
BAKIŞSIZ BİR KEDİ KARA
ECE
AYHAN
*
"HAY
HAK-KINDA!"
|
İlk şiiri Şubat 1954’te Türk
Dili’nde çıktı. Varlık, Yenilik, Pazar Postası, Seçilmiş Hikâyeler, a ve
Yeditepe dergilerinde yayımladığı şiirleriyle tanındı, İkinci Yeni
şiirinin en önemli temsilcisi olarak gösterildiyse de, kendisi "İkinci
Yeni" tanımı yerine "Sivil Şiir"i önerdi ve kullandı. Günümüz Türk
şiirinin "modern ustalarından biri" olarak adlandırılan şair, ilk
şiirlerinden itibaren oluşturduğu kendine özgü dille dikkati çekti
(hakkında E. Erenel "Ece Ayhan Sözlüğü"nü, K. Yalgın-O. Alkaya ise
"Çok Eski Adıyladır Sözlüğü"nü hazırladı). İlk şiir kitabı Kınar Hanım
Denizleri’nde 1955-58 yıllarında yazılmış şiirleri yer alır. Kendine özgü
tonu daha bu yapıtta belirgindir. Bu tonun öğeleri, dünyaya karanlık bir
bakış açısı; usun sınırlarını zorlayan ve sürrealizmiçağrıştıran bir kurgu; tarihe,
coğrafyaya, sokak yaşantısına, ekonomiye göndermeler; ölüm ve arzu iç
içeliğiyle örülmüş bir lirizmdir. Kitabın yayımlandığı yıllar, Türk
şiirinin modern şiir açılımlarını özümsediği, üstlendiği, uyarladığı
yıllardır. Bu yenilenme hareketinde E. Ayhan’ın, C. Süreya, S. Karakoç, T.
Uyar, E. Cansever, bir önceki kuşaktan I. Berk, o dönemler Garip’in
gündelik ve ironik anlayışını terk edip sürrealizme ve daha yoğun bir
anlayışa yönelen O. Rifat ve M. C. Anday ile birlikte rolü büyüktür.
Böylece İkinci Yeni adını alan akım ortaya çıkmıştır. E. Ayhan’ın ilk
yapıtının çağrıştırdığı başka bir yazar da S. F.
Abasıyanık’tır. İlk kitaptan altı yıl sonra
yayımlanan Bakışsız Bir Kedi Kara, Türk edebiyatında düzyazı şiirin doruk
noktalarından sayılabilir. Şiirsel atmosfer değişmez, ama yoğunluk ve
karanlık artmıştır; ilk yapıttaki "kanto" tadı yoktur. Göze çarpan başka
bir özellik, cümle yapısının ve genelde Türkçe gramerinin bozulmasıdır.
Şiirlerin lirik devinimi, şairin dil üzerindeki bir "bozma" etkinliğiyle
birlikte yürümektedir. Bu "çapraz dil" estetik olduğu kadar politik
niteliklidir de. Çünkü söz konusu olan, politik bir rejimin ve onun
ideolojisinin dayanağı olan standart bir dili yıkmaktır, dile
söyleyemeyeceğini söyletmektir. Yirmi yedi bölümden oluşan bir düzyazı
şiir dizisi olan Ortodoksluklar’da ise tarih göndermesi öne çıkmaktadır.
Bu gönderme, sonraki yapıtlarda da önemini korumayı sürdürecektir. İkinci
yapıttaki yoğunluk ve karanlık burada da egemendir. Yapıtın en önemli
göndermesi Bizans’tır ve özellikle Bizans’ın başkentidir. Şiddet
imgelerinin öne çıktığı bu kitapta göndermelerin hangi tarihsel anlatılara
olduğunu çözmeyi zorlaştıran, neredeyse olanaksızlaştıran bir kurgu göze
çarpar. Bozulmuş bir gramerin taşıdığı belirsiz göndermeler kimi özel
adları ve eylemleri öne çıkarır. P. Avvakum’un Hayatım (1946) ve M. And’ın
Bizans Tiyatrosu (1962) adlı yapıtlarının etkileri görülen Ortodoksluklar,
modern Türk şiirinin uç deneylerinden biri olarak da değerlendirilebilir.
Şairin bu iki kitabı İngilizceye de
çevrilmiştir. Dördüncü kitabı Devlet ve
Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler E. Ayhan’ın en ünlü
kitabıdır. En sevilen şiirlerinin çoğu bu kitapta yer alır ("Yort Savul",
"Meçhul Öğrenci Anıtı", "Mor Külhani" vb...). Önceki iki yapıta göre daha
"anlaşılır", okur kitlesini olabildiğince genişleten bir yapıttır
bu. Göndermesi açıkça bugünün
Türkiye’si ve İstanbul’udur; toplumsal ve politik içerik belirgindir.
Yapıt, 12 Mart 1971 döneminin toplumsal ve politik çalkantısına denk
düşer. Nâzım Hikmet tarzından tamamen ayrılan bir politik şiir anlayışını
öne çıkaran bu anlayış, modern şiirin ve İkinci Yeni’nin söylemsel olanı
dışlayarak elde ettiği kazanından hesaba katar. Kitabın üçüncü bölümünde
yer alan "Dipyazıları"ysa hem politik, hem de poetik bir manifesto
niteliğindedir. Zambaklı Padişah daha az
iddialı bir yapıttır. Buradaki kimi şiirler Kınar Hanımın Denizlerindeki
yalınlığı çağrıştırmaktadır. Hemen ardından yayımladığı Çok Eski
Adıyladır’m alt başlığı, niteliği konusunda bir ipucu verir:
"Meclislikler, Minyatürler". Sondan başa dizilmiş bu kırk iki düzyazı
"minyatür" biçim olarak Ortodoksluklar’ı çağrıştırsa da, karanlık atmosfer
ve gramer sapmaları görülmez. Göndermeler genellikle Osmanlı döneminedir;
bir çeşit politik nitelikli "tarih okumaları" da denilebilir.
Ortodoksluklar ve Devlet ve Tabiat’taki gibi, şair tarihteki iktidar
oyunlarını ve bu oyunların acı etkilerini vurgulamaktadır. Otuz altıncı
şiir "Melahat Geçilmez"de, E. Ayhan’ın sonraki döneminde etkin bir figür
olarak ortaya çıkacak olan "Çanakkaleli Melahat "a gönderme vardır.
Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi’ndeki dört
şiir Devlet ve Tabiat’taki şiirler gibi sıkı örülmüş dizelerden oluşur;
göndermeler ise, Çok Eski Adıyladır’da olduğu gibi, Osmanlı döneminedir.
Son Şiir-ler’deki "Bir Sivil Şairin Ölümü", Devlet ve Tabiat’taki
"Dipyazıları"nı çağrıştırır. E. Ayhan’ın şiir kitaplarından
başka, günceleri, denemeleri ve Morötesi Requiem başlıklı bir de anlatısı
vardır. Morötesi Requiem, kendi deyimiyle, bir "kırık dökük anlatı
taslağı"dır. Şiirlerinden çok, güncelerini ve denemelerini çağrıştırmakta,
poetikası ve politik anlayışı konusunda ipuçları vermektedir. Düşünce,
şiir ve anlatı arasında bir yerdedir. Güncelerinde ve denemelerinde, en
başta şiir olmak üzere edebiyat, sanat, politika, tarih, ekonomi
üzerindeki görüşlerine yer verir. "Sivil şiir", "sıkı şiir",
"marjinallik", "etik" gibi belirli kavramları öne çıkarır. Çoğu zaman
büyük tartışmalar yaratan bu yazılarda E. Ayhan kendini bir kavga adamı
olarak da ortaya koymuştur. Bu yazılarında kendi şiir modellerinin altını
çizer. Sinema yazılarını Yeni Sinema dergisinde
yayımlamıştır. E. Ayhan ilk şiirleriyle
birlikte eleştirmenlerin ve genel olarak şiir okurlarının ilgisini çekmiş,
İkinci Yeni akımının en çok tartışma yaratan şairlerinden biri olmuştur.
1960’lı yılların başından itibaren yenilikçi ve genç şair kuşaklarını,
özellikle Devlet ve Tabiat adlı kitabıyla, derin bir biçimde
etkilemiştir.
Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar
Ansiklopedisi |
|
Ece Ayhan'ın Kaymakamlık'tan Ayrılışına İlişkin Gazete İlânı: ![]() |
|
|
|
Biz
Bir Şairi Şiir Yazsın İçin Ölümle Korkuturuz
Dom! “Olmasa da olur!”: Yaşamın
ve varoluşun itibarlarına, devinimlerine, iktidarlarına, tüketimine,
kâhyalarına, toplantılarına kısacası her şeye böyle bakıyor. Üzerinde o
eski emanet ceketle, kapısız, penceresiz, eşyasız, altı duvarlı ve sekiz
köşeli odasının tam ortasında, yaşadıklarının tüm yükünü ve zamanın
varlığını kanıtlayan bir bakışla, bir omzu düşmüş, yüzünün bir yarısı
felçli, duruyor. Şapkası ve gözlüğü yerde, ayaklarının dibinde...
Eğiliyor, şapkayı ve gözlüğü alıyor, takıyor. Ellerini pantolonunun cebine
sokuyor, sonra, aklından tekrarlıyor; “Olmasa da olur!”.
Bekliyor, bir kez daha
ayaklarına bakıyor, ellerini pantolonunun cebinden çıkarıyor ve ileriye,
burnunun dikine doğru üç adım atıyor, duruyor. Biraz düşündükten sonra iki
adım geriliyor. Öncekinden çok daha kısa bir süre durakladıktan sonra
ileriye doğru bir adım daha atıyor. Ellerini cebine sokuyor,
tabana(yer duvara) bakarak; “Sürünerek geçiyor bir
hükümet kuşu kanatları yoluk”
diyor. Bekliyor, ellerini cebinden
çıkarıyor, burnunun dikine doğru koşuyor ve sırtını karşı duvara dayıyor.
Ellerini tekrardan cebine sokuyor, yere bakarak; “Kerteriz noktası olarak
Türk Dil Kurumu’nu gördüler. Evet onun çok faydası oldu ama, tek başına
değil. Biz bazı sözcükleri hiç kullanmadık. Neden? Kimse düşünmedi bunu.
Bugün 62 yaşındayım, hiçbir zaman güzel karşılanmadım ben ve başlangıçtan
beri bu böyle oldu. Hiç ödül falan da almadım. Tam bir dışlanma. Kötü ve
başarısız dediler. Haklı olabilirler. Ama ben bildiğim yolu götürüyorum…
İki şey bir arada olacak; sancak ve davul. Eğer tek davul olursa sünnet
düğünü var sanırlar. Ama sancak da varsa, isyan, ayaklanmadır o. Bin
yıllık Anadolu geleneğidir bu…”
diyor. Bekliyor, sonra, gidip
odanın bir “köşe”sini ziyaret ediyor, onu dinliyor. Ağzını elinin tersiyle
kapayarak “köşe”nin kulağına bir şeyler fısıldıyor, tartışıyorlar,
“tamam!” anlamında başını sallıyor. Ellerini cebine sokuyor ve
biraz önce konuştuğu köşeye sırtını dayayarak; "Müesses ölüm şairlerle
toplu fotoğraf çektirmek istiyor!" diyor. Yavaş yavaş yürüyerek odanın
ortasına geri dönüyor, ellerini cebine sokuyor, fevkalade kısa bir süre
sonra ileriye, burnunun dikine doğru “çok” büyük bir adım atıyor, duruyor.
Yere çömelip tavana(gök
duvara) bakarak; “Biz bir şairi şiir yazsın
için ölümle korkuturuz dom!” diyor, bitiriyor.
Zafer Yalçınpınar, 17 Kasım 2006 |
|
Eren Barış yaklaşık bir buçuk senedir, Ece
Ayhan üzerine bir kitap hazırlamaya çalışıyordu. Birçok kesimden birçok
farklı yazarı, yaşantıyı, belgeyi, mektubu ve fotoğrafı bir araya getiren
“Poelitika- Ece Ayhan” adlı kitap sonunda yayımlandı. Eren Barış’la
kitabın oluşum süreci ve yaşadığı Ece Ayhan serüveni hakkında
söyleştik. Zafer Yalçınpınar: Eminim ki söz konusu insan, Ece Ayhan
olunca alışılagelmiş ve beylik bir başlangıç sorusunun bile farklı bir
cevabı vardır… Kitabı hazırlama sürecini ve çabalarını sorarak başlamak
istiyorum. Ece Ayhan hakkında bir kitap hazırlama fikri kafanda nasıl
oluştu, işbu ok yayından ne zaman, nasıl çıktı?
Eren Barış: Bugün daha iyi bakınca, kitabın
kendisi süreçmiş zaten. Kitabın giriş yazısında bahsettiğimiz gibi, ilk
başta aklımızda kitap çıkarma düşüncesi yoktu. Gündelik muhabbetlerimizin
içinde Ece Ayhan üzerine, toplumsal, siyasal konular üzerine konuşur
dururduk. Bu gevezelikler bir tür müzakereye dönüştü ve artık yola
koyulduğumuzu hissettik. Sayfalar, düşler, düşünceler biriktikçe mecra da
belirlenmiş oldu… Ankara’da Ortadünya Kafe’deki muhabbetlerimiz hiç de
yabana atılır cinsten değildi. Birçok çağrışımı orada yakaladık, birçok
arkadaşla orada tanıştık. Karşılaşmalardan, sapmalardan, rastlantılardan
ve geri dönüşlerden evrilen bir kitap bu… ZY: Kitabın adı olan “Poelitika” deyişi
birçok yaklaşımla birlikte birçok farklı anlamda değerlendiriliyor.
“Poelitika” dediğimizde ne gibi çağrışımlarla yüzleşiyoruz ve bu
çağrışımlardan hangisine itibar etmeliyiz, doğru olan hangisidir?
“Poelitika” kelimesi kavramlaşabilecek
mi? EB: “Poelitika” kelimesi geldi bizi buldu.
Özel bir gayret göstermedik. Kavramlaşabilir mi onu da bilemiyorum. Ece
Ayhan yazınına denk düşen bir kelime olduğunu düşünüyorum. Poetikası ile
politikası arasındaki sarsılmaz bağı anlatması bakımından önemli. Kısa ve
can alıcı. Esasında bu iç içe geçmişliğin benim için başka bir kelimede
saklı olduğunu söylemeliyim: ETİK. Ece Ayhan çağının vicdanıydı ve
parçalar halinde sözünü esirgemedi. Başının belaya girmemesini de bu
parçalara ayırarak söyleme hadisesine bağlamıştı. Bu da onun taktiğiydi,
işe yaradı ve birçok okuyucusunu bir küçük yazısıyla, parçasıyla
etkilemeyi başardı. Şimdi bugün bile onun şu sözünü kim inkar edebilir:
“Esas Duruş, Mülkün Temelidir” ZY: Ece Ayhan’ın kendisi, yazdıkları ve
şiiri birçok ismin ya da cemaatin üzerinden tank gibi geçmiş. Ece Ayhan
hakkında söz söylemek ya da yazı yazmak isteyenleri nasıl toparladın?
Biliyorum ki kitabın hazırlanış sürecinde çoğu yazar, eleştirmen ve şairin
kitabı “destekleme” değil de “köstekleme” yönünde girişimi oldu. Kitap
için yazı yazıp da sonradan yazısını geri çeken birileri oldu mu? Şu ünlü
“kötülük dayanışması” devam mı ediyor? EB: Kötülük her zaman olacak. Süreç içinde
karşılaştığımız olumsuzlukları anlatmanın bir yere götüreceğine
inanmıyorum bizleri. Kitabı hazırlarken olumlu-olumsuz bütün dinamikleri
göğüsledim. Umutsuzluğa kapıldığım da oldu, egosantrik davranışları
‘mürekkep yalamış’ çevrelerden görünce. Genel olarak insanlar ellerinden
geleni yaptılar, desteklediler. Örneğin, Seyhan Erözçelik, Akif Kurtuluş,
Ragıp Duran, Sinan Fişek, Mehmet Taner’e kendimi hep borçlu hissedeceğim.
Yaşananları yok saymadan, başka bir anlama yetisini göstermeye çalıştık
elimizden geldiğince. Mesela kitapta ilk defa yayımladığımız yedi mektup,
yaklaşık kırk mektup arasından seçildi. Kartpostallar da keza öyle
(İsviçre’deki zamanlarını da aydınlatıyor az çok)… Fotoğraflar, Doğan
Kemancı’nın Aydınlık gazetesinin çalışanı olduğu sıralarda Ece Ayhan ile
dostluğundan kalan fotoğraflardı. Örneğin, yayımladığımız günlükler (üç
gününü içeren) ne Tan yayınlarının (Defterler ve Yeni Defterler) baskısında ne de
YKY’nin Başıbozuk Günceler adı
altında bastığı günlükleri arasında yer alıyor. Unutulmuş, bir yerlerde
kalmış belgeler ilk kez gün ışığına çıkıyor. Ece Ayhan üzerine yazılmış
yazılarda, hazırlanmış yayınlarda yapılan hataları gösterdik,
düzelttik. ZY: Edebiyat dünyasında veya herhangi bir
platformda “Ece Ayhan” adını
andığımızda karşımızdaki kişiyi bir titreme alıyor. İnsanlar, Ece Ayhan’a
ve şiirine çeşitli klişeler ve kulaktan dolma efsaneler üzerinden
bakıyorlar. Ben her zaman “Ece Ayhan” ismine bir de “Ayhan Çağlar” olarak
bakmak ve söylencelerden sıyrılmak gerektiğine inandım. Kitabı
tamamladığında ve değişik belgelere ulaştığında Ece Ayhan’ın karakterine
ilişkin yeni bir şeyler, bir bütünlük ya da açılım oluştu mu kafanda?
EB: Daha önce de söylemeye çalıştığım gibi
çağının vicdanıysan dokuz köyden kovulman mümkün. Ece Ayhan da bunu çok
iyi biliyordu, özellikle onun mektuplarına bakınca bunu daha da iyi
görüyoruz. Kendisinin devamlı bahsettiği bir inat vardı, “haklılığın
inadı”. Ne olursa olsun aymazlıklar karşısında yola devam etti, bu çok
önemli. Kararlı olmak. Suç kime göre, neye göre suçtur, bunu sorgulamak
lazım. Ece Ayhan, suçları, suçluları, katilleri, maktulleri, öğrencileri,
azınlıkları Osmanlı’nın son döneminden başlayarak cumhuriyete geçiş ile
devam eden tarihi süreç içinde okumalarında hep aradı, didikledi. Ece
Ayhan’ın saldırılar karşısında dili daha da keskinleşmiş bu belli. Kimseye
eyvallahı olmadığı da çok açık. O yüzden yaratıcılığının üst sınırı bir
“imkansızın dili”ne dönüşmesine yol açtı. Bana göre, hastalığından ve
diğer sıkıntılarından dolayı Ece Ayhan’ın 1997’den 2002’e yani, ölümüne
kadar ki yılları kayıptır… ZY: Bence İkinci Yeni akımında da bir
ayrım yaşanıyor, fark ediliyor artık... Garip Akımı’ndan Oktay Rifat’ın
“Perçemli Sokak” adlı kitabından başlayarak İlhan Berk’in
“Mısırkalyoniğne” adlı eserine uzanan ve Ece Ayhan’ın ise tüm eserlerinde
sezilen bir ayrım, farklı ve akkor bir şey… Sence, Ece Ayhan şiirinin
ulaştığı yer, bugünkü konumu ve algılanış biçimi ne durumdadır?
Hazırladığın kitabın Ece Ayhan şiirini sezmek yönünde sıkı bir etkisi ya
da açılımı olmuş mudur? EB: Garip kuşağı cumhuriyetin yeni insanının
şiirini yansıtır. Sokak da işin içindedir artık, serbest vezin de…
Ümmetten ulusa geçen bir milletin kentli dili. Nâzım’dan sonra tarih
sıralamasına göre en sıkı ve etkiliyici dil onlara aittir. İkinci Yeni’nin
çıkışını ise, Muzaffer Erdost yönetimindeki Pazar Postası dergisi ile
müjdeleyecek olursak, İkinci Yeni şiiri 1956 sonrasında atağa geçmiş bir
şiirdir. İlhan Berk, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç
bu dergide yer alanlardır. Ece Ayhan’ın ilk kitabı olan Kınar Hanımın
Denizleri de 1959’da Muzaffer Erdost’un kurduğu Açık Oturum Yayınları’ndan
çıkmıştır zaten. İkinci Yeni akımı ilginç bir buluşmadır. Ankara’da o
dönem başka önemli bir sanat hareketi ise, Helikon Sanat derneğidir. Orada
da Bülent Arel, İlhan Usmanbaş, İlhan Mimaroğlu, Bülent Ecevit gibi
isimler vardır. Ece Ayhan bazı yazılarında bu derneğe gittiğinden
bahseder. Onun düşünsel ufkunda önemli bir yer olduğunu düşünüyorum bu
derneğin. Kitap çalışması sırasında bu derneği de araştırdım belki bir
şeyler bulabilirim diye. Ama bir iz yok. Çünkü o dernekten yaşayan kalmadı
sanırım, İlhan Usmanbaş dışında. Ankara’da bugün sadece o dernekten
ilhamla adını alan bir galeri var. Onlar da kendilerinde herhangi bir
belgenin bulunmadığını söylediler. Keşke birisi bu dernek üzerine
çalışsa… İkinci Yeni akımını, 1950 ve 1960’larda
dünyayı saran değişik düşünce akımları (Varoluşçuluk ve Marksizm), tabii
Türkiye’de çok partili hayata geçiş denemesi-yanılması, milli şef dönemi,
öğrenci hareketleri vb. dinamikler etkilemiştir. İkinci Yeni şiirine
yönelik en büyük eleştiri, Asım Besirci’den Attila İlhan’a dek bu şiirin
toplumcu gerçekci bir şiir olmadığına yöneliktir. Oysa bugün Turgut
Uyar’dan Cemal Süreya’ya, Ece Ayhan’dan İlhan Berk’e bir şiir atlası
çıkarılırsa görünen şey daha içten ve derinden bir toplumcu gerçekçilik
olacaktır. Tabii ki İkinci Yeni şiiri, ‘mavzerleri kapın gelinden
yoldaşlar’dan ziyade, ‘dokunmayın çocuklara sabah sabah ulan!’ diyecek bir
şiirdir. Ece Ayhan’ın mirasını başka şairler bugün hâlâ takip ediyor.
İzzet Yasar’dan küçük İskender’e, Enis Akın’dan Selim Temo’ya (hatta Zafer
Ekin Karabay’a) kadar birçok şair Ece Ayhan’la kan bağı
taşıyor. ZY: Kitap dağıtım ve tanıtım konularında
destek bulabiliyor mu, yayınevi ne düşünüyor, kitaba ilgi ne boyutta şu
an?
EB: Kitap 2007 ekim ayının sonunda basıldı.
Yaklaşık iki ay oldu çıkalı ama, dağıtımı ve tanıtımı konusunda zorluklar
yaşamıyor değiliz. Elbette baştan bunları göze aldık. Derdimiz Ece Ayhan’ı
sadece edebiyatseverlikten okuyacak olanları değil, tarihi
sorgulayacakları da kapsıyor. Kitap Ankara, İstanbul ve İzmir’de belli
başlı yerlere bırakıldı. Diğer illere gitmesini de çok istiyoruz ama,
maddi ve iletişim olanaklarımız buna engel. Eğer bu söyleşiyi okuyup kendi
bulundukları şehirde, üniversitede vb. yerlerde kitabı dağıtmak, yaymak
isteyen arkadaşlar olursa, onlarla iletişime geçmek isteriz. Kitap için
yayınevine “ortadunyayayincilik@gmail.com” veyahut bana
“sizomelankolye@gmail.com” adresinden
ulaşabilirler. ZY: Son olarak, şunu sormak istiyorum;
“haklılığın inadı”na devam edecek misin? Ya da toplumumuz tarihi düzünden
okuyabilecek mi? EB: Şimdilik yakın tarihte yeni bir şey yok.
Fakat çoğu kişinin aksine Cemal Süreya’nın şiirinden daha çok önemsediğim
günlüklerinden, yazılarından yola çıkan dönemin olaylarıyla
karşılaştırmalı okunan bir siyasal çalışma düşünüyorum. Yazıların denk
düştüğü toplumsal ve siyasal ivmeler neler, onları irdelemek istiyorum.
Ece Ayhan için ise, başka yayımlanmayan belgelerle birlikte ileride yeni
bir kitap gelebilir. Nacizane dileğim ise, başka arkadaşların
tekel(ci)lerin dışında bir şeyler yapabileceklerine inanmaları ve bu
çalışmayı bir nevi metodoloji olarak görmeleri. Zaten Türkiye Solu’nun
kaderi de metodolojideki eksiklikte yatmıyor mu? Son olarak söylemek
isterim ki bu kitabın en özel yanı benle aynı yaşta, 24 yaşında öldürülen
Deniz’lerin mirasına denk düşüyor, bir yaş günü hediyesi kendim için.
Zafer
Yalçınpınar: Ece Ayhan Çağlar’ın isminin ve şairliğinin üzerine gereğinden
fazla olumlu ya da olumsuz söylem yüklendiğini, böylece de okuyucunun
zihninde dağlar kadar önyargılar oluştuğunu düşünüyorum. Onun hakkındaki
kent efsanelerinin, labirentlerin ve söylencelerin tümünü bir kenara
bırakıp, Ece Ayhan’a daha sıradan bir şekilde yani “Ayhan Çağlar” olarak
bakabilmemiz sizce mümkün müdür? Erdoğan
Kul: Bu konuda size tamamen katıldığımı söylemeliyim. Ece
Ayhan’ın kendisinden, yapıp ettiklerinin şiirsel değerinden çok, kimi
indirgemeci yaklaşımlarla oluşturulmaya çalışılan tuhaf “imaj”larından,
hatta çizilmeye çalışılan karikatürlerinden hareket edilir oldu son
zamanlarda. Bu durumda, onu daha yalın ve insani bir bakış açısıyla
“yeniden” görmeye çalışmak, “mümkün” olmanın da ötesinde artık zorunlu…
Çünkü Ece Ayhan’la ilgili bir tür “niteleme/yakıştırma kirliliği”nin
oluşmaya başladığı da ortada. Dahası, ona ilişkin böylesi yaklaşımların,
olumluluk ya da olumsuzluk vurgusunu da bastıran bir “tekseslilik”te ve
içeriksizlikte boğulmakta olduğu da bir gerçek. Hatta neredeyse onun
sadece adını bilen, şiirlerini anlama, yorumlama, sorgulama yönünde ciddi
bir çabası olmayan, poetik duruşu ya da düşünsel kavrayışıyla uzaktan
yakından bir ilgisi, ilişkisi bulunamayacak kimi kesimlerin bile bu
kalıplaşmış söylemleri yineleyerek bir tür beyanatçılığa soyunduklarına
tanık olabiliyoruz. Ece Ayhan adı anıldığında, kulaktan dolma bilgilerle
ya da ezberci bir tutumla “kara şair”, “karaşın şair”, “anarşist şair”,
“lanetli şair”, “uslanmaz şair”, “sivil şair” gibi pek çok nitelemeyi bir
çırpıda sıralayıvermek çoğu kişinin kolayına geliyor; bu da bir tür
içeriksizliğe yol açıyor. Evet, tüm bunlar doğru olabilir; ama neye
karşılık düşmekte, neyi imlemektedirler? Önümüzde, bütün gizemi ve
görkemiyle, bütün bir şiir tarihimiz içinde benzerine pek az
rastlayabileceğimiz yapıtlar duruyor. Etiketlemelerle meseleyi çözmüş mü
oluyoruz? Ayrıca, böyle bir hakkımız var mı? Düşünmek gerek; gerçekten
anlamak adına mı yoksa pazarda tanımlı bir ürün haline getirmek adına mı
yapıştırılıyor etiketler? Gerçek şu ki bu niteleme ve yakıştırmalar okurun
şaire yaklaşabilmesi, onu tanıyabilmesi ve şiirlerini alımlayabilmesi
konusunda yardımcı olacakları yerde, tam tersine, belirsizleştirici ve
uzaklaştırıcı bir işlev görmekteler çoğu zaman. Adlandırıp geçmek ya da
önceki adlandırmaları yinelemekle yetinmek, sonuçta bir tür
“yabancılaşma”yı ve “yabancılaştırma”yı da beraberinde getiriyor.
Kapitalizmin yarattığı ilişki biçimleri ya da ilişkiler ağında yaşam
refleksleri “tüketim”e, “tüketme”ye koşullu bulunan günümüz bireyinin bu
bilinç durumu edebiyatta da “dosyalama, sınıflandırma, mevcut başlıklar
arasında en uygun görünenin altına hapsediverme” biçiminde iş görüyor.
Dolayısıyla, artık bir şey söylemeyen, deyiş yerindeyse “yalama” hale
gelmiş söz kalıpları burada devreye giriyor. Zaten en doğru, en yerinde
eleştiri, saptama ve önerilerin bile söylemselleştikleri, bir söyleme
içkin hale getirildikleri zaman işleri de bitirilmiş oluyor;
işlevsizleştirilmeleri, etkisizleştirilmeleri, temel bağlamından
uzaklaştırılmaları en çok bu yolla sağlanıyor. Ece Ayhan’la buluşmak
isteyen okurun, gözlere ve kulaklara set çekmekten başka bir işlevi
olmayan bu “söylem” tuzaklarına düşmemeye dikkat etmesi, en yalın, en
temel insani gerçekliklere dönüp oradan içtenlikli bir söyleşme sürecine
girmesi gerekir, diye düşünüyorum. Z.Y: İkinci yeni
şiir hareketinin kendi içerisinde ikiye ayrıldığını ve hareketin geleceğe
etkin olarak yön verebilecek bölümünün de Ece Ayhan şiirini kapsadığını,
hatta onun poetikasından başladığını, akkorlaştığını söyleyebilir miyiz?
Ece Ayhan şiirini, dil ve içerik olarak farklı kılan belirgin özellikler
nelerdir?
E.K:
İkinci Yeni’ye ilişkin ilk anda böyle bir kesinlemeye varabilmek kolay
değil. Ancak, Ece Ayhan şiirinin hem İkinci Yeni içinde hem de Türk şiir
tarihinde çok ayrıksı bir yerde durduğu yadsınamaz. Ece Ayhan, yalnızca
kullandığı dilin gramerini yapıbozuma uğratmakla kalmamış, doğrudan
“şiirin grameri”ni de yapıbozuma uğratmıştır. Rastlantısallıkla değil,
başından beri sabırla, inatla, oluşturduğu yepyeni poetikanın en yetkin
örneklerini sıkı sıkı örerek yapmıştır bunu. Öbür İkinci Yeni şairlerinden
belki temelde ayrıldığı nokta da bu. Şiirin gramerini değiştirmede Ece
Ayhan kadar bilinçli, ısrarlı, istikrarlı bir şaire daha rastlamak
neredeyse olanaksızdır. Asıl İkinci Yeni’nin kendisi olduğunu söylerken
de, kendisinin aslında İkinci Yeni’nin dışında olduğunu ima ederken de
dikkati çekmek istediği, o ayrıksı duruşu ve o çizgideki sürekliliğidir,
kanımca. O, doğrudan şiirin gramerini yapıbozuma uğratırken, aynı zamanda,
“düşünme”nin ve “düşünce”nin yerini almış olan “alışkanlık”a da büyük bir
darbe indirmeyi amaçlamış; değiştirici, dönüştürücü ve yeniden üretici
edimin kendisi açısından neliğini ve nasıllığını –hiç değilse sanat
alanında- somut örneklerle gösterebilmiştir. Şiirlerinin tematik
ağırlığını oluşturan “iktidar ve otorite karşıtlığı”, yapıya da bu biçimde
yansımış olsa gerek… Makro ve mikro iktidar biçimlerinin düşünce ve
davranışlarda olduğu kadar dil kullanma biçimlerinde de kendini nasıl
kodladığını görmeye, sorgulamaya çalışan bir şair olarak buna ilişkin
yapıbozumcu tavrını biçim-içerik ayrımı yapmadan, bir bütünlük içinde
ortaya koyması onun en göze çarpan özelliğidir. Z.Y: Ece Ayhan
hakkında çok konuşulur, fakat fazlaca yazılmaz. Siz ise 550 sayfalık bir
doktora tezini tamamladınız. Bu fikir sizde nasıl, ne zaman oluştu?
Tetikleyici bir unsur var mı? Ayrıca bu süreçte yaşadığınız akademik ve
kişisel zorlukların boyutunu da özellikle merak
etmekteyim... E.K:
Doğrusu, çalışma sürecinde karşılaştığım en büyük sıkıntı da bu oldu. Bir
bakıma, bolluk içinde yokluk… Ece Ayhan’la ilgili malzemenin niceliksel
yönüyle niteliksel yönü arasındaki karşıtlık… Söylenenler, ne yazık ki
çoğunlukla birbirinin tekrarı. Kuşkusuz Edip Cansever’den başlayarak
Mustafa Öneş, Enis Batur, Hasan Bülent Kahraman, Nedim Gürsel, Önay Sözer,
Orhan Koçak, Necmiye Alpay, Önder Otçu gibi adların çok önemli saptama ve
yorumları araştırmamda bana çok yardımcı oldu; ama onlarca yazı da sanki
bir tek yazının fotokopisi gibiydi. Hatta dikkatimi çeken anormal bir
durumu da söylemeden geçemeyeceğim: Konu Ece Ayhan olunca kendisini hiç
değilse bir yazı yazmakla yükümlü hisseden bazıları, herhangi bir
düşünceyi dillendirmek ya da iyi kötü bir yorum ortaya koymak yerine
birdenbire üslup değiştirerek bir kereliğine “Ece Ayhan’laşma”yı, Ece
Ayhan’la özdeşleşmiş kimi kavramları onun üslubuna öykünerek kurdukları
cümlelere serpiştirmekle metin oluşturmayı sanki gelenek haline getirmiş
gibiler. Şaşırtıcı! Açıkçası, bu çok rahatsız etti beni. “Bir şey
söylememe”nin meğer ne çok yolu varmış! Bu iş için çokyönlü bir zorluğu
göze almak zorundasınız yani. Ece Ayhan, şiirle ciddi biçimde ilgilenmeye
başladığımdan beri zihnimi meşgul eden bir şairdi. Çabasının ve
yapıtlarının niteliksel yönden farklılığını, önemini, değerini fark
ettikçe içimde bu konuda bir çalışma yapma isteği de kendiliğinden oluştu,
diyebilirim. Elbette düşünce ve duyarlık bakımından hissedilen
yakınlıklar, kimi yaşantısal benzerliklerin oluşturduğu öznel bağlar da
tetikleyici olmuştur; ama temelde belirleyici olan, onun “kimselere
benzemezliği”ydi. Ve de saptadığı “gaddarca bakışlar”a ilişkin
haklılığına, haklı çıkmalarına her geçen gün daha fazla tanık
olmak… Z.Y: Ece Ayhan,
denemelerinde ya da söyleşilerinde zekice, özgün kavramlar aracılığıyla
düşüncelerini ifade eder. Örneğin maruz kaldığı “kötülük dayanışması”ndan
ve buna karşılık kendisinin sergilediği “haklılığın inadı”ndan sürekli
bahseder... Ece Ayhan üzerine çalışırken önemini fark ettiğiniz ya da ufuk
açıcı olduğunu düşündüğünüz ilginç kavramlarla karşılaştınız
mı? E.K: Bir
şairin, bir yazarın, bir aydının kendi kavramlarını oluşturması, kendi
kavramları üzerinden konuşması özgüvenini gösterdiği kadar
düşüncelerindeki oturmuşluğu ve özgünlüğü de gösterir. Ece Ayhan, bu
yönüyle de edebiyat tarihimizde özel bir yere sahip… Poetikasını ve düşün
dünyasını tamamen kendi sözcükleriyle, kendi kavramlarıyla kuran, bunlarla
dışavuran kaç şair var tarihte? Sizin andıklarınıza ek olarak “kara şiir”,
“sıkı şiir”, “sivil şiir”, “atonal şair”, “iktidar şairi”, “serbest şair”,
“uçbeyi düşünür” gibi onlarca
kavramı da sayabiliriz.
Z.Y:Araştırmalarınızı
ve çalışmaları sürdürmeyi veya kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz? Nasıl
bir yol izleyeceksiniz? E.K:
Çalışmamı kitaplaştırmayı elbette düşünüyor ve istiyorum. Bir süredir,
“tez” kalıplarının biraz dışına taşıyıp yeni eklemeler ve eksiltmelerle
yeniden üzerinde çalışmaktayım. Daha sonra birkaç yayınevine sunarak
şansımı denerim herhalde. Z.Y: Son olarak,
size Ece Ayhan’ın dizelerinden birini alıntılayarak soruyorum; “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl
kurulur?” E.K: Ne
diyelim? “İnsan” olduğumuzu anımsayarak, “insan”ı ve “insan olma”yı
önceleyerek ilk adım atılabilir, belki… Şairin dediği gibi “insanlık henüz
başlamadı” ise, toplumun, bari “kendisini başlatan”ları
içselleştirebilmesi gerekiyor bir de.
Deniz Fidan ile… KÖMÜRÜN ELMASA DÖNÜŞMESİ
ÜZERİNE… (1 Mart 2010) Deniz Fidan: Ahmet
Orhan, Poelitika'daki yazısında, Ece Ayhan’ın ‘Çok Eski Adıyladır’ kitabında
"iktidarın olmadığı bir yeryüzü imgesi barındırmadığını" söylüyor. Oysa,
en belirgin olarak "Devlet ve Tabiat"ta, iktidar kavramına olan dışlayıcı
bakışı fark edebiliyoruz. Sizce, eğer varsa, bu değişimin sebebini Ece
Ayhan’ın şiir ve sanat çevresiyle yaşadığı olumsuzluklara mı bağlamamız
gerekir? Zafer Yalçınpınar: Soruyu “Ece Ayhan’ın iktidar karşıtlığı nasıldır?” şeklinde ele almak gerek. Şimdi, her şeyden önce, Ece Ayhan’ın mülkiye mezunu olduğunu unutmayalım. Yani istesek de istemesek de bir “devlet adamı” eğitimi almış. İktidar ve devlet yapısını, rol modellerini, devlet retoriğini, sınıfsal yapıyı ve diğer bileşkeleri, enstrümanları filan biliyor. Hatta sınıf arkadaşlarından daha iyi biliyor. Çünkü onlardan daha meraklı; sezgileri ve hakikat ile haklılık yolundaki inadı daha kuvvetli… Eğitiminin ardından pratiğe ya da uygulamaya geçecek imkâna da ulaşıyor. Yani bir mülki amir -kaymakam- olarak altı sene kadar görev yapıyor. Tüm bu yaşantılar “devlet ve iktidar” denen şeyi hem kuramsal hem de uygulamalı olarak çok iyi tanımasını sağlıyor. Belki de “iktidar”a maruz kalmaktan ya da “iktidar” uygulamaktan tiksiniyor. Bu tanıma süreci, Ece Ayhan’ı diğer her şeyden çok daha fazla olarak bir “iktidar karşıtı” yapmış olabilir. Sonuçta, sıradan ya da alışılmış bir iktidar karşıtı, aslında, neye karşı olduğunu yani “iktidar” denen şeyi Ece Ayhan’dan daha iyi bilemez. Koşutlamayı genişletirsek, o senin bahsettiğin şiir ve sanat çevresi filan da daha iyi bilemez. Birkaç kişiyi saymazsak, o şiir ve sanat çevresi gerçekte Ece Ayhan’ın dostu değil. Sadece Ece Ayhan’a hayran olmuşlar, ondan etkilenmişler filan… Bunları bir kenara bırakırsak Ece Ayhan, “topluluk” denen şeyin topluma dönüşmesini çok istiyor. Asıl amacı ve beklentisi budur. Ama gün geçtikçe özde bunun gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini görüyor. Gün geçtikçe toplum refleksleri göstermeyen, hatta mevcut özelliklerini de kaybeden bir toplulukla karşı karşıya kaldığına inanıyor. Öyle de… Ece Ayhan’ın düşündüğü, kafasında kurduğu “insanlık” ve “insan olmak” başka türlü… Kısacası, hayal kırıklığına uğruyor Ece Ayhan… Bu topluluğun sahiciliğe ulaşamayacağını, “insanlığa” ulaşamayacağını düşünüyor. Karamsarlaşıyor… Zamanla, karamsarlık alaya dönüşüyor. Ardından da çok büyük bir tarihsel hesaplaşmaya ve haklılığın inadına dönüşüyor. Durum bundan ibaret aslında… Sonuçta, Çok Eski Adıyladır’da Ece Ayhan’ın bir düşünsel değişikliğe uğradığını sanmıyorum. Ama derinleşmiştir Ece ve bence Çok Eski Adıyladır adlı kitabında E.M. Cioran’ın şu sözlerinin tarihçesini yazıyor gibidir; “Hükmetmek bir zevk ve bir zaaftır. Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.”
Z.Y.: Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk, onun inadına inat katmıştır. Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına uğratacağına, kendisinden uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın kendisiyle yanmasına neden olmuştur… Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden, özünden, doğrularından, şüphelerinden, kök nedenler arayışından, bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam arayışından kısacası sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve sürekli olarak boyayı kazımaya çalışmıştır. Kapkara bir boyayla uğraşmış ve boyayı her kazıdığında daha da kara ve daha da zorlu bir boyayla karşılaşmıştır. Uğraştığı “kara” Ece’nin eline gözüne bulaşmıştır hep… Ama boyayı kazımaya devam etmiştir. Bu durum bir “karşıtlık” –kontrast- yaratıyor. Ve karşıtlık her zaman parlar. Örtüleri sevmez Ece Ayhan… Ece Ayhan’ın hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin eczası ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve araştırmakla geçmiştir. Bu büyük deneyin belli aşamalarında başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Akkorluk, işte, Ece Ayhan’ın kömürden dönüştürmeye çalıştığı o elmasın akkorluğudur. Kazıdığı boyalardır. D.F.: Kitaplarınızda şairden "Ayhan Çağlar" diye bahsediyorsunuz, bunun sebebi nedir? Z.Y.: Öncelikle, Ece Ayhan, 1950-55 döneminde dergilerde yayımladığı ve yayımlayamadığı şiirleri “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış. O şiirlerin çoğu şu an baskısı bulunan “Bütün Yort Savular” adlı toplu şiirler kitabında yer almıyor. Örneğin, “Selanik”, İnfanta”, “İnsanların Kötüsü”, “Boşluktaki Aptal”, “Takma Göz” adlı şiirler bu kitapta yok. Ve bu şiirler o tarihte yani Ece Ayhan’ın hayatının ve şiirinin başında, onun dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili çok önemli ipuçları taşıyorlar. Ece Ayhan şiirinin ipuçları orada… Bir de “Ece Ayhan” ismi gereğinden fazla kent efsanesi ile ilişkilendirildi. Bundan sıyrılmanın yolu da ona sivil bir “Ayhan Çağlar” olarak bakmak, öyle araştırmak… Anlayan anlamıştır bu söylediğimi…
Z.Y.: Bu konuda bütünsel bir sonuca varamadım. Daha doğrusu vardığım noktayı belgelendiremedim henüz… Ece Ayhan kendisine “komplo” kurulduğunu söylüyor. Erdoğan Alkan’ın açıklamalarından bu sonuç çıkıyor… Bir de o dönemde, yani 68-69’da, Ece Ayhan’ın görev yaptığı bölgede halkevi müdürü olarak çalışan biri var; Abdürrahim Sercan. Onun bu konuda anlattıkları da çok ilginç… Sercan, görevli olduğu bölgede, Kaymakam Ece Ayhan’ın bir tarikatın üzerine çok gittiğini, tarikata çok sert yüklendiğini ve bu yüzden de Ece’nin bir “komplo”yla alaşağı edildiğini iddia ediyor. Hatta o tarihlerde yerel gazetelerden birinde bu durumun haber olarak yayımlandığını da söylüyor. Ama henüz gazeteye ulaşamadık. Bir ulaşsak… Ama sonuçta, sanıyorum, Ece Ayhan da devlet memurluğundan filan sıkılmıştı. Asıl neden bu galiba…
Z.Y.: Olumsuz tarafından bakarsak, Ece Ayhan gibi olmak isteyen ve şiir dilini körü körüne kırmaya çalışan bir sürü “ıskarta” ve “kopya” zevat doldu etrafa… Oysa ki Ece Ayhan şiir dilini körü körüne kırmamıştır ve onun şiirde yaptığı değişim “keyfi” değildir. Ece Ayhan’da farklı birikimler ve karşıtlıklar var, zaten önceki sorularında bunları anlatmaya çalıştım. Herneyse… Bahsettiğim bu kötü kopyalar ve ıskartalar ikide bir ağızlarına “Ece Ayhan” ismini doluyorlar… Bu durum Ece Ayhan’ın isminde ve şiirinde deformasyon yaratıyor. Bazı yeniyetmeler bu mutat zevatlara inanıyor filan… Yani olmadık şeylerle ve yapay bağlamlarla Ece Ayhan’ın ilişkilendirilmesi gibi büyük bir dezenformasyon tehlikesi, numarası var ortada… O yüzden bu ıskarta zevatlardan ve kifayetsiz muhterislerden tiksiniyorum. Artık, geleceğin şiirinin, yani yeni, farklı, sıkı ve sivil şiirin bütünüyle ikinci yeni akımının devamı olarak vücut bulacağını da düşünmüyorum. İkinci Yeni’den sadece İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın şiirinin geleceğe uzandığını, uzanacağını sanıyorum. Yani kısacası, bana sorarsanız, Ece Ayhan, Türkçe şiire evrensel bir gelecek ve tarihsel bir sahicilik sağlamıştır, diyebiliriz. Bir de tabii o kazınmış boyaları ve kömürün elmasa dönüşmesi eğretilemesini de aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor… |
|
|
|
Ece Ayhan hakkında yayımlanan bir kupür: ![]() * |
|
"Bakışsız Bir Kedi Kara" kaybediyor: ![]() |
Bakışsız Bir
Kedi Kara - ANASAYFA
Zafer
Yalçınpınar - ANASAYFA