emindim; yazdıklarım içime siniyordu. Eşanlı
işlekler ve süreçler ardından, 2001’den beri üzerinde çalıştığım, sürekli
kesip biçtiğim öyküleri “Siya”
adı altında toparladım, sabitledim. 2005 yılının sonlarına doğru kendimi
–edebi görgü olarak- herkesten “bağımsız” bir yerlerde ve yeterli
hissediyordum. Birkaç yayıneviyle görüşüyor, “Siya”yı onların
değerlendirmesine sunuyordum.
Aldığım “yayınlanamaz” cevapları beni fazlaca etkilemiyordu; zaten 2005
yılının sonunda “askerlik” meselesini halletmeye karar vermiştim. Bu büyük
engeli aştıktan (askerliğimi tamamladıktan) sonra Siya’nın yayımlanması ve
benim bu yayın sürecinde “özgür olarak bulunmam” çok daha akıllıcaydı. Diğer
taraftan, 2004 yılının sonlarına doğru, “ikinci yeni şiir akımı”ndan bu yana
uç vermiş en sıkı ve kabul edilebilir edebiyat hareketi kendini göstermeye,
oluşturmaya başlamıştı. Serkan
Işın’ın başı çektiği Zinhar
adlı edebiyat şebekesi, dümeni deneysel edebiyata doğru kırıp “Görsel Şiir” kuramını sınamaya ya
da irdelemeye yöneliyordu. Zinhar şebekesi, “Manifestolar” sayısıyla neyin
peşinde olduklarını ortaya koyup, yeni galeriler, dosyalar ve çevirilerle
birlikte sıkı “Görsel İşler”
üretmeye başladı. Bir taifenin “uzlaşımcı şiir”i ve “beylik söylemleri” terk
ettiği, Türk Edebiyatı’nda “yeni” ve “seçkin” bir açılım sağlandığı
aşikârdı. 2005
yılının sonlarına doğru, askerlik vartasının başlamasından hemen önce, bu
görsel işleri heyecanla takip ediyorum ve “Jüri’ye Hınç” adlı ilk görsel
işimle Zinhar şebekesine katıldım.
2006 yılının Mayıs ayında
-askerden döndüğümde- kafamdaki tek öncelik “Siya”nın yayımlanmasıydı. Son
kez yazdıklarımı, sözdizimini ve kitabın biçimini gözden geçirdim. Siya,
2006’nın Ağustos ayında Mevsimsiz Yayınevi’nden yayımlandı. Ama
birçok dergi ve “tanıtıcı edebiyat kâhyası” bu yeni şeyle ilgilenmiyordu.
Örneğin, Eşik Cini dergisinden
Nalan Barbarosoğlu, kitabımı ya
da gönderdiğim öyküleri okuma zahmetinde bile bulunmamış, büyük bir aymazlık
ve umarsızlık içinde, kendi kulübünün üyelerinin içsiz metinleriyle
oyalanmaktaydı. Bu edebiyat ortamından ve manipülatör edebiyat kâhyalarından
bir şeyler “beklenemeyeceğini”
anlıyordum. Ardından, görsel işlerime yoğunlaştım ve 2006 yılının Kasım
ayına geldiğimizde Zinhar şebekesinde birçok görsel işim ve iki adet
bildirim yayımlanmıştı. Bu
noktada, söz etmeden geçilemeyecek derecede sıkı bir dergi olan Monokl, ilk
sayısında Serkan Işın’ın “Şiirde
İş” adlı yazısıyla birlikte çeşitli şairlerden görsel işler yayımlamış,
ikinci sayısında ise bir “Görsel Şiir” dosyası oluşturmuştu. Dergiyi
omuzlayan Volkan Çelebi ve
Monokl yazarları demin bahsettiğim verimsiz ve umarsız edebiyat ortamına
karşın çok sıkı, cesur ve deneysel bir dergi oluşturabilmişlerdi. Hâlâ da bu
yolda burunlarının dikine doğru ilerlemektedirler…
Ece Ayhan’ın edebiyat ve
kültür ortamı hakkındaki denemelerini, söyleşilerini ve şiirlerini 2007 yılının başlarında tekrardan
okudum. Günümüzdeki edebiyat olayları, pozisyon değiştirmeler, dirsek
temasları, içten pazarlıklı etkinlikler, atıf, dosya konusu ve ödül
mekanizmaları -kısacası tüm bu “kim kime dum duma” haller- Ece Ayhan’ın yakın edebiyat ve
iktidar tarihi hakkında anlattıklarıyla birebir örtüşüyordu. Kimse de “ayağa
kalkarak” bu gerçeklere karşı “Durun yahu, bizi aptal yerine koyamazsınız!”
diyememişti. Ama ben ayağa kalktım, bunu demekten kaçınmadım ve bir sürü
tartışmaya taraf oldum. “Haklılık” adlı yükü sırtlanarak 2007'nin Şubat ayına geldiğimde,
çeşitli yayınevlerinin “red” çıkmazlarına ve “F.H.Dağlarca olsan bile şiir
kitabını basmayız!” repliğini benimsemiş aymaz editörlere rağmen "Livar" adlı
ilk şiir kitabım yayımlandı. İşte o zaman, derin bir nefes aldım ve “Oh be,
şimdi ölsem de gam yemem!” diyebildim.
Fakat, kazın ayağı böyle değildi. Livar’ın yayımlanmasıyla birlikte
hissettiğim “huzur” sadece
birkaç ay sürdü. Çevremdeki haksızlıklar, uygulanan “yok sayma taktikleri”,
“kim kime dum duma” şeklindeki bir el yordamıyla maniple edilen edebiyat
ortamımız, zihnimde kendisine karşı kuvvetli bir muhalefet
oluşturdu.
Edebiyat ortamındaki fasonluğu ya da vasatlığı maniple eden müptezeller ile
bu müptezellerin peşine takılan mutat zevatları ifşa etmek ve tüm bunlara
karşın “sıkı” yapıtları, dergileri, belgeleri ve okuyucuları bir araya
toplamak amacıyla Puşt Ahali
Edebiyat Platformu’nu kurdum.
Birkaç ay içerisinde, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda yer alan
tartışmalar, ifşaatlar ve paylaşımlar hızla yerine/hedefine ulaştı. Gelen
olumlu ya da olumsuz geribildirimlerden uğraşılarımın etkili olduğunu -en
azından boşuna olmadığını- anlamıştım. 2007 yılının ortalarında, AKP iktidarının
sertleştiği bir dönemde, edebiyat iktidarı da sertleşmiş, edebiyat kâhyaları
eskisinden daha umarsızca davranıyor, keskin eylemler, bazen de
eylemsizlikler (sinsiyet, tepkisizlik, eblehlik) sergiliyorlardı. İster
inanın, isterseniz de inanmayın ama Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun
çabaları, edebiyat iktidarının ve mülkiyesinin hızını kesmek
yolundaki belirgin (bir o
kadar da etkin) tek enstrümandır.
2007 yılının sonuna doğru Çekirdek Sanat taifesiyle
tanıştım. Cavit Mukaddes’in
editörlüğünde yayın hayatına atılan bu yeni yayınevi “Bir Bienal, Bir Bilanço” adında
sıkı ve eleştirel bir “ortak kitap” yayımladı. Kitapta, 10. Uluslararası
İstanbul Bienali’nin başlığına karşı yazdığım “İyimserlik Kurbanlığı” adlı
yazımla yer buldum. Bu çıkışın yanı sıra, BirGün Gazetesi’nde
yazdığım yazılar ve yaptığım
söyleşiler, olduğumdan daha “muhalif”, “sert” ya da “sivri” bir şekilde tanınmama
yol açtı. İnsanların zihninde oluşan bu izlenim, aslında bir yanılgıdır;
çünkü edebiyat ya da sanat kâhyalarına karşı verdiğim mücadele -inanın ki-
“kerhen” ve “zorla” icra ettiğim bir şeydir...
Puşt Ahali Edebiyat Platformu’ndaki ifşaatlarımıza ve
tartışmalarımıza karşı ilk kayda değer tepki, 2008’in Şubat ayında Ali Enver Ercan ve “Varlığ
Dergisi/Avanesi” cihetinden geldi. Ali Enver Ercan ve onun koltukaltında
yaşayan kifayetsiz halay takımı, Türkiye Yazarlar Sendikası üyeliğimi
“sanatçı saygınlığına uymayan üslubum” nedeniyle askıya aldı. Hakkımdaki bu disiplin
cezası, sorgusuz sualsiz, hiçbir yazılı ya da sözlü savunma alınmadan,
faşizan usullerle (ya da usulsüzlüklerle) verilmiştir. 2008’in başında maruz
kaldığım bir başka olay ise kendilerini “Kötülük Dayanışması”ifadesiyle tanıtan, haysiyetsiz bir
muhteris grubunun işime ve eşime yönelik tacizleri ile saldırı
girişimleridir.
Fakat tüm bu olan biteni, bu olayları umursamıyorum; çünkü "Haklılığın İnadı" diye bir şey
vardır ve ben kendi yolumu alıp, tutup götürmekte yani "ölene kadar yazmak"
konusunda kararlıyım.
Sonuç
Edebiyat yolundaki tüm yürüyüşlerimde haksızlık, retorik, ödülcülük,
jüricilik, antolojicilik, ahbap çavuşluk, nobranlık, içten pazarlık,
haysiyetsizlik, dilsiz taklitçiliği, “umarsızlık dayanışması” ya da
“sessizlik suikastı” gibi insanı umutsuzluğa götüren ve edebiyatın
içtenliğinden uzaklaştıran engellerle karşılaştım. Şüphesiz, karşılaştığım
kötülüklerin hizasına gelerek, yaşamımın, şiirimin ve bakışımın akordunu
bozacak değilim. Bugün, edebiyat ortamındaki “kötülük mekanizmaları”nın
dışında durarak takdir elde edemeyeceğim, aksine, kötü eleştirilerle, köylü
kurnazlığı ya da sinsiyet dolu suçlamalarla yüzleşmek, hatta bunlarla
“savaşmak” zorunda kalacağım gerçeği de -nal gibi- ortadadır.
Sonuç olarak şu sahneye bakabiliriz; 1 Mayıs 2008 itibariyle karşımda
bir portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden?
Çünkü bu “cansızlık” onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa (ya da
canlanabilseydi) üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi.
Boşluğuna, varoluşuna geri dönerdi. Ve ben biliyorum ki “susku”, müziğin
çerçevesidir; tanımıdır. Büyük sır, “susku”da ve “boşluk”ta yuvalanmıştır.
Bu çerçeveden fazlası bende tiksinti uyandırır ve dolaşımdadır.
Artık, tüm edebiyat geçmişim, uğraşılarım ve yaşadıklarım sonucunda,
ulaşmaya çalıştığım “şey” için şunu rahatlıkla söyleyebilirim;
“Bir davula bir kez vurmak,
aradan iki sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak ya da kendime
“yazdıklarım” üzerinden bakmak; şu/gündelik/
cehennem/bahçesinden...”
Ölene kadar yazacağım. Ama bunu, kimseye önermiyorum.
“Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasındaki en
büyük etken Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir. Patricia Barber’ın “Verse” adlı
albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar
arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak, şarkının sessizlik(sus)
anlarını, boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a
olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların
tınıları ile şiirsel sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim
dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin imgelerin anlatımıdır.
Serkan Işın, Barış Özgür,
Derya Vural, Barış Çetinkol, Utku Özmakas, Zeynep D. Kasar, Davut Yücel, Suzan
Sarı bu akımın sıkı şairlerinden ve uygulayıcılarındandır. “Heves” dergisi
de bu harekete destek vermiştir. Önceleri bu hareketi “yok sayan” edebiyat
çevreleri, 2006 yılının ortalarına doğru gözlerini Zinhar’dan
alamayacaklardı. Serkan Işın’ın işleri, taifesi kabul edilebilir bir şekilde
edebiyat dünyası tarafından takip edilmeye başlandı ve “Monokl” ile “Siyahî” adlı dergiler
“Görsel Şiir” konulu dosyalar hazırladılar.
2004-2006 döneminde,
“Monokl”,“Düşe-Yazma” ve “Zinhar” dışında kalan hiçbir dergi beni edebi
yönden heyecanlandıramamıştır. 2004 yılından beri, rüzgâr ölçüp hava
durumuna göre hareket eden fason derlemelerden başka -edebiyat dergiciliği
adına- bir atılım göremedim. Herkes kendi mikro-iktidar teknelerinde
sallanıp duruyordu. Bu sallantıdan da okuyucunun midesi
bulanmıştı.
Çocukluğumda, babamla balığa
çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı
oltadan kurtarıp teknemizin livarının içine koyduk. Ben de elime bir
ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar
çok vahşi olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de
gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve
muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler, anlattığım hikâyedekine benzer bir
canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirlerdir.