Özgeçmiş Otoportresi

                                                                                                                      .

      

      Ben ne zaman doğdum? Yanılmıyorsam, İsa dan sonra 1979 yılında doğmuşum. Bir 26 Temmuz günüymüş. Dünya gezegeni her zaman yaptığı gibi güneşin etrafında dönüyormuş; tahmin edeceğiniz gibi güneş sisteminde bir terslik yokmuş (hey maşallah!), her şey düzgün çalışıyormuş. Ailemden duyduğum kadarıyla doğduğum yıl zor ve acı dolu günlerin başlangıcıymış. Herkes bir şeylerden korkuyormuş ve zaman geçmek bilmezmiş o günlerde. Güneş insanların içini ısıtmakta zorlanırken, gözyaşlarıyla birlikte kanarmış yaralar.

    Sonrasını biliyorsunuz. Oradan oraya koşturan hiperaktif, hacıyatmaz bir çocuk... Evin karşısındaki çıkmaz sokakta misket oynamak, dut ağaçlarına tırmanmak, incir savaşları yapmak, başkalarının bahçelerine dalmak... Her gün yeni şeyler öğrenen sıradan bir çocuk. Hayat Bilgisi, Türkçe, Matematik falan...

     Lisede olanlar oluyor ve kızların ilgisini çekmek amacıyla gitar çalmaya başlıyorum. Kızların ilgisini çekeceğime sanatla baş başa kalıyoruz. Başlıyorum düşünmeye, okumaya, yazmaya, fotoğraf çekmeye, imgelem dünyasının sonsuzluğunun içinde kaybolmaya... Sanat denen “şey” bana yardım ediyor, ben de ona yardım ediyorum. Geçinip gidiyoruz işte.

     Bildiğiniz gibi akrep ve yelkovan affetmez, zaman geçiyor, günler birbiriyle yarışırken -nasıl olduysa- üniversiteyi kazanıyorum. ÖSYM den gelen hayat belirleyici kağıdın üzerinde Marmara Üniversitesi Ekonometri Bölümü yazıyor. “Nedir bu Ekonometri?” diyorum kendi kendime. Bu sorunun cevabını ve regresyon analizinin inceliklerini öğrenmek beş senemi alıyor. Pes etmiyorum; Sermaye Piyasası ve Borsa'nın ne demek olduğunu anlamak için de hiç yoktan iki senemi harcıyorum ve  "MA" programını bitiriyorum. Bu arada iki öykü kitabım yayımlanıyor. “Karşı”da duygusal izlenimlerimi, “Korkak Düşler”de ise tüm garipliklerimi  edebiyat dünyasına sunuyorum. Ama nafile...

      Neyse...  

    Med-cezir sahilindeki uzun yürüyüşün sonunda Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi ile karşılaşıyorum. 2002-2004 yılları arasında,  en sıkı dostlarımla omuz omuza vererek  “Kuzey Yıldızı”  düşünü paylaşıyoruz. Sonunda hepimiz birer “düş yorgunu” olup çıksak bile Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’nin yayımlanan 10 sayısının her birinden onur duyuyorum. Ardından, bir sene kadar dinleniyoruz; dertlerimizi Marko Paşa'ya anlatıyoruz, sırlarımızı kör kuyulara  fısıldıyoruz. Ama olmuyor, "eksiliyoruz", dayanamıyoruz ve  2005 yılının 12 Ocak gecesi  yeterince sustuğumuzu düşünerek Vedat Kamer ile birlikte Kuzey Yıldızı'nın 11. sayısını çıkarmaya karar veriyoruz. Böylece, eski bir düşü kerteriz  alarak yürümeye  devam ediyoruz. Dergi çıkarmamak bir türlü aklımıza yatmıyor.(Hacıyı yatıramıyoruz.) "Başıbozuk" olarak kendi yolumuzu alıp götürüyoruz, götürürüz de. (Şimdi, bu yolda, Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi 13. sayısına ulaştı.) 

Bu arada vakit geliyor; 2006 yılının ilk beş ayında "askerlik vartası"nı atlatmakla uğraşıyorum. Sonunda bitiyor, bütün bütün rahatlıyoruz. İstanbul'a -şu cehennem bahçesine- geri döndüğümde, birden, "Siya" adlı yeni öykü kitabımı toparlamaya başlıyorum. Sıkı bir çalışmanın  ardından Ağustos 2006'ya geldiğimizde "Siya" yayımlanıyor. 

2006'nın sonlarına doğru, sıkılganlığım beni deneysel uğraşılara ya da "debelenme"lere yöneltiyor. Deneysel işlerde bir canlılık seziyorum ve bu çeşit uğraşıların bir "LİVAR"a benzediğini düşünüyorum. Böylece,  Serkan Işın'ın öncülüğünde oluşan "Zinhar Görsel Şiir Şebekesi"nde 80'e yakın görsel işimle birlikte  "Vatoz'un Salınımları" ve "Masanın Ayakları" adlı poetik bildirilerim yayımlanıyor.  Sonra, bu işleri (debelenmeyi) "
ŞİİŞ" adı altında bir e-kitap'ta toparlıyorum.

Deneyimlerimin ve uğraşılarımın sonucunda takdir elde edeceğime tutucu bir kesimden ve "gölbaşı şairleri"nden gelen eleştirilerle yüzleşiyorum. Ardından, ne yazıktır ki,  kötü eleştirileri savuşturmakla, "edebiyat kâhyaları"nı ya da "retorik arsızları"nı kerhen ifşa etmekle -hiç yoktan- vakit öldürüp kendimi yıpratıyorum. Dayanamıyorum, -tüm  olan biten yetmezmiş gibi burnumun dikine giderek-  "Puşt Ahali" adlı sıkı ve açık edebiyat platformunu oluşturuyorum.

Ve 2007'nin Şubat'ına geldiğimizde "Livar"  yayımlanıyor. Sâkinleşiyorum: Kıyıda, ayak parmaklarıma kadar uzanan simsiyah gece denizinin eşliğinde dolaşırken, "Livar" adlı ilk şiir kitabım üzerine düşünüp düşünüp şiirlerimin  ikinci sorgulamasını yapıyorum. Bu yürüyüşlerin sonunda bir "şair" değil de bir "şiir yazarı" olduğumu -hiç yoktan-  fark ediyorum/anlıyorum.

2007 Kasım'ına -şaşılır bir şekilde canlı olarak/kalarak- ulaştığımızda  Eren Barış'ın hazırladığı "Ece Ayhan, Poelitika" adlı kitap yayımlanıyor ve  "Biz bir şairi şiir yazsın için ölümle korkuturuz dom!" başlıklı yazımla bu kitapta  yer almaktan sonsuz gurur duyuyorum:
"Esas duruşun mülkiyete temel olmasını" ve buna karşın kendi duruşumuzdaki "tarihi düzünden okuma" alışkanlığımızı "haklılığın inadı" eşliğinde  bir kez daha vurguluyoruz. 

Sonra, zaman geçiyor;

Puşt Ahali Edebiyat Platformu'nun 300 katılımcıya ulaşmasıyla birlikte -anında- P.A.T!(Puşt Ahali Tarifesi) adını verdiğim sıkı edebiyat dergisini internet üzerinden yayımlamaya başlıyorum:
Puşt Ahali Tarifesi'nde,  çeşitli edebiyat kabzımallarının arşivimde yer alan "cemaziyelevvel"lerini ifşa etmenin yanısıra sıkı şiirler ve yapıtlar yayımlıyorum. Ben vurdukça onlar küplere biniyorlar, ben onları tokatladıkça adım, sanım duyuluyor, yankılanıyor, hiç yoktan, yani hiç gereği yokken...
(Bugün, Puşt Ahali Edebiyat Platformu 'nun katılımcı sayısı 500'ün üzerindedir.)

2007 senesinin sonunda "Çekirdek Sanat" taifesi yayın hayatına başlıyor; 2004 yılında tamamladığım "Kelimenin Yüzü" adlı e-kitabım Cavit Mukaddes'in de çabalarıyla -kanlı ve canlı olarak- kitaplaşıyor. 10. İstanbul Bienali ve küratörlük mekanizmasına karşı yazdığım "İyimserlik Kurbanlığı" adlı yazı da "Bir Bienal, Bir Bilanço" adlı muhalif kitapta yer buluyor. 
Vurmaya devam ediyoruz...

Edebiyat ve sanat kâhyalığına (kabzımallığına), yapay saygınlık odaklarına  (jürilere, ödüllere,  etkinliklere, dirsek temaslarına ve antolojilere)   karşı duruşum başta "Ali Enver Ercan ve  halay takımı" olmak üzere bazı "kifayetsiz muhterisleri" çok rahatsız ediyor, bana karşı   türlü türlü  "kötülük dayanışmaları"  kuruluyor; 
2008 yılının  Mart ayına geldiğimizde  Türkiye Yazarlar Sendikası üyeliğim Ali Enver Ercan'ın özel çabaları sonucu "askı"ya alınıyor.

Fakat tüm bu olan biteni umursamıyorum;  çünkü "haklılığın inadı" diye bir şey vardır ve ben kendi yolumu alıp, tutup götürmekte yani "ölene kadar yazmak" konusunda kararlıyım.

İşte böyle, şöyle, şu, bu vs...

Kısacası, "yaşamak" beni tutup buralara kadar getiriyor, kendime buralardan bakıyorum; yazdıklarımdan...

Şu/gündelik/ cehennem/ bahçesinden...

      Hamiş:

      Yazdıklarım  No Edebiyat, Heves,  Son Kişot, Monokl, Borges Defteri, Budala, Yaratı(m), Düşe-Yazma, Göğe Bakma Durağı, Sanat Cephesi, Kavram Kargaşa, E, Öteki-Siz,  Wesvese, İmlâsız, Üç Nokta, Şiir Ülkesi,  Kül Öykü, Karalama, Can Sıkıntısı Fanzin, Malone Fanzin, Kuzey Yıldızı, Mor Taka, Zinhar (Poetik Hars), Bireylikler, Cumartesi, Berfin Bahar,  Karga Mecmua,  gaSte adlı dergilerde ve Birgün Gazetesi' nde yayımlandı.  
Fenerbahçe Spor Kulübü'nün 15037 numaralı üyesi olma şerefine ulaşmış durumdayım. Ayrıca, Tübitak’a bağlı bir enstitüde "uzman araştırıcı" olarak çalışıyorum. Ama bunlar pek önemli şeyler değil... Gerçekten...

 

 

     


"Çoktur benim yüzüm" ya da "Yoktur benim yüzüm"


   

Ana Sayfa

İLETİŞİM İÇİN:
MSN:  zaferyal@hotmail.com
E MAİL: zaferyal@gmail.com
                                                                                                 
   Bu sayfa Zafer Yalçınpınar     tarafından 30 Ekim 1999 tarihinde hazırlanmıştır.Tüm yazıların ve fotoğrafların yayın hakkı Zafer Yalçınpınar'a aittir. Yazılar ile görsel öğeler, T.C. Telif Yasaları tarafından korunmaktadır. Yazılı izin alınmadan kopyalanması veya kullanılması hukuki sorumluluk doğurur.
Bu sayfa en iyi 600 X 800 çözünürlüğünde görünür 




?>