dilin kemiği yoktur

(söyleşiler)

*


Deniz Fidan ile
  Kömürün Elmasa Dönüşmesi Üzerine...

(1 Mart 2010)


Deniz Fidan:
Ahmet Orhan, Poelitika'daki yazısında, Ece Ayhan’ın  ‘Çok Eski Adıyladır’ kitabında "iktidarın olmadığı bir yeryüzü imgesi barındırmadığını" söylüyor. Oysa, en belirgin olarak "Devlet ve Tabiat"ta, iktidar kavramına olan dışlayıcı bakışı fark edebiliyoruz. Sizce, eğer varsa, bu değişimin sebebini Ece Ayhan’ın şiir ve sanat çevresiyle yaşadığı olumsuzluklara mı bağlamamız gerekir?

 

Zafer Yalçınpınar: Soruyu “Ece Ayhan’ın iktidar karşıtlığı nasıldır?” şeklinde ele almak gerek. Şimdi, her şeyden önce, Ece Ayhan’ın mülkiye mezunu olduğunu unutmayalım. Yani istesek de istemesek de bir “devlet adamı” eğitimi almış. İktidar ve devlet yapısını, rol modellerini, devlet retoriğini, sınıfsal yapıyı ve diğer bileşkeleri, enstrümanları filan biliyor. Hatta sınıf arkadaşlarından daha iyi biliyor. Çünkü onlardan daha meraklı; sezgileri ve hakikat ile haklılık yolundaki inadı daha kuvvetli… Eğitiminin ardından pratiğe ya da uygulamaya geçecek imkâna da ulaşıyor. Yani bir mülki amir -kaymakam- olarak altı sene kadar görev yapıyor.  Tüm bu yaşantılar “devlet ve iktidar” denen şeyi hem kuramsal hem de uygulamalı olarak çok iyi tanımasını sağlıyor. Belki de “iktidar”a maruz kalmaktan ya da “iktidar” uygulamaktan tiksiniyor. Bu tanıma süreci, Ece Ayhan’ı diğer her şeyden çok daha fazla olarak bir “iktidar karşıtı” yapmış olabilir. Sonuçta, sıradan ya da alışılmış bir iktidar karşıtı, aslında, neye karşı olduğunu yani “iktidar” denen şeyi Ece Ayhan’dan daha iyi bilemez. Koşutlamayı genişletirsek, o senin bahsettiğin şiir ve sanat çevresi filan da daha iyi bilemez. Birkaç kişiyi saymazsak, o şiir ve sanat çevresi gerçekte Ece Ayhan’ın dostu değil. Sadece Ece Ayhan’a hayran olmuşlar, ondan etkilenmişler filan… Bunları bir kenara bırakırsak Ece Ayhan, “topluluk” denen şeyin topluma dönüşmesini çok istiyor. Asıl amacı ve beklentisi budur. Ama gün geçtikçe özde bunun gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini görüyor. Gün geçtikçe toplum refleksleri göstermeyen, hatta mevcut özelliklerini de kaybeden bir toplulukla karşı karşıya kaldığına inanıyor. Öyle de… Ece Ayhan’ın düşündüğü, kafasında kurduğu “insanlık” ve “insan olmak” başka türlü… Kısacası, hayal kırıklığına uğruyor Ece Ayhan… Bu topluluğun sahiciliğe ulaşamayacağını, “insanlığa” ulaşamayacağını düşünüyor. Karamsarlaşıyor… Zamanla, karamsarlık alaya dönüşüyor. Ardından da çok büyük bir tarihsel hesaplaşmaya ve haklılığın inadına dönüşüyor. Durum bundan ibaret aslında… Sonuçta, Çok Eski Adıyladır’da Ece Ayhan’ın bir düşünsel değişikliğe uğradığını sanmıyorum. Ama derinleşmiştir Ece ve bence Çok Eski Adıyladır adlı kitabında E.M. Cioran’ın şu sözlerinin tarihçesini yazıyor gibidir; “Hükmetmek bir zevk ve bir zaaftır. Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.”


D.F.: Ece Ayhan'ın "akkor"luğunun üstünde önemle duruyorsunuz. Ayhan akkorluğunu nasıl ifade etti?

 

Z.Y.: Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk,  onun inadına inat katmıştır. Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına uğratacağına, kendisinden uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın kendisiyle yanmasına neden olmuştur… Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden, özünden,  doğrularından, şüphelerinden, kök nedenler arayışından, bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam arayışından kısacası sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve sürekli olarak boyayı kazımaya çalışmıştır. Kapkara bir boyayla uğraşmış ve boyayı her kazıdığında daha da kara ve daha da zorlu bir boyayla karşılaşmıştır. Uğraştığı “kara” Ece’nin eline gözüne bulaşmıştır hep… Ama boyayı kazımaya devam etmiştir. Bu durum bir “karşıtlık” –kontrast- yaratıyor. Ve karşıtlık her zaman parlar. Örtüleri sevmez Ece Ayhan… Ece Ayhan’ın hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin eczası ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve araştırmakla geçmiştir. Bu büyük deneyin belli aşamalarında başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Akkorluk, işte, Ece Ayhan’ın kömürden  dönüştürmeye çalıştığı o elmasın akkorluğudur.  Kazıdığı boyalardır.

 

 

D.F.: Kitaplarınızda şairden "Ayhan Çağlar" diye bahsediyorsunuz, bunun sebebi nedir?

 

Z.Y.: Öncelikle, Ece Ayhan, 1950-55 döneminde dergilerde yayımladığı ve yayımlayamadığı şiirleri “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış. O şiirlerin çoğu şu an baskısı bulunan “Bütün Yort Savular” adlı toplu şiirler kitabında yer almıyor. Örneğin,  “Selanik”, İnfanta”, “İnsanların Kötüsü”, “Boşluktaki Aptal”, “Takma Göz” adlı şiirler bu kitapta yok. Ve bu şiirler o  tarihte yani Ece Ayhan’ın hayatının ve şiirinin başında, onun  dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili çok önemli ipuçları taşıyorlar. Ece Ayhan şiirinin ipuçları orada… Bir de “Ece Ayhan” ismi gereğinden fazla kent efsanesi ile ilişkilendirildi. Bundan sıyrılmanın yolu da ona sivil bir “Ayhan Çağlar” olarak bakmak, öyle araştırmak… Anlayan anlamıştır bu söylediğimi… 


D.F.: Ece Ayhan'ın devlet memurluğundan ayrılma sebebine ilişkin bulanıklık hala sürüyor. Bugün, araştırmalarınızdan elde ettiğiniz sonuç nedir?

 

Z.Y.: Bu konuda bütünsel bir sonuca varamadım. Daha doğrusu vardığım noktayı belgelendiremedim henüz… Ece Ayhan kendisine “komplo” kurulduğunu söylüyor. Erdoğan Alkan’ın açıklamalarından bu sonuç çıkıyor… Bir de o dönemde, yani 68-69’da, Ece Ayhan’ın görev yaptığı bölgede halkevi müdürü olarak çalışan biri var; Abdürrahim Sercan. Onun bu konuda anlattıkları da çok ilginç… Sercan, görevli olduğu bölgede, Kaymakam Ece Ayhan’ın  bir tarikatın üzerine çok gittiğini, tarikata çok sert yüklendiğini ve bu yüzden de Ece’nin bir “komplo”yla alaşağı edildiğini iddia ediyor. Hatta o tarihlerde yerel gazetelerden birinde bu durumun haber olarak yayımlandığını da söylüyor. Ama henüz gazeteye ulaşamadık. Bir ulaşsak…

Ama sonuçta, sanıyorum, Ece Ayhan da devlet memurluğundan filan sıkılmıştı. Asıl neden bu galiba…   


D.F.: Günümüz Türkçe şiirinin içinde yer alan bir şair olarak, Ece Ayhan'ın, güncel Türkçe şiire olan etkisini nasıl görüyorsunuz?

 

Z.Y.: Olumsuz tarafından bakarsak, Ece Ayhan gibi olmak isteyen ve şiir dilini körü körüne kırmaya çalışan bir sürü “ıskarta” ve “kopya” zevat doldu etrafa… Oysa ki Ece Ayhan şiir dilini körü körüne kırmamıştır ve onun şiirde yaptığı değişim “keyfi” değildir. Ece Ayhan’da farklı birikimler ve karşıtlıklar var, zaten önceki sorularında bunları anlatmaya çalıştım. Herneyse… Bahsettiğim bu kötü kopyalar ve ıskartalar ikide bir ağızlarına “Ece Ayhan” ismini doluyorlar… Bu durum Ece Ayhan’ın isminde ve şiirinde deformasyon yaratıyor. Bazı yeniyetmeler bu mutat zevatlara inanıyor filan… Yani olmadık şeylerle ve yapay bağlamlarla Ece Ayhan’ın ilişkilendirilmesi gibi büyük bir dezenformasyon tehlikesi, numarası var ortada… O yüzden bu ıskarta zevatlardan ve kifayetsiz muhterislerden tiksiniyorum.

Artık, geleceğin şiirinin, yani yeni, farklı, sıkı ve sivil şiirin bütünüyle ikinci yeni akımının devamı olarak vücut bulacağını da düşünmüyorum. İkinci Yeni’den sadece İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın şiirinin geleceğe uzandığını, uzanacağını sanıyorum. Yani kısacası, bana sorarsanız, Ece Ayhan, Türkçe şiire evrensel bir gelecek ve tarihsel bir sahicilik sağlamıştır, diyebiliriz. Bir de tabii o kazınmış boyaları ve kömürün elmasa dönüşmesi eğretilemesini de aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor…

 



 




Senem Korkmaz ile
  Puşt Ahali Edebiyat Platformu'nun Kapanışı'na dair..

(10 Ekim 2009)

Senem Korkmaz: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu ne zaman ve hangi amaçla hayata geçirdin?

Zafer Yalçınpınar: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu 2007’nin ilk aylarında kurdum. 2007’nin başına kadar birçok şiir ve edebiyat e-posta grubuna üyeydim. Bu e-posta gruplarında tartışılan başlıkların “paylaşım” odaklı olmadığını ve edebiyatın, şiirin içtenliğine ya da sahiciliğine uymadığını farkettim. Başka şeyler dönüyordu oralarda... Garip bir dirsek teması vardı ve bu dirsek teması küçük ölçekliyse bir “tarikat”, büyük ölçekliyse de bir “cemaat” oluşturmuştu. Bu grupların hepsinde de irtica faaliyetleri ya da unsurları vardı ve iğrenç bir “retorik arsızlığı” göze çarpıyordu. Akım derken bokum demekteydiler... Sıkı yazılar, şiirler, eleştiriler ve “hakikat” bu gruplarda paylaşılmıyordu. 2004-2007 döneminde basılı dergilere baktığımızda da durum aynıydı. Bir halay takımı, bir mutat zevat ordusu, kısacası bir “muhteris tipolojisi” statüko için elinden geleni ardına koymaz hale gelmişti. Müthiş çelişkiler ve irtica eylemleri söz konusuydu. Antoloji oyunları, sinsi manevralar, ödülcülük, jüricilik, ahbap çavuşluk, liyakatsizlik, temelsiz ya da gerekçesiz yazılar, biad yaklaşımları, yapay bağlamlar, yersiz ithaflar, binlerce yavşaklık, binlerce çelişki, binlerce döneklik... Baktım ki dergilerde de her şey bir “statüko üleştirisi” haline dönmüş ve neredeyse herkes bu “üleştiri mekanizması” etrafında çeteleşmiş... Yani sıkı şiir, sivil şiir, sahici şiir “mecra bulamaz” ya da “vücut bulamaz” hale gelmişti. Her yerde bir “sessizlik suikasti” oluşmuştu ve edebiyat kâhyaları tarafından uygulanan müthiş bir manipülasyon, kurulan bir menfaat şebekesi vardı. Günde üç dört kez “Puşt Ahali!” diyordum tüm bu cürufa... Sonra, bu durumu kendi kendime fısıldamayı bıraktım ve sözkonusu eğretiliklere karşı bir alternatif olsun diye “Puşt Ahali Edebiyat Platformu”nu kurdum. Çünkü “ben sustukça, sıra bana gelecek”ti. Susmamak gerekiyordu. Susa susa haysiyetini kaybeder insan... Başımıza ne geldiyse “susmak” yüzünden gelmiştir. “Sıkı şiir, sivil şiir, sahici yaratılar, araştırmalar, duyurular bu e-posta grubunda paylaşılsın ve edebiyat kâhyaları ya da sanat kabzımalları olmasın!” diye düşündüm. Edebiyat konusunda kimse kimseye “sessizlik suikasti” yapmasın, kimse kimseye susmasın, kimse kimsenin kâhyası ya da kabzımalı olmasın diye düşündüm. Kısacası, Puşt Ahali Edebiyat Platformu, “Ahali puşt olmasın!” demek için varolan bir paylaşım ve tartışma platformuydu. Platform,  mevcut garabet ortamını işaret etmek ve bazı taşları yerinden oynatmak için kuruldu. Büyük ölçüde başarılı oldu da... Kapandığında 2150 konu başlığında 4500’e yakın mesajdan oluşan bir tartışma ve paylaşım arşivi vardı.


S.K.: Puşt Ahali Tarifesi, yani e-dergi fikri nasıl ortaya çıktı? Derginin misyonu neydi?

Z.Y.: Platformun katılımcılarının sayısı ve bendeki edebiyat-sanat efemeraları çok artmıştı. Bunları e-posta yoluyla iletişim kurarak paylaşmak çok zor oluyordu. Arada zayiatlar da gerçekleşiyordu. İstediğim dozda ya da ayarda bir kapsam ve tasarım da e-posta sistematiğiyle oluşmuyordu. Birkaç arkadaşın önerisiyle ve desteğiyle P.A.T!’ı çıkarmaya başladım. E-dergi’nin işlevi ve görevi de platformla aynıydı. Aradaki tek fark, e-derginin önemli yaratıları ve efemeraları daha derli toplu olarak içermesidir. Şunu da söyleyeyim, başlangıçta bana destek olacağını söyleyenler, sonradan yeterince destek olmadılar. Fakat, gene de, “Puşt Ahali Tarifesi” zaman ve mekân içerisinde yayımlanmış en sıkı ve sivil oluşumlardan, dergilerden biriydi. Ortalama 1000 kadar da sürekli okuyucusu ya da takipçisi vardı. Ayrıca, not olarak söyleyeyim, derginin yayımlanmış tüm sayıları şu adresten indirilebilir: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/pat.rar    

S. K.: Puşt Ahali neden kapandı? Seni  buna iten durumları ve nedenleri açıklar mısın?

Z. Y.: Birçok kişisel gerekçem var... Şunu bil ki bu kişisel gerekçelerin hiçbiri de “keyfi” değil. Şimdi burada oturup, yaşama alanıma dair gerekçeleri, sıkıntıları ya da e-posta sistematiğinin teknik eksikliklerini ya da ne bileyim, işyerimdeki geçici sıkıntıların özel ayrıntılarını filan anlatmak istemiyorum. Bunları bir kenara bırakalım... Temel gerekçe şu: “Kişileri sırtıyla, yani sırt çevirişiyle tanımaktan sıkıldım! Buna zamanım yok artık!”

S. K.: Biraz önce senin de söylediğin gibi, Puşt Ahali Edebiyat Platformu kapandığında oldukça geniş bir arşive ulaşmış durumdaydı. Bu arşiv şüphesiz ki son derece değerli ve arşivin titizlikle korunması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca platformun takipçileri arşive ulaşmak isteyebilirler? Bu mümkün olabilecek mi? Bunun için herhangi bir şey düşündün mü?

Z. Y.: Arşiv bende… Fakat takipçiler için özel bir şey düşünmedim… Bu konuda suçluyum. Ama Evvel Fanzin’in ve P.A.T!’ın sayfaları arasında da birçok önemli şey “künk” gibi duruyor hâlâ… İsteyenler bunlara doğrudan ulaşabilir. Bunların dışındaki bir şeyleri merak edenler, kurcalamak ve bilmek isteyenler varsa bana e-posta ile sorabilirler…   

S. K.: Platform oldukça geniş bir kitle tarafından takip ediliyordu. Grubun ve e-derginin kapanmasına çok üzülenler olduğu kadar çok sevinenler de olduğuna eminim. Bu minvalde grubun kapanmasının belli  bir kitle tarafından “Yalçınpınar pes etti, yenildi.” şeklinde değerlendirileceği çok açık. Bununla ilgili ne düşünüyorsun?

Z. Y.: Yenildiğim filan yok... Puşt Ahali Edebiyat Platformu yapacağını yaptı. Ayrıca, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun kapanmasına sevinenler hemen heveslenmesinler... Ölene kadar yazacağım.  Yazdığım sürece de yenilmiş değilim. Beni bilen bilir. Platformun kapanışına üzülenler de aslında üzülmesinler... Bir de bakarsınız başka bir adla başka bir oluşum kuruveririm. Ve o oluşum da yüksek ihtimalle 20. sayısından yayım hayatına başlar. Yani, 19 sayı boyunca yayımlanan Puşt Ahali Tarifesi’nin bıraktığı yerden yeniden başlar. Edebiyat ve şiir bir zamanlama meselesidir... Hep söylerim; “zaman ve vicdan yargıçtır.” Saatlerinizi kontrol ediniz.

S. K.: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’yla  -senin kavramlarınla söylersek-  “retorik arsızlığı” ve “yeni sinsiyet”e karşı büyük bir savaş verdin. Şimdi grup kapandığına göre Zafer Yalçınpınar savaş boyalarını silip baltasını toprağa gömdü mü?

Z. Y.: Bu soruna Oruç Aruoba’dan bir alıntı yaparak cevap vereyim:  Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de)savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman... Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak. 

S. K.: Platform kapanınca grubun takipçileri ve “sivil edebiyat” şiarının destekçileri olarak (kendimi de katarak söylemeliyim) bir anlamda “meydansız” kaldık. Bunu hak etmek için ne yaptık?

Z. Y.:Seni ve birkaç dostumu cevabımın dışında tutarak ve söylediğimin anlaşılacağını ümit ederek tek bir cümleyle cevap vereyim: “Bir şey yapmadılar!”

S. K.: Puşt Ahali’den sonra etkinlik gösterdiğin başka herhangi bir platform var mı? Paylaşımlarını nereden takip edebileceğiz?

Z. Y.: 2003’den beri yayımladığım “Sonrasızlık” adlı bir fanzin var. Önceleri basılı olarak yayımladığım bu fanzini 2006’da “blog” sistematiğiyle internete taşıdım. Sonrasızlık devam ediyor, sadece adı değişti. Fanzinin adını “Evvel” olarak değiştirdim. Fanzine şu adresten ulaşılıyor: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog

S. K.: Yalçınpınar’ın bundan sonraki hedefleri ve projeleri neler?

Z. Y.: Aslında tek bir şiarım var: “İnsandan çok eşyaya benzememek!” Bu yoldaki uğraşılarım arasında, kısa vadede yani 2009’un sonunda ya da 2010’un başında “Denizaltı Edebiyatı” bildirisini yayımlamak var. Orta vadede de bir editöryal çalışmam var... Adını vermeyeceğim bir ustanın kitaplaşmamış bazı yazılarının editörlüğünü de üstlendim. Uzun vadede ise “sahiciliği” yazmak istiyorum: Kerim Çaplı, Ece Ayhan ve Kuzgun Acar arasındaki tipolojik ve yaşamsal benzerlikleri... Ayrıca, “Adabeyi” adlı “novella”mı da yazmaya devam ediyorum, fakat ne zaman tamamlarım ya da tamamlayabilir miyim, bilinmez. Kimse de bilemez…

S. K.: Umarım en kısa zamanda tamamlarsın. Kendi adıma Yalçınpınar’ın yeni çalışmalarını heyecanla beklediğimi söyleyebilirim. Çalışmalarında kolaylıklar ve başarılar, söyleşi için teşekkürler.

Z. Y.:  Asıl ben çok teşekkür ederim… Eksik olmayasın…




 


 


Utku Kaygusuz ile
  Meydansız'ca...

(11 Nisan 2009)


Utku Kaygusuz: Zafer Yalçınpınar’ın “meydansız”la son dönem bir Türkiye portresi çizdiği söylenebilir mi?

Zafer Yalçınpınar: Bu amaçla yola çıkmadığımı ve bu eşleşmenin tüm hatlarıyla doğru olmadığını  göz önüne almakla birlikte böyle bir portreden söz edebiliriz. Daha doğrusu söz konusu portrenin çıkarımlarından, türevlerinden biridir “Meydansız”lık... Mesela ilginçtir, soruya “Zafer Yalçınpınar’ın...” diyerek başladın ya.. böyle bir ayrıcalık da yok aslında. Neyi yaşıyorsak, neyi yükleniyorsak, bugün hangi boşluk bize dikte edilmekteyse onu işaret etmeye çalıştım. Yani söz konusu meydansızlık bana özel değildir; herkesin meydansız kalışının bir sonucudur, yüklenimidir, üzüntüsüdür, al-aşağı edilmesidir. Çeşitli olaylara baktığımızda 2007 ve 2008’i iktidar baskısı ile dikte dolu, hatta konjonktür içindeki en baskılı, yüklü yıllar olarak görüyorum. Bunun sonucudur “meydansız”... Günümüzdeki “strateji hastalığı” filan da bu yükün, baskının hatta “dikte edilmiş bir boşluğun” sonucudur.  Gelecekte bu yükün azalmasını umut ediyorum.

U.K.: Bilindiği üzere meydanlar, toplumların özellikle de halkların(!) içinde bulunduğu tarih ve düşünce yapısıyla beraber kimliksel tipolojisini yansıtması açısından önemlidir. Buradan baktığımızda ‘meydansız’, bir şiir kimliğinin altında meydansız kalanların kalplerini ellerine tutuşturmuştur, diyebilir miyiz?

Z.Y.: Sorunu yanlış anlamadıysam ve şiirsellikten bahsediyorsak eğer, “meydansız”daki şiirlerin birilerinin eline “yarım ekmekte köfte” veya “yevmiye” tutuşturarak, “Hadi bakalım yürüyün meydanlara!” demediği, demeyeceği açıktır. İmgesel olarak da tarihsel arka plan açısından da böyle bir kökeni yoktur o şiirlerin... Yani senin düşüncen doğru... Oradaki şiirler için “bağımsızlık, kalb ve vicdan” dışındaki her şeyden vazgeçmenin tipolojisidir, diyebiliriz. Her şeyden önce bu özü, sivilliği, sıkılığı belki de sahiciliği işaret eder, yüklenir meydansız... Ve tabii ki günümüzde, böyle bir sivilliğin kabul edilmeyeceği, hoş karşılanmayacağı da aşikârdır. Misal, Ece Ayhan’ın yaşamı araştırılabilir...

U.K.: “Ön” adlı şiirde sıkı bir ironiyi ve bütünüyle kitabın düşünce yapısının akorunu duyuyoruz. O halde şunu sormak istiyorum: Neden “atından inenler/ masaların ucuna/ binerler”?

Z.Y.: Aslında “Merdiven, Ağaç ve Meydansız” adlı şiirimi bahsettiğin bütünsellik için daha öncelikli buluyorum ben. Fakat madem merak ettin, söyleyeyim... “Ön” adlı şiirimde yönetsel süreçlere ve statükoya karşı duruş olarak başka türlü bir vurgu vardır; masalar, yönetimin ve durağanlığın simgesi, mecrası gibidir o şiirde... Devinimin ve bağımsızlığın güzelliğine, yüceliğine karşı masaların yönetsel durağanlığı, bağlılığı, çirkinliği... Masanın hangi tarafında durursanız durun, hangi ucunda olursanız olun aslında “masa” sizi yönetiyordur. Masaya bağlısınızdır. Ahmet Arif bir gün bir mülakat sırasında şöyle der: “Ben bu masalardan çok gördüm!” Statükoya karşıdır Ahmet Arif... Bu sözü söyleyerek karşısındaki adama “Bana hikâye anlatma, seninle uzlaşmayacağım!” der gibidir Ahmet Arif. Masadan kalkmıştır da...

U.K.: Şiir kimliğini ve “meydansız”ı göz önünde bulundurursak- boşluğun önemi nedir senin için?

Z.Y.: Bu konudan bahsetmek istemiyorum. Fakat sana ufak bir ipucu vereyim: Hubert Reeves’in “Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor” adında bir kitabı vardır. Kitabın adı Paul Éluard’a ait olan “Boşluk bakışlarımın biçimini taşıyor” şeklindeki bir dizenin serbest yorumudur. Kitap 2001 yılında dilimize çevrildi. Bu kitap okunabilir...

U.K.: Teşekkür ederim.

Z.Y.:  Sağolasın, asıl ben teşekkür ederim.


 


 


Tayfun Polat ile...

(Şubat 2009)

 

(İşbu söyleşi Karga Mecmua’nın Şubat 2009 tarihli 24. Sayısında yayımlanmıştır.)

Tayfun Polat: Şiir Sergisi ne demek?

Zafer Yalçınpınar: Şiir ihtiva eden ve geneli düşünüldüğünde poetik tarafı ağır basan bir izlek, demek... Tıpkı resim ya da fotoğraf sanatı gibi şiir de imgelerden ve imgesel öğelerin kurgusundan, dengesinden oluşur. Duvarda asılı bir şiirin duvarda asılı olan bir tablodan farkı, şiirin kelimeler tarafından işaret edilen farklı, dolaylı ve belki de ilkel bir imgeleminin olmasıdır. Ayrıca şiirde, fonetik bazen de müzikal bir yapı oluşturabilirsiniz; örneğin soyut bir şiirde -resim sanatında olduğu gibi renklerin tınısını değil de- kelimelerin işaret ettiği imgelerin tınısını bulabilirsiniz. Ya da İlhan Berk’ten Mısırkalyoniğne veya Oktay Rifat’tan Perçemli Sokak’ı, bu iki şiir kitabını birer soyut resmi izler gibi okuyabilirsiniz. Sergide 16 adet şiir ve şiirsel metin ile 14 adet görsel işimden oluşan genel bir kompozisyon var. Ayrıca sergide Nâzım Hikmet ve Ece Ayhan’ın poetikasına çeşitli referanslar da var... Aslında, şiirsel metinlerimin imgeselliği ile çoğu tipografik olan görsel işlerimin imgeselliği arasındaki kimyayı, alaşımı ortaya koymak istedim. Bu alaşımda poetika daha ağır geliyor... Bu nedenle şiir sergisi dedik...  

T.P.: Bu serginin açılması süreci nasıl işledi?

Z.Y.: “Odakule Sanat Galerisi” ve “Asanat” danışmanı Necip Yeşiltepe, internetteki çeşitli platformlarda bazı görsel işlerimi görmüş, çok beğenmiş. Bir sergi düzenlemeyi teklif etti ve koşullarını sundu. Ben de kabul ettim. Sonrasında serginin içeriği ve kompozisyonu üzerine çalışırken Necip Yeşiltepe, şiirlerimdeki imgeselliğin daha baskın, daha etkileyici olduğunu ve görsel işlerimi de kapsadığını fark etti. Böylece sergiyi hem şiirlerimden hem de görsel işlerimden oluşturmaya karar verdik. Söyleşiler ise sergiye katılacaklarla ve okuyucuyla etkileşim kurmak için düşünüldü. Bir de baktık ki söyleyecek, anlatacak ve işaret edecek, yani içimizde birikmiş birçok şey varmış... Bunları da paylaşalım istedik.

T.P.:  “Görsel iş”ten kasıt nedir? Ya da farkı nedir?

Z.Y.: Şimdi, benim bu parçaları “görsel iş” diye muğlak bırakmamın sebebi onların “ne olduğu” üzerinde kalıcı bir karara varamayışım... Yöntem olarak çeşitli kolajlardan, grafik deneylerinden, stokastik süreçlerden ve tipografiden oluşuyor bu işler... Ayrıca içlerinde, “Ş” harfinin tipolojisinin, matematiğin, tersimlemelerin, istatistiğin ve felsefenin birtakım bileşkelerine işaret eden işler de var... Fakat tüm bu teknikler ya da öğeler görsel işlerimin “nasıl oluştuğu” hakkında bilgi verirken onların “ne olduğu” hakkında aydınlatıcı değiller. Bunun sebebi de görsel işlerime bulaşan “poetika”, o cehennem... Biliyorum ki tüm bu durum, bu bilinmezlik yaptığım işlerin bir “ucube eser” gibi yanlış algılanmasına sebep oluyor, olacaktır da. Fakat inan ki “görsel iş” deyişinden daha iyi bir deyiş bulamadım...

  

T.P.:Sergi kapsamında gerçekleşecek söyleşilerin konuları nasıl seçildi?

Z.Y.: Söyleşi konuları Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda iki senedir sürekli tartıştığımız ve sürekli savunduğumuz başlıklar... Bu söyleşiler çeşitli şairlerden çeşitli alıntılarla ve şiir okumalarıyla başlayacak... “Boşluğun Dili” konulu söyleşi dışında, söyleşilerin odağı şairlik halleri ve günümüz edebiyat ortamımızın vasatlığı... Ayrıca,  “Haklılığın İnadı” başlıklı söyleşide Ece Ayhan ve Nâzım Hikmet üzerinde özelikle duracağız ve görsel, işitsel paylaşımlarda da bulunacağız... “Boşluğun Dili” ise tamamen benim şiirlerimle ilgili... Bu söyleşide şiirlerim ve şiirlerimde yer alan birkaç duygudurum hakkında konuşacağız... Söyleşiler başından sonuna kadar katılımcılarla etkileşimli gerçekleştirilecek.

T.P.: Sergiye ve bir şiirine adını veren “Taş Uçak” göndermesini açıklar mısın?

Z.Y.: Öncelikle Taş Uçak, Nâzım Hikmet’in mahkûm olduğu dönemde Bursa Cezaevi’ne verilen lakaptır. ABİDİN Dino’nun aktardığına göre bu lakabı Nâzım Hikmet koymuştur. Şimdi düşünün, taştan uçak yapmaya çalışan ya da yıllarını böylesine karşıt, imkânsız bir düşüncenin, benzetmenin belki de avuntunun içinde geçirmiş bir adam...  Bir büyük şair... İfadedeki imkânsızlık duygusu... Fakat gene de şairin bu yöndeki imgesel inadı... Ayrıca, Cemal Süreya şöyle demişti: “Ağır ol bay düzyazı, uçamazsın!” Sıkı şiirin en önemli temsilcisi olan Ece Ayhan da “Anlaşılmayacaksın. Ey kanatsızlık!” diyor. Bugün sıkı şairlerin hepsi yeni Taş Uçak’larda yaşıyor... Bunu işaret etmek istedim. Bir açıkhava hapishanesine benzettiğim, görünmez dikenli tellerle çevrilmiş ve imkânsızlıkları sistemin kaotik yapısıyla örülmüş kentlerde, yeni taş uçaklarda...


 

T.P.:  Bu sergi mevcut edebiyat ortamında nasıl algılanabilir?

Z.Y.: Bugün, edebiyatın içtenliğine ve sahiciliğine inananlardan değil de ticari kâhyalık yapmak ve statüko cukkalamak peşinde koşanlardan oluşan, yani, editörcülük oynayan fırsatçıların maniple ettiği bir edebiyat “ortalığımız” var. Çoğu da modern şiiri bilmiyor, sezmiyor... Her iki türlü de liyakatsizler... Yani “kim kime dum duma” bir ortalık, bir ortalama kavrayış, vasatlıktan kaynaklanan bir retorik arsızlığı söz konusu... Bizim işaret etmeye çalıştığımız şeyler kolay kolay anlaşılmayacaktır. Hatta sezilmeyecektir bile... Diğer birçok konuda olduğu gibi edebiyatta da meydansızız. Sergiye “anlaşılmaz şeyler bütünü” gözüyle bakılacak sanırım... Bu da kötü, belki de “ortalama” bir yaklaşımdır bana göre... Kısacası bu meydansızlıkta serginin iyi ya da yeterince algılanacağını düşünmüyorum. 

T.P.: Sence nasıl algılanmalı?


 

Z.Y.: Eski ve usta şairleri saymazsak sıkı şiir denen şeyin okuyucusu, takipçisi kalmamış gibi günümüzde... Ayrıca birtakım fason şiirleri ve şairleri, yani gerçekte şiir ve şair olmayanları, sahici olmayanları zaten hesaba katmıyorum.  Kalburüstü yayınevlerinden çıkan yeni şairlerin yeni şiir kitapları bile en fazla 200-300 adet satıyor. Bu kadar küçülmüş, bu kadar odalaşmış, bu kadar meydansız ve yalnızlıkla, dikenli tellerle çevrilmiş bir ortamda bir tane yamuk bıyıklı ve kısa pantollu adam çıkmış “şiir” diye inat ediyor. Sıkı şiirin içtenliğini ve sahiciliğini savunmaya çalışıyor, onun akkor yapısını işaret etmeye çalışıyor, her şeye rağmen yazıyor, okuyor, tartışıyor, uykusuz kalıyor, kısacası şartlarını zorluyor filan... En azından bu çaba takdir edilmeli... Bununla birlikte açık açık söyleyeyim ki eğer tek bir kişi, tek bir dizemin imlediği şeyi sezdikten sonra o dizeyi aklına mıhlar ve hiçbir zaman unutmaz ise Taş Uçak Şiir Sergisi başarısız değil demektir, benim için... 





   



   Senem Korkmaz ile...

(28 Kasım 2008)


Senem Korkmaz: “Karşı”, “Korkak Düşler” ve “Siya” adlı öykü kitaplarından sonra 2007'de “Livar” adlı ilk şiir kitabın yayımlandı. “öykü”den “şiir”e geçiş aşaması nasıl oldu? Neydi seni “şiir”e iten?

Zafer Yalçınpınar: Birtakım görüngülerin, olayların ve tipolojinin inceliklerini düzyazıyla ortaya koyamadığımı fark ettim. Bazı imgelemler ve sözler düzyazının içerisinde yer aldığında yan-anlam zenginliğini, gücünü, ağırlığını, belki de imgesel devinimini, sahiciliğini ve hızını kaybeder. Bazıları da ancak düzyazıyla anlam kazanır, ayakta, sapasağlam durabilir. Bu bir tercih meselesi… Örneğin, Eduardo Galeano’nun yapıtlarındaki imgeselliği düşünelim; “Kucaklaşmanın Kitabı”, “Yürüyen Kelimeler” ve “Zamanın Ağızları” adlı kitaplarında Galeano, şiir mi yazmıştır, öykü mü? Misal, Turgut Uyar adında sıkı biri çıkmış ve dünyanın neredeyse en uzun öyküsünü tek bir dizeyle yazmıştır: “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım”

S. K. : Yazın tarihine bakarsak, tüm yazınsal türlerin temelinde “şiir”in olduğunu görürüz. Kısacası insan dille beraber “şiir”i de yaratmış ve kendisini “şiir”le ortaya koymuştur. Dünya edebiyatında da Türk edebiyatında da böyledir bu. Bu anlamda Davut Yücel'in ifadesiyle “Öykü nesrin alt başlığı olarak şiire atılan bir adım” mıdır gerçekten senin için yoksa “asıla rücû” mudur?

Z. Y. : Bunu bilemeyiz. Böylesine bir alt-üst küme yaklaşımına ya da köşeli parantezlere gerek olduğunu sanmıyorum. Bana göre, bazı imgelemler, olaylar, karakterler var ki şiirle ifade edilmelidir. Bazı şeyler de öyküyle… Bu dünyadan Sait Faik adında sıkı biri geçmemiş olsaydı, şiirin öyküden daha “doğuşkan” olduğunu iddia edebilirdim. Artık, böyle bir şeyden bahsedemeyiz.

S. K. : Sait Faik de öyküyle yetinememiştir ama şiir de yazmıştır. Turgut Uyar’ın tek dizeyle dünyanın en uzun öyküsünü yazdığını az önce sen söyledin. Yani şiir, öyküyü yaratabilmiştir tek bir dizeyle. Galeano örneği de aynı şekilde; öykü, şiire yürümüştür bu anlamda. Bütün bu örnekler “Aslolan şiirdir.” önermesine götürmez mi bizi?

Z. Y. :  Şiirin “sezgiler”le kurduğu ilişkinin, daha önce söylenmemiş, düşünülmemiş olanı işaret etmek imkânı açısından öykünün “anlamlar”la kurduğu ilişkiden daha üstün olduğunu söyleyebiliriz. Ama bundan emin olamayız. Ayrıca, bir felsefe metni de yan-anlamlarla veya sezgisellikle dolu olabilir… Wittgenstein, felsefenin şiirle kurulması gerektiğini ifade etmiş. Örneğin, bazı zamanlarda Oruç Aruoba’nın felsefi metinlerini “şiir” olarak yeniden okuyorum. Oradaki tümcelerde de bir “poetika” var. Fakat tüm bunlara rağmen, bilmiyorum. Bunu bilemeyiz… Gerçekten…

S. K. : “Livar”dan sonra şiirlerinle tekrar tekrar yüzleştiğini, sonuçta da “şair” değil “şiir yazarı” olduğunu fark ettiğini anlatmışsın. Nedir “şair” ve “şiir yazarı” arasındaki fark? Ve seni bu sonuca götüren ne oldu?

Z. Y. :Her şeyden önce, günümüz “Şair Endüstrisi”ne karşı ve karşıt olmak adına kendimi bir “Şiir Yazarı” olarak kabul ediyorum.  Eli kalem tutanların ¾’ünün kendine “şair” dediği, üstelik bu yönde statüko üleştirmek için çeşitli edebiyat kâhyalarının sabah akşam türediği, fasonlaşmış bir edebiyat ortamında ben kendimi “şair” olarak göremem. Yani onlar şair ise ben şair değilim demektir... Aslında bu mesele, yazım süreçleriyle de ilgilidir. Günümüzde, “şair” dediğimiz tipoloji kendini de yazdıklarını da apansız olarak var etmek istiyor. Bu nedenle, hem yazdıklarında hem de davranışlarında apansız bir kopyacılık sergileyerek, birden bire “şair” olmak istiyorlar. Böylece, apansız heveslerin peşine takılıp yapaylaşıyorlar ve sonuçta ortaya “şair” değil de garip bir “yaratık” çıkıyor... Oysa benim yazdıklarımın çoğu bir birikim, bir çalışma, bir yaşantı veya bir içselleştirme sonucu kendini var eden, teyit eden şeylerdir. Her yazdığımda bir “süreç” ve bir “zamanlama” söz konusudur. Bu yüzden kendimi “şiir yazarı” olarak görüyorum.   

S. K. : “Sessizlik müziğin çerçevesidir.” şiarını “şiir”e uygulayan biri olarak “şiiri konuşmak/yazmak”tan ziyade “şiiri susmak” çabasında olduğunu söyleyebilir miyiz?

Z. Y. :Böyle bir şeyi söyleyemeyiz, tersten yaklaştın... Şiiri susmaya çalışmıyorum, aksine, boşlukta yuvalanmış sıkı şiiri ve boşluğun büyüklüğünün bir parçası olan özellikleri ortaya çıkarmaya, imlemeye çalışıyorum. Birçoğu farkında değil ama nesneleri, olayları esinleyen ve çerçeveleyen tek bölünmez büyüklük “boşluk”tur. Yani birtakım gerçeklikleri indirgeyeceğimiz, sağaltacağımız en büyük anakütle boşluktur. 

S. K. : Wittgenstein'e göre “söz” ağızdan çıktığı anda içinde bulunulan “durum” ve  ona eşlik eden davranışlar çerçevesinde anlam kazanan bir şeydir. Senin derdin de şiirinde “sus”arak  “durum”unu sezdirmeye çalışmak, o hâlde.  Doğru mu?

Z. Y. : İyi yerden yakaladın. Ben bu eşanlı denklemi “duygudurum tuşesi” olarak adlandırıyorum. “İmgeler ve dizeler” arasındaki geçişler ile “anlam ve sezgi” arasındaki geçişlerin özel bir kimyası var. Bu kimya okuyucunun duygudurumunu da doğrudan etkiliyor. Eşanlı bir düzenek bu…  Birçok yan-anlam ile farklı farklı duygulara aynı anda nüfuz ediyorsunuz.  Söz konusu etkinin kuvveti de şiirdeki “sus”larda ve “sus”ların zamanlamasında gizlidir…  Müzikte de böyledir.

S. K. : Senin yaratına da yansıyan şiir-müzik ilişkisi şiir geçmişimiz boyunca var olagelmiştir. Örneğin Hâşim, Yahyâ Kemal, Tanpınar... Yaptığın okumalarda şiirin yakın geçmişinin yanı sıra daha uzak geçmişine de yer verir misin? Örneğin “Divan Şiiri” ya da “Fecr-i Âtî” şiirini araştırır mısın?

Z. Y. :Güzel bir soru sordun. Divan şiirini anlamak, oradaki incelikleri ve duygudurum tuşelerini fark etmek için Osmanlıca bilmek gerekiyor. Fakat ben Osmanlıca bilmiyorum. Ama bu gidişle, öğrenmek zorunda kalacağım. Örneğin Arap Ahmet büyük ve derin bir şair… Onu Osmanlıca’dan okuyabilmeyi isterdim.

S. K. :“Anlam”la verdiğin kavgaya dayanarak “Zafer Yalçınpınar'ın şiirini doğuran, anlamın günlük dilde sıradanlaşmasının yarattığı infialdir.”diyebilir miyiz?

Z. Y. : Bahsettiğin uzaklıkta ya da uzak durma çabasında bir infialden çok bir “sorgulama” geçerlidir. Anlamın coşkusuzluğunu yani ortalama zekâyı sorgu sandalyesine oturtmak, sorgulamak, ölçmek, bu yokuşun ölçüsünü almak ve “anlam”la “aksak” bir ilişki içinde olmak... Bunun peşindeyim.

S. K. : Peki bu “dizge”nin ayağa/ortalama zekâya düşmesini önlemenin biricik yolu mudur?

Z. Y. : Tek yol değildir, fakat şiiri anlam ile sezgi arasında, aksak bir yapıda ve cazvari bir özgürlükle kurmak gerekiyor. Cazın kontrpuan bilgisine benzeyen bir düzenekte şiir yazmaktan bahsediyorum… Geleceğin şiiri “aksak anlamlar ve aksak imgelemler” üzerine kurulacaktır. Milyonlarca yan-anlamdan oluşan bir rastlantısallıktan, ahenkten, coşkudan, tüm bunların oluşturduğu farklı bir senkoptan ve özgürlükten, genişlikten bahsediyorum... Bu bir tuşe veya zamanlama meselesidir… İster inan, ister inanma fakat söz konusu durumun, sözettiğim kimyanın farkına varabilen yani rastlantısallığı hesaplayabilen ya da sezebilenler geleceğe kalacak. Gerisi de “hikâye” olacak. Böyle düşünüyorum.

S. K. : Peki -sanatta ya da günlük yaşamda-gerçekten “ortalama zekâ”dan kurtulmanın bir yolu var mı? Sonuçta hepimiz “karşımızdakinin anladığı kadar” değil miyiz?

Z. Y. : Hepimiz karşımızdakinin rastladığı kadarız. Ortalama zekâdan kurtulmanın yolu “stokastik süreç”lere itibar etmektir. Eğer rastlantının bizden akıllı olduğuna inanırsanız, rahat edersiniz.

S. K. : “İm” nedir?

Z. Y. :Sıfır sayısının çarpanlarına ayrılamamasıdır. Katlanmaz bir boşluğun hem kendisidir hem de sürekli kendini yenileyen ve çoğaltan büyüklüğüdür. Bakın, “im” kolaylıkla kavranacak bir şey değil. Dilden önce “im” vardı. Biz ise dil aracılığıyla düşünüyoruz. Yani düşünerek “im”e ulaşmamız zor.

S. K. :Deneysel işleri seven biri olarak 2004 yılından beri “görsel şiir”le içli dışlı olduğunu ve çalışmalarını “görsel iş” adı altında yayımladığını biliyoruz. Nedir “görsel şiir”? Kelimenin zincirlerinden kurtulma çabası mıdır?

Z. Y. : “Görsel Şiir” üzerine kalıcı, sarsılmaz bir karara varamadım henüz… Fakat, sanıyorum, görsel şiir denen macera “imge”nin “im”e geri dönüşüdür… Bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ayrıca, Serkan Işın bu işlere çokça kafa yoruyor, senelerdir uğraşıyor. Bir tek o adam bu konuları göze alabildi.  Onun görsel şiir üzerine yazdığı kuramsal yazılar okunabilir. Bir de Derya Vural ile Barış Özgür’ün görsel işlerini beğeniyorum. O örnekler de incelenebilir.

S. K. : “Görsel iş”lerinde kullandığın “Ş” ne anlam ifade ediyor ya da etmeli?

Z. Y. :Öncelikle şunu söyleyeyim; “Ş” harfinin tipolojik özellikleri hoşuma gidiyor. Yani “Ş”ye duyduğum ilginin birincil nedeni o harfin “şiir” kelimesinin baş harfi olması değil. “Ş” harfini yılankavi, akışkan ve devingen duruşuyla başlı başına bir karakter olarak görüyorum ben. Aynı zamanda coşku dolu, kabına sığmaz bir karakter... Görsel işlerimde böylesine bir karakteri maceraya çıkardığım, eyleme gönderdiğim söylenebilir. Artaud “Bir kelimenin ilk harfini unuttuğunuzda onu sözlüklerde arayamazsınız” der. Eğer Ş harfini unutursak,  “şiir” kelimesinin anlamını sözlüklerde arayamayız. Görsel işlerimdeki Ş harfi, içinde ya da başında bulunduğu herhangi bir kelimenin diğer harflerini unutmuş, özgür, coşkun, belki de “deli” bir karakter gibi gözüküyor...  Garip bir karakter...

S. K. : Kullandığı malzeme “sözcük” değil de “görüntü” olduğu için "Görsel şiir”in “yazın”dan ziyade grafik sanatına yakın olduğu; ayrıca anlaşılmak/yaratılmak için mühendislik zekâsına ihtiyaç duyduğu yönünde birtakım görüşler var. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Z. Y. : Sanıyorum, Görsel Şiir’de “girdi, çıktı, yerleştirme, aşama, planlama, yapı ve süreç” gibi konular çok daha önemli… Görsel Şiir, bir sanat ise mühendislikle ilişkisi azdır diye düşünüyorum. Çünkü bugün, mühendislik zekâsının her türlü açılımı endüstriyel yaklaşımlarla yönetilir. Ayrıca, mühendisler her şeyi deterministik denklemlerle ifade etmeye çalışırlar. Oysa sanatta rastlantısallık da var, endüstri karşıtlığı da… Bakın, bence mühendislik, sanatta bir “çeşitleme ve farklılık” unsurudur. Bir seviyeye kadar yapıta faydalıdır. Bir seviyeden sonra ise yapıta zarar verir. Dozajı iyi belirlemek gerekiyor. Sonuçta, bilemiyorum… Ayrıca, daha önce de dediğim gibi bu tip soruları Serkan Işın’a sormak gerekiyor… Görsel Şiir kuramının ayrıntılarını o biliyor.

S.K. : Şiirde “akım”lar dönemi gerçekten bitti mi?

Z. Y. : Bana sorarsanız, akım icat etmeye çalışan adamlar senelerdir top çevirip, paslaşıp duruyorlar... Yeni bütüncülük, dördüncü yenicilik, soylu yenilikçilik, neo-epikçilik, şu, bu... Kısacası, gol yok ve bu golsüzlük etrafımızın “akım” derken “bokum” diyenlerle dolup taşmasına neden oluyor. Bence son sekiz sene içerisinde “Madde Şiir” taifesinin bazı söylemleri ve Serkan Işın’ın “Görsel Şiir” yakınsamaları dışında işlevsel bir şeyler ortaya koyan, farklı bir açılım sağlayan yok. Bahsettiğim işlevsel taifenin ise söylemlerini daha da derinleştirmesi ve daha sağlam, daha tutarlı örneklerle söylediklerini temellendirmesi gerekiyor. Şunu da söyleyeyim, bütün bunların yanında farklı bir çizgi seziyorum ben... Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ında,  İlhan Berk’in Misirkalyoniğne’sinde ve Ece Ayhan’ın tüm kitaplarında kendini sunan bir çizgi... Bu çizgi de geleceğe bir şeyler taşıyacaktır.

S. K. :Türk yazınının özellikle şiirin günümüzdeki çizgisi nedir? Nereye doğru gitmektedir sence?

Z. Y. : Türk Şiiri’nde irticai faaliyetler var... Şiir ve şairlik heveslilerinden oluşan birtakım kifayetsiz muhterislerin başarılı olmasının tek yolu irtica sağlamaktır. İrticai unsurlar üzerinden değerleme yapılmasının, bu unsurları kabul ettirmenin peşindeler...  Türk şiiri günümüz iktidarıyla olan pozitif ilişkisini akort ederek, yani irticai unsurlara itibar ederek ve bu unsurları kullanarak ilerleyemez. Çünkü şiir,  bir özgürlük ve bağımsızlık meselesidir.  

S. K. :Ece Ayhan'ın yaşamındaki ve şiirindeki yeri aşikâr. II. Yeni şairleri arasında onu senin için daha farklı kılan şey ikiniz arasında bazı yakınlıklar bulman mıdır?

S. K. :Bir kere Ece Ayhan’a yanlış bakılıyor... Onu “Ece Ayhan” olarak değil de “Ayhan Çağlar” olarak düşünmek gerek... 1950’lerde Ece Ayhan, çeşitli dergilerde yayımlanan birçok şiirini “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamıştır. Şimdi, aslında, bu konu hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bu konu hakkında söylediklerim ya yanlış anlaşılıyor ya da bana karşı kötü niyetle kullanılıyor. Sabırlı olmak lazım. Gelecekte ortaya çok önemli şeyler çıkacak...

   

S. K. : Okuyucu gözüyle ve sanatçı gözüyle kendine dışarıdan bakmaya çalışarak cevaplarsan; Zafer Yalçınpınar'ın “alâmet-i fârika”sı nedir?

Z. Y. :İnsandan çok eşyaya benzememektir. “Duvar saatleri gibi ahmak” olmamaktır.

S. K. :Süveyda Sezgin'le yaptığın son söyleşide dile getirdiğin üzere “Puşt Ahali”nin çıkış noktası “sessizliği bozmak”. “Susmuştum ve pisliklere mâruz kalmak sırası bana gelmişti.” diyorsun. Tam tersine susmaya devam etseydin, senin için daha iyi olmaz mıydı? Belki “ödüllü” bir edebiyatçı olarak “saygın” bir yerde olurdun şimdi! Peki, ne demeye konuştun?

Z. Y. :Konuşmasaydım, olana bitene “ses” çıkarmasaydım -diğerleri gibi yapsaydım- haysiyetimi kaybedecektim.  Edebiyat ortamındaki muhterisler ve fırsatçılar için “sessizlik”ten daha güzel bir zemin yok. Bu zemini onlara sağlamamak, bu pusuculuğa imkân vermemek gerekir. Birilerinin ayağa kalkarak, söz konusu sessizlikten faydalananlara “Bizi aptal yerine koyamazsınız!” demesi gerekiyordu. Şeref Bilsel’in “Özge Dirik” meselesinde sergilediği fırsatçılık, Ali Enver Ercan’ın gençlere karşı takındığı haller, iktidar adına uyguladığı kâhyavari, kabzımalvari numaralar, kurduğu dirsek temasları, halay takımı mantığı filan benim sabrımı taşırmıştı.  Bu olan biten onursuzluklara karşıydım ve çıkıp mücadele ettim. Edebiyat ortamındaki herkes söylediklerimin, bu adamlara ilişkin işaret ettiğim çelişkilerin doğruluğundan emindi. Hz. Müptezel’in en yakınındakiler bile beni içten içe destekliyordu. Fakat herkes “yüksek sesle değil de fısıldayarak” konuşmaya alışmıştı. Sonra, bir de baktım, kimse yüksek sesle bu tip adamlara karşı bir şeyler ifade etmeyecek, edemeyecek... Zamanla anladım ki çevremdekilerin hepsi üç aşağı beş yukarı bir “statüko” peşinde koşuyor. Yüksek sesle konuşmamalarının sebebi buydu.  Kimisi antolojilerden, kimisi etkinliklerden, kimisi ödüllerden, yarışmalardan kimisi de dosya konularından bir şeyler umuyordu. Yani kendilerine bir şeylerin üleştirilmesini bekliyorlardı. Edebiyat kâhyaları edebiyat ortamındakileri yemlemek için çeşitli “statüko enstrümanları” oluşturmuşlardı. Durumun böyle olduğunu fark edince, “Puşt Ahali!” dedim... Sonra, zamanla bu söylem, bu mücadele benim üzerime kaldı.

S. K. : Puşt Ahali'nin sessizliği “gümbür gümbür” bozduğu açıkça ortada. Puşt Ahali'nin “duruş”u,  “retorik arsızlığı”na, “yeni sinsiyet”e karşılık “haysiyet” mücadelesi vermek. Bu kavramları açalım mı biraz; nedir “retorik arsızlığı”ndan ve “yeni sinsiyet”ten kasıt?

Z. Y. : “Retorik arsızlığı” ifadesi, aslında Serkan Işın’a aittir. Zamanında Serkan Işın,  Şeref Bilsel’in “Şiir Defteri” denen üleştiri makinesini tanımlamak için kullanmıştı bu ifadeyi... Haklıydı. Retorik arsızlarının bir tarafından kâğıt koy diğer tarafından da mürekkep koy, bir makine gibi size istediğiniz yazıyı ve fikri çıkarırlar, yazarlar... Bu tip adamlar toplumun hafızasının zayıflığına güvenir.  Bir gün bir şeye A derler, bir sene sonra çıkıp aynı şeye B derler. Fakat bahsettikleri şey aslında C’dir. Retorik arsızları, gerçeğe nüfuz edemezler veya nüfuz etmekten kaçınırlar; gerçeğin etrafında dolaşıp dururlar, lafı uzatırlar ve yazık ki meselelerin ağırlık noktasını, mihenk taşını okuyucuya göstermezler. Bazı meselelerden sadece bahsetmiş olmak için bahsederler. Sahici değillerdir. Retorik arsızlığı,  Yeni Sinsiyet’in bir enstrümanıdır. “Yeni Sinsiyet” konusunun kendisinden çok içerdiği enstrümanlar daha önemli... Bu konuda uzun bir yazı hazırlıyorum. Önümüzdeki günlerde okursunuz.

S. K. : TYS meselesine gelelim. Senin TYS'den ihrâç edilme sürecin, Salih Bolat meselesiyle başladı. Puşt Ahali'de epeyce yazılıp çizildi bu konu hakkında. Bu meseleden bağımsız olarak, genel anlamda şu noktayı anlaşılır kılalım; karşı çıktığın şey “liyâkat sahibi olmayanlar”ın ödül alması mı, “liyâkat sahibi olmayanlar”ın ödül vermesi mi, yoksa  “liyâkat sahibi” sıfatını hak edebilecek bazı kişilerin dahi mevcut “edebiyat kabzımallığı” ortamına  “statü” ve “saygınlık cukkalamak” adına boyun eğmesi mi?

Z. Y. :Bir kere, henüz TYS’den ihrâç edilmedim, ama üyeliğim önümüzdeki genel kurulda karara bağlanmak üzere askıya alındı.  Ve aslında TYS meselesinde Salih Bolat bir  piyondur; onun gerçek bir hususiyeti ya da şahsiyeti yoktur.  Hikâyenin aslı şu; Kadıköy’de, Ali Enver Ercan’ın kendi dandik gerçeğini onun kendisine hatırlatmamdan, “Eksik Yaşam” adlı ilk şiir kitabını Enver Ercan’ın kendi eline tutuşturmamdan bir hafta sonra, bana TYS’den cezalar, uyarılar ve çeşitli kâğıtlar gelmeye başladı. Fakat gelen kâğıtlarda Salih Bolat’a karşı takındığım tavır gerekçe olarak gösteriliyordu. Ayrıca, TYS tarafından hakkımda verilen “askılama” kararı, savunmam alınmadan, sorgusuz, sualsiz ve faşizan bir şekilde uygulandı. Bakın, bugün TYS, Enver Ercan ve avanesinin çiftliği ya da kuytusu haline gelmiştir. Tıpkı Varlık Dergisi’ne olduğu gibi... Bugün TYS, Enver Ercan’ın çeşitli kişisel çıkar ilişkilerini ve çıkar haritalarını yönettiği, düzenlediği sıradan bir statüko enstrümanından başka bir şey değildir.  Bunu Frankfurt Turizm Fuarı’nda olup bitenlerde de bir kez daha gördük.  Ödül meselesi ise basit... Günümüzde “ödül” denen şey, “müesses ölüm”ün toplu fotoğraf çektirmek istemesidir. Eskiden, yani bundan 7-8 sene önce bütünüyle böyle değildi. Şimdi, gelinen seviyede, bütünüyle böyledir. Ödül işine karışan herkes, neresinden bakarsanız bakın, ölü toprağından yapılmış bir çamura burnuna kadar bulaşmıştır. Bu çamurdan kurtulmalarının imkânı da yok artık.  

 

S. K. :Bir de “Kötülük Dayanışması” meselesi var. Birtakım “cemaat şairleri”nin başını çektiği bir klan tarafından türlü saldırılara uğradın. Hatta işi ekmekle oynamaya kadar vardırdılar. Nedir bu adamların seninle alıp veremediği?

Z. Y. : Bu konuda asıl sorulması gereken şey şudur: “Bu adamların kendileriyle alıp veremedikleri nedir?” Yazamıyorlar! Asıl mesele bu adamların haysiyetsizlik nedeniyle “yazamaz” bir duruma gelmiş olmalarıdır. Artık, tuvalet duvarlarına bile yazacak bir şeyler bulamıyorlar. Yani asıl dertleri “yazamamak”tır. Bu tip adamlar haysiyetli biriyle karşılaştıklarında onu haysiyetsiz kılmak, kendi seviyelerine getirmek isterler. Yazan biriyle karşılaştıklarında da onu “yazamaz” hale getirmek isterler. Muhteris ve saygısızlardır… Sonuçta, başaramayacaklar. Çünkü istesem de onlar gibi muhteris ve haysiyetsiz olamam.

S. K. : “Ne kadar haksızlığa uğrarsa uğrasın, bir sanatçı kavgasını yapıtı üzerinden vermeli. Nasılsa zaman onun değerini biçer!” Çoğu insanda -kafası az çok çalışanda bile- böyle bir bakış açısı var. Sanatçının meydanı yapıtıdır, evet; ama bu önermeye sığınmak da işin kolayına kaçmak değilse nedir?

Z. Y. :Böylesine bir düşünce, teslimiyet zihniyetinin milyonlarca türevinden biridir. Bilinçli bir eylemsizlik, eblehlik ve edilgenlik hali... Bir “öğrenilmiş çaresizlik” durumu... Bana çok aptalca geliyor. Günümüzün iktidar odaklarına karşı “sessiz kalarak hakkını savunmak” mümkün değil. Sessizlik, iktidara maruz kalanların değil, bizzat iktidar odaklarının kullandığı etkin bir yöntemdir.

S. K. :Puşt Ahali oldukça geniş bir kesim tarafından takip ediliyor artık. Peki bu kalabalığın içindeki durumun nedir? “Yalnız” mısın, “tek başına” mı?

Z. Y. :Melih Cevdet’in şu dizeleri geldi aklıma; “Yine çıktık yollara/hem yalnızım hem değilim.”

S. K. :Puşt Ahali'nin destekçisi de var; köstekçisi de. Fakat seni en çok yaralayan kesim “etliye de sütlüye de karışmayanlar” mı; yoksa “hem nalına hem mıhına” vuranlar mı?

Z. Y. :Bu iki davranış biçimi de çok önemli bir işe yarıyor aslında... “Etliye sütlüye karışmayanlar” ile “hem nalına hem mıhına gidenler” işbu tavırları sergiledikçe Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun girişinde, ana sayfasında yer alan şiarları, alıntıları teyit eder, güçlendirir bir konuma düşerler. Böylece, istemeseler bile Puşt Ahali’nin söylemlerini sessizlikleriyle ve kaypaklıklarıyla bir kez daha teyit etmiş olurlar. Beni daha kuvvetli bir şekilde haklı çıkarır böyle tavırlar.

S. K. : Bu camiada Puşt Ahali'nin “duruş”unu anlamayanlar, anlamak istemeyenler olduğu kadar senin “prim yapmak” için ona buna saldırdığını düşünenler de var. -Eğer değecekse-bunlara karşı söylemek istediğin bir şey var mı?

Z. Y. : Var... Bu tip söylemleri ortaya atanlar, bir ara bana uğrasınlar da onlara primlerini vereyim, primlerini üleştireyim…

S. K. : Şiirinde “duygudurum”unu “sus”arak ortaya koyan bir adam olarak hayatın içinde belli bir mücadele uğruna sürekli konuşmak zorunda kalmak ne hissettiriyor? Zaman zaman çaresizlik duygusuna kapıldığın oluyor mu?

Z. Y. : Çaresizlik, haksızlığı kabullenenlerin içine düştüğü bir durumdur. Ben, henüz, çaresiz kalmadım. Sürekli konuşmak değil de derinlikli düşünmek, işin doğrusunu, kazın ayağının öyle olmadığını anlatmak ve bu yönde karşılaşılan haksızlıklara boyun eğmemek en önemli şey... Bugünün ortamında, bir kişinin sessizliği ve meydansızlığı yüz binlerce kişinin içindeki fırsatçılığın alevlenmesine neden olabilir. Derdi olan çıkıp söylemeli… Sessizlik Suikastı’nın edebiyat kâhyaları dışında kimseye bir faydası yok. Şu şiar da önemlidir:  Hem davul olacak hem de sancak. Sadece davul olursa sünnet düğünü var zannederler. Ece Ayhan hatırlatmıştır bu sözü... Yani, çıkardığınız seslerin yanı sıra bir bütünsellik, çelişkisizlik, kararlılık ve belirginlik gerekiyor.

S. K. : Son olarak, Puşt Ahali'deki güncel soruşturma konusunu sana kısmen sormak istiyorum. Zafer Yalçınpınar kimleri okuyor?

Z. Y. : “Eşyadan çok insana benzeyen” ve “duvar saatleri gibi ahmak olmayan” herkesi okuyorum.

S. K. : Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim.

Z.Y. :  Asıl ben çok teşekkür ederim. Sağolasın…




*


Davut Yücel ile..
(11 Ocak 2008)


Davut Yücel: Bundan önceki şiir kitabın Livar’da, kelimeyi, dahil ettiğin görsellikle sorgulamıştın. Şimdi de anlamsal açıdan sorguluyorsun. Seni bu sorgulamaya iten nedir, bunların odak noktasında ne var? İlhan Berk; kelimelerle, en çok da deyişle oynamaya bayıldığını söylüyor, senin için de böyle bir düşüncenin varlığından bahsedebilir miyiz?


Zafer Yalçınpınar: Benim düşündüklerim, imlediklerim ve yazdıklarım için bir “caz yürüyüşü”nden ya da istatistik veya ekonometride önemli bir yer tutan “random walk teoremi”nden bahsedebiliriz. Balığın suyunu ya da katmanını bulmanın, oltayı çapari usulüyle kullanmanın çabasındayım ben... Yakaladığımı yazarım, affetmem. Dediğim gibi, sabah akşam çapariye çıkarım ve yakaladığımı yazarım.


D.Y.: İmgeler, şairin gizleridir diye düşünürsek, sen bu gizleri çekinmeden sunmuşsun. Nasıl bir şeyi amaçladın, kurmak istediğin neydi?


Kendimce, bir bakış kurmak, bir mukavemeti ölçmek ya da denemek istedim. Kelimeler, olaylar, anlam, imge ve bunların arasındaki ipleri yokladım ben...  Buna “yüzleşmek” de diyebiliriz. Sadece benim ve kelimelerin olduğu yalıtılmış, özel koşullarla donatılmış bir oda düşün... Bu odaya bir “çınlama odası” olarak da bakabiliriz. Burada, böyle bir ortamda, kelimeleri “sorgu sandalyesi”ne oturtmak, onları tokatlamak ve kelimelerin aklını, anlamını onlardan geri almak... Buna baktım, bununla uğraştım. Eğretilemeler ve tersimlemeler aracılığıyla kelimelerin aklını ya da ortalama zekâsını onlardan geri almak... Bunun peşindeydim.


D.Y.: Livar’dan sonra bu kitabına baktığımda, farklı tecrübelerden geçen ve fakat kaynaktan beslenen damarlar seziyorum. Bu damarların birleştiği nokta da sonuç olarak aynı. Belki burada da Oktay Rifat’ın bir sözünü anmak gerek; benim düşüncelerim yoktur, diyor. Buna bakmak mı demeliyiz?


Oktay Rifat büyük çok bir adam, çok sıkı bir şair... Hiç çekinmeden İlhan Berk’in poetikasında Oktay Rifat’ın öneminin, şiirinin çok büyük bir payının olduğunu söyleyebilirim. “Bay Lear” adlı romanında Oktay Rifat şöyle söylüyor: “Rastlantı bizden akıllıdır.” Ben bu söyleme inanıyorum. Hem de sonsuz derecede ve sonsuz olasılıkta inanıyorum. Misal, Enver Ercan’la karşılaşmalarımız böyle oldu. Yaşamımda da hep böyle oldu. Rastlantılar beni sürükledi, savaştırdı... Rastlantıların gazabına uğradım, hep bunu ölçtüm ya da biçtim diyebiliriz. Kaynak ya da yol bellidir; Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak” adlı kitabı, İlhan Berk’in “Mısırkalyoniğne”si ve Ece Ayhan’ın tüm kitapları... Bunları takip etmek gerekir, yeni şiir, sıkı şiir bu damarlardan beslenir. Ve evet, Oruç Aruoba’yı da söylemek, düşünmek lazım...


D.Y.: Bu kitaptaki maddeler nasıl oluştu, biraz bahseder misin?


2004 yılıydı. 2000’den beri bir Ekşisözlük furyası başlamıştı. Etrafımdaki birkaç arkadaşım “EkşiSözlük” ve “PrivateSözlük” yazarıydı. Tüm vakitlerini buna harcıyorlardı. İşbu internetteki sözlüklerin yapısını ve oradaki başlıkları incelerseniz bunların birer “duvar yazısı, duvar metni” niteliği, grafiti özellikleri taşıdığını görürsünüz. Ben de kendi hesaplaşmamı yarattım; kendimce, kendi “im”lerimi, kökü bulmak istedim. Bir “çınlama odası” yaratmak istedim.  Kendi ekşi sözlüğümü yarattım...(gülüyor). Bu yazdığım maddeleri, kelimeleri “Kelimenin Yüzü” adlı bir defterde topladım. Sonradan defteri bilgisayar ortamına geçirdim ve “Kelimenin Yüzü” ilkin Zinhar şebekesinde bir e-kitap olarak 2004 senesinde yayımlandı. Şimdi de Çekirdek Sanat’tan kanlı canlı yayımlandı. “Bir defter serüveni” olarak başladığım “Kelimenin Yüzü”nün benim için en güzel özelliği, ikinci baskısı yapılmış tek betiğim ya da kitabım olmasıdır. 


D.Y.: Kitapta, saymaya tersten başlıyorsun. Bunun, şiirindeki duruşla ilgisi olduğunu düşünüyorum; oradaki sözcüklerin sendeki yansımaları gibi bir şeyin etkisi belki... Anlatır mısın?


Eğer kelimelerle hesaplaşmak istiyorsan, im’e inmek istiyorsan, kelimeyi sorgu sandalyesine oturtmak istiyorsan bu işi sayıları arttırarak, “artan birikimli” bir şekilde yapamazsın. Bu iş bir geri dönüştür, geri sayımdır, odaklanmadır yani “azalan birikimli”dir. Bu nedenle kitaptaki kelimelerin numaraları, kitabın nümerik yapısı geriye sayıyor. Mesele bu kadar basit, bu kadar biçimsel aslında...


D.Y.: Kelimenin Yüzü’nde, yoğun bir muhalif tat var; görüntülerin, göründüğü gibi olmadığını söyleyen ironik bir tat. Doğal olarak buna katılmayanlar da olacaktır. Ancak sen kavramların, sözcüklerin (görüntülerin) altını oymaktan vazgeçmiyorsun. Bu, muhtemelen önüne bir çok engel de çıkartacaktır (çıkartıyordur). Yani, kelimenin yüzünün ve içinin farklı olduğunu mu söylüyorsun?


Bu sır hakkında konuşmak istemiyorum. Her şair kendi sırrını yaratır. Dağlarca’nın son kitabında yer alan şu iki dizeyle meseleyi işaret edeyim; “Deli derler/Tek başına dolaşan sözcüğe”





*

G. Sesil Sar ile...
18 Ocak 2008

Toplam 52 sayfa olan, içinde 206 kelime taşıyan kitabın Kelimenin Yüzü, içerisinde hiçbir direkt muhalif söz barındırmasa da genç yaşta bir sözlük yazma cesaretinin ağırlığını taşıyor. Henüz kitabın çok yeni ama genel olarak gelen tepkiler var mı, varsa nasıl?

 Vallahi, aslında herhangi bir tepki gelmedi henüz… Her zaman, her olayda maruz kaldığım şu ünlü “yok sayma stratejisi” ya da “sessizlik suikastı” olgusu devam ediyor. Ama artık mekanizmayı çözdüm; sıkı bir şeyler yapan, yazan herkese karşı editörlerin ya da eleştiricilerin elinde bulunan ve sık sık kullanılan en etkili şey “yok sayma taktiği”dir. Bunu uyguluyorlar. Bu durum benim için bir ”klasik” niteliği taşıyor ve artık şaşırmıyorum. Editörler beni şaşırtırlardı eskiden, şimdi ise Monokl dışında beni şaşırtan herhangi bir dergi yok… Kimse kusura bakmasın.

Kroşelerin geliyor mu?

Aslında yüz binlerce kez söyledim; ben birilerine özellikle “vuruş” yapmıyorum ve bu işleri de pek sevmiyorum. Yaptığım tek şey onların “çelişki”lerini onlara göstermektir. Böylece o insanlar kendi çelişkilerinin ağırlığıyla –o hantallıkla- kendi kendilerine yıkılıyorlar. Enver Ercan dışında kimseyle münakaşam olmadı henüz… Ve bilin ki bu işlerle “kerhen” uğraşıyorum. İşyerlerinde de böyledir, bir konu hakkında fikir beyan edersiniz ve bir bakarsınız ki o işin sorumluluğu sizin üzerinize atılmış. Bu işler benim üzerime kaldı.

Kelimenin Yüzü’nde imgelerini 206 kavramla sunmuşsun. Karşılaşacağın tepkiler dışında tehlike arz eden başka bir konu olabilir mi? Örneğin, sence imgeler(in) hiç değişmez mi?

 Kelimelerin Yüzü’nü bir pusula olsun, milletin elinin, ayağının altında benim şiirlerimi anlamak ya da aydınlatmak yolunda bir lamba, bir kolaylık olsun diye yazmadım. O kitap, eğretilemelerden ve ağırlıklı olarak da tersimlemelerden oluşan bir iç bakıştır. Kelimenin Yüzü, şiirin dışındaki saklı bir mecrada, yalıtılmış bir bölmede kelimelerle teker teker hesaplaşmamdan ya da yüzleşmemden; anlam, sezgi ve imge arasındaki iplerin sağlamlığını kontrol etmeye çalışmamdan ibarettir. Bu deney odası boşlukla doludur. Bu odaya bir “çınlama odası” bile diyebiliriz. Ben, kelimelerin ağırlığını yoklamaya belki de ölçmeye çalıştım. İşbu yönelim, kelimelerin, kitabın yazıldığı dönemdeki imgesel kökenleridir. O kitaba bir “ipucu” gibi bakmamalıyız. Aksine, kitabın kendisi “ip”lerle dolu ve hatta karmakarışık bir dolaptır. Tıpkı insanın yüzünde yer alan kırışıklar ve hatlar gibi... Kelimelere, bana bir şey ifade etmeyen kırışık yüzlere baktığım gibi bakmaya çalıştım.

İmgeleri(ni) ortaya koymak bir şiir yazarını, yani seni, kısıtlamaz mı?

 Kısıtlamaz. Biraz önce söylediklerimi düşünürsen, bu hesaplaşmayı, bu oluşturduğum yalıtım mekânını ya da o kitabın bir “sorgu sandalyesi” olduğunu düşünürsen, işbu “tersimlemeler”in ve “iki nokta üst üste”lerin beni kısıtlamayacağını fark edersin.


Semantiği sorguladığın Kelimenin Yüzü’nde, kelimelerin yetersiz, bazen de gereksiz olduğunu ama bir açıdan da yansımalarıyla var olduğunu görüyoruz. Öyküden şiire, şiirden kelimeye… Buradan ötesi törpülenmeyecek kadar azalıyor gibi. Livar’da artlama şiirlerin mevcut, Kelimenin Yüzü’ndeyse kelimeler denize bakan biri gibi. Burada sonra sıra tamamen letrizmde mi?

Bundan sonra ne olacağını kestiremiyorum. İnan ki bilmiyorum… Zaten bilinmez de. Bugüne kadar da oturup özellikle bir şeyler planlamadım. Ama böyle bir şeylerin, yönelimin ya da kısıtın olacağını pek sanmıyorum. Bu tip bir bağlayıcılığı, daralmayı ya da tam tersine genişlemeyi dört sene boyunca Serkan Işın üstlendi ve bir tek o adam göze alabildi. Bu tip şeyler, aslına bakarsanız Serkan Işın’dan sorulmalı… Benden değil.  


Şiirini hiç okumamış olanlar için şiirinin biçimi ve anlam arayışlarına özgü şöyle bir benzetme yapmak doğru olur mu? Sentaks açısından Ece Ayhan, semantik olarak da İlhan Berk şiiriyle benzerlikler gösteriyor.

Doğrudur. Fakat benim şiirim bunlardan ibaret değildir. Odaklanırsanız, şiirimde Edeuardo Galeano’nun, Cortazar’ın, Oktay Rifat’ın etkilerini de görebilirsiniz. Eğer sezgileriniz biraz daha güçlüyse şiirimde Paul Celan ve özellikle Oruç Aruoba etkileri de bulabilirsiniz. Tüm bu etkiler, tüm bu borçlar şiirimin “nasıl olduğu” yolunda size fikir verir. Ancak, şiirimin “ne olduğu” yolunda zerre kadar fikir vermez. Ayrıca, bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Poetikamı anlattığım, ortaya koyduğum bir sürü yazım var. O yazıları okumak faydalıdır...

 İkinci Yeni Akımı için, şiir değil diyenler var. Ne düşünüyorsun bu konuda?

 Kısaca cevaplayayım.  İkinci yeni akımına “şiir değil!” diyenlerin zihniyeti, Mahsun Kırmızıgül’ün  “yönetmen” veya “sinemacı” olduğuna inananların zihniyetidir. Bunların söylemlerinin üstünde durmayınız. Bunlar yetkinlik denen şeyi bilmeyen adamlardır...

Kitaplarında, öfke yok; Livar’da Livar başlığı altında lirik bir biçimde babanla birlikte balık tuttuğun anlardan mavi lekeli izler var. Çalgıdönüm başlığı altında müzisyen yanını görüyoruz, Bu adlı bölümde ise Ece Ayhan’ı ve biyografi içerikli şiirlerini. En sonda da Tepegöz adı altında görsel şiirlerini… Hepsine dayanarak, senin için şiir bir arayış mı, aranan mı?

Aynen öyle… Hep söylüyorum; doğru cevapları bulmak için soruları doğru sormak gerekir. Bence artık, yaşadığımız çağın dinamiklerine, teknoloji tüketimine falan baktığımızda  “Sanat Nedir? Şiir Nedir?” gibi sorular, doğru sorular değil. Benim için “Ne şiirdir?” ve “Şiir Nerdedir?” soruları çok daha önemli… Kaynağını falan bilmediğim bir sezgisellikle, el yordamıyla yapıyorum her şeyi... Ve Oktay Rifat ne demiş; “Rastlantı bizden akıllıdır.” Ben bu söze sonsuz inanıyorum. Bir “caz yürüyüşü”, bir duygudurum salınımı, bir eskrim…  Duygudurumların ve düşüncelerin tınısının ya da tuşesinin peşindeyim. Gerisi laf-ı güzaf…

En son grupta, 2007’de Ece Ayhan’la ilgili yapılanları not almışsın. Ece Ayhan’ı ilk ne zaman okuduğunu hatırlıyor musun? Onu, sana bu denli sevdiren, benim şairim, dedirten nedir?


Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü, beni sevmeyenler bu konuda söylediğim her şeyi önce yanlış anlıyor, sonra da çeşitli kötülük uygulamaları oluşturmak için aleyhimde kullanıyorlar. Ama ben, asıl, Ece Ayhan şiirinin “sathi” tarafına hayranım. Ece Ayhan şiirinin yukarıya ya da aşağıya doğru olmadığını bana Celal Gözütok söylemişti. “Sıkı şiir” insanlara doğrudur, onlar içindir fakat ne yazık ki işbu düzlem, sıkı şiir, akkor şiir, insanlara çarpar çarpar ve sonunda durmak zorunda kalır... Şunu da eklemek istiyorum; Ece Ayhan’a ve şiirine yanlış yerden bakıyorlar, baktılar… Onu anlamak için,  ona “Ayhan Çağlar” olarak bakmaları gerekir. Ece’nin deyişiyle “Tipolojiyi bilen kazanır!”


Neden bu kadar öfkelisin? Özellikle de edebiyat çevresine karşı neden öfkelisin? Sence söyleme biçimin fazla sert değil mi?

 Üslubumun sert olduğu doğrudur. Bunun nedeni bazı kişilerin “çelişki”lerine, dirsek temaslarına ve retorik arsızlığına karşı bende varolan tahammül eşiğinin her geçen gün biraz daha azalıyor olmasıdır. Misal, bir adam var; bu adam bir çelişki yumağı ve aynı zamanda da öfkeli… Şimdi ben bu adamın çelişkilerini, retorik arsızlıklarını ve köylü kurnazlıklarını göre göre, bunlara maruz kala kala öfkelendim. Örneğin bir adamın Özge Dirik konusundaki arsızlığı, pişkinliği beni çileden çıkarmıştır… Sonra, başka bir adam var; bu adam kaynakçı ustasından devşirme bir edebiyat heveslisidir. Yani topyekûn ya da neresinden bakarsanız bakın bu kadardır, bu kadar eder. Ama bu adam gerçekten çok heveslidir, çok inatçıdır vs. Bu hevesi onu bir yerlere getirebilir, getirmiştir de ama o heves insanı  “edebiyat kâhyalığı, belediyecilik ve jüricilik” mertebesine getirirse, “Sendika başkanlığı, statüko hırsı” mertebesine getirip bırakırsa ne olacak, ne olmuştur?  İşbu hevesli adam kendini kaybederek etrafındaki üç beş meczubun gazına gelip bir “müptezel” ya da bir “muhteris” olmuşsa, en az onun kadar inatçı birilerinin çıkıp “Hop kardeşim, sen bizi aptal yerine koyamazsın! Kazın ayağı öyle değil!” demesi gerekir. İşte benim bu söylediğim gerçekler bazı çevrelerce “öfke” olarak görünüyor, anlaşılıyor.

 Şu an periyodik olarak bir yerlerde yazıyor musun?

 Monokl Dergisi’ni ve Birgün Gazetesi’ni seviyorum. Oralarda sürekli yazmaya çalışıyorum. Bir de, tabii ya, P.A.T! var… No-Edebiyat’ı da sevmiştim ama geçenlerde, onların editöryası son derece eski ve ezberci bir “dinlendirme” söylemiyle karşıma çıktılar. Kısacası, şiirlerimi yayımlamayacaklarını kibarca bana bildirdiler… Mecburen o dergiden de uzaklaştım ya da uzaklaştırıldım. Gerçi, çok da önemli değil… Beni istemiyorlarsa yapacak, zorlayacak bir şey yok… 

 Belirtmek istediğin bir şey var mı?

 Bilmem ki… Şunu söyleyebiliriz;  bütün o içsiz, tözsüz editörler, sessizlik tetikçileri, kötülük dayanışmaları ve bütün o edebiyat cürufu şunu anlamalı: Şiir yazmak, şiir eleştirmek, incelemek -hatta şiir okumak bile-  “Berber Muhabbeti” mantığıyla veya esnaf yordamlarıyla yapılmaz. Artık bu numaraları kimse yemez. Bunu böylece bilsinler. Meselenin özünü anlayamıyorlarsa oturup mecburen, ezberlesinler.  

Teşekkür ederim.

 Asıl ben çok teşekkür ederim. Sağ olasın…





*

 

Davut Yücel ile…

03.03.2007

M. DAVUT YÜCEL: “Livar”, çıkan ilk şiir kitabın. Daha evvel yayımladığın öykü kitapların, anlatı kitapların var. Öyküyü, nesrin alt başlığı olarak aldığımızda, şiire ya da şiirsel olana atılan bir adım olarak ayırabiliriz. Bu anlamda öykülerinde de şiirsel bir tat var zaten. Ancak yine de üç adet şiir kitabı çıkartmış birinin sonradan bir öykü kitabı çıkartmasından daha az dikkat çekici bence bu (Tabii bunu söylerken bir yandan da yayımladığın şiirleri gözden kaçırıyor değiliz.). Bu açıdan baktığımızda öykü ve/ya da şiir yazmayı, birbirine bağlılıkları ya da ayrılıkları hakkında, senin yazma sürecini de dahil ederek, neler söylersin?

ZAFER YALÇINPINAR: Zekice bir bulguya ulaşmışsın. Bak, ben yaşamın içinde yuvarlanan, debelenen, gidip gelen bir adamım.  Bazı olaylar ve görüngüler var ki bunlar ancak şiirsel bir dille ya da bizzat şiirin kendisiyle ortaya konmalıdır. Öykü dili ve kurgusu -yani şu bildiğimiz inşaat düzeneği- bazı görüngüleri açıklamaya, istediğimiz hızda ve dozajda ortaya koymamıza yetmez. Ama şiir apansız varoluşuyla bunları anlatabilecek güçtedir. Öykü bana çoğu zaman fazla nizami ya da askeri geliyor. Didaktik eleştirmenlerin yapısalcı ve şematik yaklaşımları da bugün öyküye böyle bakılmasını sağladı. Oysa ki “Julio Cortazar” diye bir adam var! Eleştirmenler neden bu adamın büyüklüğünü ölçemiyorlar, açıklayamıyorlar? Çünkü “gündelik hayatın ustası” değiller, gündelik hayattaki şiiri fark edemiyorlar. O ünlü dilbilimciler, Cortazar’ın “Clone” adlı öyküsündeki gizleri neden fark edemiyorlar? Çünkü müzisyen değiller, çünkü cazı ve cazın şiirselliğini bilmiyorlar. Diğer bir örnek ise Sait Faik’tir.  Onun hemen hemen tüm eserleri düzyazı ile şiir arasında etkileşime giren bambaşka bir kimyada oluşmuştur. Ama kimse yüksek sesle Sait Faik’teki şiirselliği incelememiştir. Şunu demek istiyorum; şiir bir dağın röntgenini çekmek ve görüngülere bu yolla bakmaktır. Öykücülük ise bir dağın içini araştırmak için belirli yerlerden sondajlar yapmaktır, görüngülere mühendis gibi yaklaşmaktır. Bu ikisinin arasındaki tek benzerlik ise “tipoloji bilgisi”dir.  Ece Ayhan’ın şu sözünü tekrar edeyim; “Tipolojiyi bilen kazanır.”

M.D.Y:  Denizi seviyorsun. Bu sevgi kitabına da sirayet etmiş durumda. Şiirde deniz senin için neyin ifadesi?

Z.Y. : Çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin kayda değer bir bölümü denizin üzerinde geçti. Babamın en büyük merakı teknecilikle, balıkçılıkla ve denizle ilişkilidir. Amcam ve dedemden ailemize yadigâr kalan bir teknemiz var. Babam için oltalarının ve teknesinin bakımı, siyasetten, bankadaki mevduatından ve o paranın yönetiminden en az on kat daha önemlidir. İşte ben de böyle bir adamın oğluyum.

Deniz, benim için, boğazlarıyla, kıyılarıyla, ırmaklarıyla, limanlarıyla, “argos”uyla, tarihiyle, deyişleriyle, terimleriyle, tekneleriyle, oltalarıyla, balıklarıyla ve balıkçılık tipolojisiyle birlikte “akışkan”  veya “devingen” bir bütünün ta kendisidir. Yani deniz, kara benzeri bir durağanlık içinde değildir ve denizin hareketleri karanınkiler gibi atonal eğilimli değildir, armoniktir. Ayrıca “deniz”, tıpkı “gökyüzü”nün varlığı gibi bütünsel bir büyüklüğü ve genişliği de ifade ediyor bende. Öylesine geniş…

Bir şiirinde Serdar Koçak “uçan sandallar” ifadesini kullanmıştır. Bunu çoğu kimse ya hiç anlamadı ya da yanlış anladı. Gündüz vakti, bulutlarıyla birlikte gökyüzü denize yansıdığında,  denizde bulunan bir tekne gökyüzündeymiş gibi olur, yani uçar. Serdar Koçak’ın bu tamlaması, şiirsel ve imgesel olarak denizi yeniden “göz önüne” almamı sağlamıştır.

Bugün, insanlığımız toprağın ve doğanın canını almak/yakmak için garip bir mühendislik iştahıyla toprağa türlü türlü işkenceler yapıyor. Bunu da girişimcilik veya yatırım mantığına bağlıyorlar. Oysaki mesele düpedüz açgözlülüktür. Üstelik söz ettiğim bu aç gözlülüğü de yöntemli ve planlı bir şekilde icra ediyorlar. Sabancı öldüğünde ve mezarına gömüldüğünde kendi kendime şöyle demiştim; “Heh, Sabancı Bey, şimdi ayvayı yedin; toprağın senden alacağı intikam çok fena olacak!”

 Buna karşılık, denize karada olduğu kadar güçlü hücum edemediler. Edemezler de. Deniz sallantıdadır ve örneğin, denizde kişisel mülkiyet yoktur. Deniz herkesindir, denizin kanunları yazılı ya da yazısız olmak üzere başka esaslar veya dengeler üzerine kurulmuştur. Şu bizim ülkemizde, yani “emlak cumhuriyeti”mizde bir dönüm arsa için birbirini kesen, parçalayan ve gömen insanlar, mafyalar vardır. Denizde ise böylesine büyük bir kıyım yoktur. Eğer “deniz altı”ları saymazsak…

Ancak, LİVAR’daki “Gece Denizi” algısı ise daha farklı bir yerden geliyor. Bir gece adadaki yazlığımızın bulunduğu koydan yola çıkıp merkeze doğru yürürken simsiyah gece denizi gözüme bir “mürekkep” olarak göründü ve yürüyüşüm boyunca bana eşlik etti. Israrla “Beni dinle ve beni anla!” der gibiydi. Ben de onu anlamaya ya da çoğunlukla “sezmeye” çalışıyorum. Şiirlerimde yaptığım şey, geceyi, denizi ve onların tınılarını anlatmaya ya da sezdirmeye çalışmak…

M.D.Y:  Aynı şekilde yalnızlık düşüncesi ya da teması da hâkim şiirlerine. Bu yalnızlık korkulu bir yalnızlık mı, endişeli bir bekleyiş mi yoksa bir kader mi, nedir biraz anlatabilir misin?

Z.Y. : Genelde “yalnızlık” ile “tek başına olmak” birbirine karıştırılıyor. Ben yalnız bir adam değilim, ama çoğu durumda, çoğu şeye karşı “tek başına” olduğum ya da “tek başıma” kaldığım söylenebilir. Yalnızlık kuyusundan düpedüz bahsetmekten kaçınıyorum ve evet, fazla ıssız, fazla kuytu, köşeye sıkışmış olmak… İnsan kendisiyle baş başa kaldığında ve kendini kandırmadan “iyice bir” düşündüğünde, varoluş zonklamasından, ötekilerden ya da “memleketin hâli”nden endişelenmez de ne yapar? Sonra, “yalnızlık” dediğimizde Enis Akın’ın şu dizesini ya da büyük sorusunu aklımdan çıkaramıyorum: “Nasıl yalnız bırakır adamı bir meydan?” Geçenlerde Emil Michel Cioran’ın “Burukluk” adlı eserinde okuduğum şu söz de beni çok etkiledi; “Eğer Nuh biraz ileri görüşlü bir adam olsaydı, o gemiyi batırırdı!”. Bilmem anlatabildim mi…

M.D.Y:  Kitabın isminden yola çıktığımızda, bu toplama dâhil ettiğin şiirler kurtarılmış olanlar mı?

Z.Y. : Kitabın isminin kısa hikâyesi şöyle: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası o şiirler ve işler kurtarılmış olanlar değil, aksine, yakalanmış olanlardır.


M.D.Y:  Kitabın “Çalgıdönüm” isimli bölümünün girişinde yer alan Sting’e ait iki paragraflık metinde; müzisyen olarak kendilerinin yaptıkları müzikle, aslında sessizliği vurguladıklarını söylüyor. Senin şiirine baktığımızda da böyle bir sessizliği vurgulama durumu seziliyor. Şiirlerinde yer alan susları, ses boşluklarını, anlam boşluklarını, duraksamaları düşünürsek; sessizliği vurgulamak düşüncesi senin için ne tür bir amaç ve bu amacın nihayetinde metin ile anlam arasında bir tür prozodi oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

Z.Y. : Konuyu matematikçi gibi “örten fonksiyon” mantığıyla ele alıp kontrpuan bilgisinden yola çıkarsak “prozodi” oluştuğunu söyleyebiliriz. Ama benim peşinde olduğum ve kullandığım zaten “anlam kayması”yla yürüyen bir şey… Dizelerimde “aksak bir anlam” söz konusudur. Sonra, “anlam”ın en tehlikeli yanı imgenin barındırdığı coşkuyu azaltması ve ortalama zekânın hizmetine sunmasındadır. Biliyorsun, anlamın yerine sezgiyi koymak gerekiyor. Yeter ki istediğim duygudurum geçişlerini ya da tınılarını yansıtabileyim ve “bütünden daha önemli bir ayrıntı”yı, şiiri farklı kılan eklemleri ustalıkla işaret edebileyim… Gerisi laftır.

M.D.Y:  Müziğe ve özelde caza olan ilgini biliyorum. Şiirlerini kurarken de o alana ait bir takım şeylerden faydalandığını yazmıştın bir keresinde. Bu anlamda, evet,  şiirine ilişkin bir takım denemelerde/açılımlarda bulunmaktan kaçınmıyorsun (görsel şiiri şu an için konu dışı tutuyorum). Deneysel olanın sende, şiir düşüncende yeri nedir?

Z.Y. : Mesele sanıldığı kadar karışık değil aslında; deneysellik olarak görülen şey, caza olan ilgimi, müzisyenlik geçmişimi ve bu izlekten öğrendiğim tuşeleri ya da “coşku dönemeçleri”ni şiirlerime yansıtmaya çalışmamdan başka bir şey değil. Aslında yaşamsal, geçmişimle ilgili bir şey bu… Ben caz davulcularını ve onların tuşesini çok takip ettim.  Davul cümlelerinin veya senkopların nerede, nasıl tınıdığını iyi bilirim. Bir ritm, bir şarkının “köprü” bölümündeki köşeler, bir hi-hat’teki sektirmeler, bir şarkının “verse” bölümündeki tekrarlar ve yükselişteki koro duygusu, bir atak ya da bir senkoptan sonraki “sus”… Bunlar benim için çok önemli şeylerdir. Bir de çalgıların tınısı önemlidir. Kontrbas ile trompet en sevdiğim çalgılardır.  Ayrıca, üflemeli çalgıları çok içten ve şiirsel bulurum. Zurna da buna dâhildir. “Çalgıdönüm” bu tip müzikal benzetmelerin ve çalgıların mevsimlerle eşleşmesinden başka bir şey değildir. Bunu akıl etmek de, ne bileyim, geçmişimden gelenlerin pekiştirmesi, bir çeşit sezgisel yetidir… Örneğin Patricia Barber’ın “The Moon” adlı şarkısının girişindeki kontrbas ezgisi kafamın içinde “bakar yüzün/oyuk oyuk” dizeleriyle birlikte tınıyor. O dinlediğim ezgiyi kafamın içindeki dizeyle birlikte baş başa buluyorum birden… Bu nasıl oluyor, ben de gerçekten bilmiyorum. Şunu da eklemek isterim; en son “Ece Ayhan İçin Bir Davul Cümlesi” adında bir şiir tamamladım. Bu şiiri okuyan bir davulcu bunun hiç de deneysel bir şiir olmadığını anlar. Ama siz bunu deneysel olarak algılıyorsunuz… Ece Ayhan şu sözü boşuna dememiştir: “Tarihe bakarsanız anlarsınız!” Ben de rahatlıkla “Müziğe bakarsanız anlarsınız!” diyorum.

M.D.Y:  Şiirinin müzik ile olan ilişkisinden bahsettik. Bir de sanki bir tiyatro oyununun sahneleri oynanıyormuş gibi ya da kısa metrajlı bir filmin çekimleri yapılıyormuş gibi etki oluşuyor zihnimde. Önce bu alanlarda da çalışmalarının olup olmadığını sorayım. Şu an üzerinde çalıştığın ya da ilerisi için düşündüğün bir şey var mı?

        

Z.Y. : Sanırım, üzerinde oluşan söz konusu etki şiirlerimdeki bazı atmosfer odaklanmalarından kaynaklanıyor. Kesinlikle böyle bir fikrim ya da planım yok. Olmasını da istemem. Şiirlerimde kullandığım bazı bölümlemeler, ayraç niteliği taşıyan kelimeler ve dizeler bir sahnenin perdesinin açılışını veya kapanışını çağrıştırabilir. Ya da ışıkların sönmesini falan… Ama sadece bu kadar, daha fazlasını amaçlamıyorum. Bazı kişisel sebeplerden dolayı tiyatroculardan nefret ederim. Özellikle de başarısız tiyatroculardan ve senaryo yazarlarından… Yaşamın kurgusu ve mimikleri tiyatrolardaki gibi değil; yaşamın replikleri tiyatrocuların ya da senaryo yazarlarının ortalama zekâya yönelik kurduğu turşular gibi değildir. “Gösteri toplumu” kavramından hiç söz açmayacağım, çünkü içinden çıkamayız…

M.D.Y: Şiirinde, başkaldırıya varabilecek eleştirel bir duruşunun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Z.Y. Hem edebiyat dünyasında hem de gündelik hayatımda kabullenemediğim birçok “”hoyratlık” ve üçkağıtçılık var. En yakınımda bile bunu görebiliyorum bazen... Şiirimde, önce bu sevmediğim hoyratlıkları işaret edip ardından  da -bile bile- onları “rezil” etmeye kalkıştığım oluyor.  Şiirimin “ayağa kalkarak bağırmak” gibi bir derdinin olduğunu sanmıyorum, ancak bazı şeyleri de yüksek sesle söylemek gerekiyor, gerekir de. Bu bizim okurun ya da toplumun (topluluğun) alışık olduğu bir şey değil… Sonuçta, çoksesliliğe, eşanlılığa ve anlam kaymasına alışkın olmayan burnunun dikine yaşayan sessiz bir yığın bizimkiler… Garipsiyorlar…

M.D.Y:  Şunu merak ediyorum; ilginin odaklandığı farklı noktalar var. Ve bunlar “malzeme”, “biçim”, “düşünüş” olarak şiirine yansımış durumda. Bunlarla yazım sürecindeki ilişkin nasıldır, değişmezlerin var mıdır? Yukarıda denizin etkilerinden bahsetmiştin ya da müzik…

Sorunda “düşünüş” değil de “seziş” deseydin tam yerinden vurmuş olacaktın.

Benim değişmezim “bakmak”… Daha fazlası bana zarar veriyor. Bir “bakış”ta, bir “görüngü”yle tüm şiirimin rotası değişebilir. Benim “bakış”ım bir “yelkenli”ye benziyor. Yavaşlar, hızlanır, ayarlar, kurar, açar, kapar, ölçer, durur, debelenir vesselam…  Bunu seviyorum. “Anlam”ı kırmayı, “anlam” denen şeyi bir sorgu sandalyesine oturtup sorgulamayı, tokatlamayı çok seviyorum. “Biçim” ve “malzeme”ye gelince...  Onlar benim şiirimin “çapari oltası”dır.

M.D.Y:  Tekrar konuya dönecek olursak; kendi dilini konuşan, kendi müziğini çalan, kendi senaryosunu yazan bir bütün var karşımızda. Ve aynı zamanda şair oradaki duyguya da hakim, duygu başıboş bırakılmamış. Şiirlere ‘-sus-’lar veriliyor, kesiliyor, bölünüyor. Bütün bunlar şiirde birleştiğinde de bir tür sınırsızlığı ya da sınırları zorlamayı (metinlerarasılıktan alanlararasılığa geçiş) çağrıştırıyor. Umberto Eco’nun “Okura tek bir anlamın kendini zorla kabul ettirmesini önlemek gerekir” deyişini hatırlamak gerekir belki burada. Bu, şiir olumlayan bir özellik bu anlamda. Görsel şiir için de düşünecek olursak, alanlararasılığı yoğun şekilde hissedildiğini söyleyebiliriz. Şiirlerindeki bu çağrışım zenginliği için ne söylersin?

Z.Y. : Bu durum eklektiktir, aksak bir kolâjdır ve sıkılgan, saplantılı bir adamın elindekilerle ne yapabileceğini düşünmesinin sonucudur: Dolaşımdaki tümce yapılarını, görüngüleri ve düşünce dizgesini -belli ilkelere bağlılıkla- nasıl kaydıracağını ya da eğeleyip aşındıracağını sürekli düşünen bir adamın başıbozukluk zenginliğinden başka bir şey değildir.

M.D.Y: Yukarıda saydıklarımızdan olsa gerek, şiirinde anlamın sayfaya, bütüne yayıldığını da söyleyebilir miyiz?

Z.Y. : Söyleyebiliriz, ama her şiirim veya her dizemin uzantısı için bu söylem geçerli değil. Boşluğu vurgulamaya çalıştığım bazı dizelerim için geçerli bu… Ancak, görsel şiir kuramında şöyle bir ilke de var: “Görsel Şiir’de ilk dize, sayfa düzleminin üzerindeki herhangi bir koordinattır.”

M.D.Y:Kısa ve az kelimeli şiirlerden her zaman daha çok etkilenmişimdir ben. Az kelimeli şiirler belki konvansiyonel alana yakınlık tehlikesi bakımından güncel dile, çok sözcüklü ve çok sayfalı şiire tercih ediliyor… Ama, senin yazdıklarında güncel dil olmasına karşın az sözcüklü bir yapı da var. Bu konu hakkında hem “Livar” bağlamında hem de şiir görüşün bağlamında neler düşünüyorsun?

Bu durum, aslına bakarsan, bendeki Wittgenstein etkisidir. Kelimelerin bir ağırlığı var. Dize olarak kullandığım kelimeler ya da hecelemeler, görüngüden ve imgeden uzanan iplik parçalarıdır. Bunu tartmayı öğrenmek gerekiyor. Gündelik hayatımızda kelimeleri “ayağımıza ayakkabı giyer” ya da “kapıyı kapatır ve gider”  gibi hoyrat kullanıyoruz. Bu hoyratlık canımı sıkıyor. İşte ben,  “gündelik” ile “ağırlık” arasındaki karşıtlığı kullanıyorum Livar’da… Şiirde “vurgu” çok önemlidir. “Gece”, “kıyı, “sis” ya da “susku” kelimelerinin ağırlığını, şiirde tek başına kullanıldıklarındaki ağırlıklarını ya da hecelemelerle oluşan anlam kaymalarını, bu tip bir “vurgusal zekâ”yı  göstermek zorundayım. Bu durum ilgi çekici ve denenmemiş bir “karşıtlık” yaratıyor. Oruç Aruoba’nın “Ol/an” adlı kitabına ve Necatigil’in “hecekırım” çalışmalarına da çok önem veriyorum.

M.D.Y:  İkinci şiir kitabını ne zaman elimize alıyoruz peki? Ya da elimize alacağımız kitap ne üzerine olacak?

Z.Y. : İkinci şiir kitabımı henüz bilmiyorum, yani henüz öyle bir şey yok. Livar’ın dosyalaşması dört sene kadar sürdü. Uzun bir süre şiir kitabı yayımlayacağımı sanmıyorum.  Şimdi, “Adabeyi” adında bir “novella” ya da “uzun öykü” yazmaya başladım. Sırası gelmişken söyleyeyim; ben roman türünü sevmiyorum, roman yapısı bana çok yavaş ve dekoratif geliyor. Onun yerine “Novella” biçimi, kurgusu bana daha uygun. Ayrıca,  bu aralar defterlerimle de çok ilgileniyorum, ama defterlerimdeki anlatıları, anıları, çizimleri ve tümceleri ne yapacağımı da hiç bilmiyorum. Üç adet  tamamlanmış defterim var; “Çünkü Defteri”, “Çapari Defteri” ve “Turuncu Defter”… Kısacası, onlar ne olacak, yazdıklarım ne zaman, nasıl yayımlanacak, pek kestiremiyorum. Bu belirsizlik her zaman olmuştur… Biliyorsun, bizim memlekette “Dağlarca olsan bile şiir kitabını basmayız” diyen yayınevi sahipleri falan var… Onlar  ne zaman ayarlar ya da hep aymaz olarak mı kalacaklar belli değil…

M.D.Y:  Kitabın son bölümü olan ‘Tepegöz’de, on iki adet görsel şiirin yer alıyor. Bu çalışmalarında çok çeşitli teknikler kullanmıyorsun, genel olarak görsel bir takım malzemeler ile tipografik malzemenin birleştiği çalışmalar. Orada oluşturmayı amaçladığın dünya nedir?

 Z.Y. : İnan ki bilmiyorum. Görsel şiir kuramıyla ilgili tutarlı ve çelişkisiz bir şeyler söyleyebilecek birikime henüz sahip değilim. Belki ileride… Ama görsel işlerimde oluşturmaya çalıştığım dünya hakkında şunu söyleyebilirim: Bir adam geliyor bir davula vuruyor, bir sene sonra gelip aynı davula bir kere daha vuruyor. Arada oluşan boşluk ve orada yuvalanan kimya, coşku, uzam, denge, likidite… Sanırım, bunları göstermeye, bunları nitelemeye çalışıyorum.

M.D.Y:  Görsel olan “nesne” ile şiirin –ya da şiirselliğin- birleşmesi; maddeleşmesi ya da klasik deyişle dünyevileşmesi, bu tarz çalışmalara ‘iş’ denmesinin sebebi midir? Ya da senin için görsel şiir öyle midir?

Z.Y. : Bu konuda Serkan Işın’ın sözleri çok önemlidir. Monokl’ın ilk sayısında onun “Şiirde İş” adlı bir yazısı vardır. O yazı  “iş” tanımlamasını ortaya çok düzgünce koyuyor. “Teknik” kavramının açılımları ve günümüzdeki yönelimi de çok önemli… İsteyen o yazıyı okuyabilir… Bir de, tabii ya, benim bunlara “iş” deyişimin altında bir güvensizlik kıvılcımı da yok değil…

M.D.Y:  Tavır ve amacı itibariyle görsel şiir direkt olarak hayatın kendini vermektedir, göstermektedir. Bu anlamda göstergenin soyuttan somuta geçmesiyle anlam dağarcığı belli göndermeler dışında zihinde fırtınalar yaratma yetisini de kayıp mı etmiştir yoksa aslında anlamı sonsuz sayıya mı çıkartmıştır?

Z.Y. : Görsel şiir, bence, şiirsel algının ya da sezginin osiloskobudur. Sanırım, bu osiloskobun da alt ve üst sınırları vardır.  Bir de ben matematikteki şu sözü çok severim: “Sebepler zinciri sonsuz değildir!”

M.D.Y:  Bu işlerinde neyi, nasıl değerlendiriyorsun?

Z.Y. : Görsel işlerimde duygudurumların tınısını “dengesel” olarak yerlemlemeye çalışıyorum. Görsel işlerimdeki “Ş” harfinin yerlemi  İlhan Berk’in “Şiir bir tuğlanın minareden aşağıya atılmasında ama yere düşmemesindedir, havada asılı kalmasındadır”  fikrinin yansımasıdır. “Şiir dengesi” işlerimde müzik var. Bunu kimse fark etmiyor. Aslında en sıkı “müzikal tuşe”ler şiir dengesi başlığı adı altında topladığım görsel işlerimde yuvalanmış durumdadır.

M.D.Y:  Görsel işlerini hazırlarken maddede ya da nesnede bir söyleyiş biçimi mi oluşturmayı hedeflersin yoksa işin kendisi direk madde ya da nesne mi olur? Bu işlerin oluşum süreci nasıl işler sende?

Z.Y. : Sanırım ilki… Ama, şu “oluşum süreci” meselesini atlayalım. Çünkü, inan ki ben de ne yaptığımdan ve nasıl yaptığımdan henüz emin değilim.  Bendeki “görsel iş” sürecinin veya denkleminin büyük bir kısmı hâlâ stokastik değişkenlerden oluşuyor.

M.D.Y:  Görsel şiir; şaire, ressama, grafik tasarımcısına, mimara, kaligrafi/hat sanatçılarına hatta romancıya, öykücüye seslenen kendinden bir şeyler bulabileceği bir alan. Bu çok yönlülüğü nasıl  değerlendiriyorsun?

Z.Y. : Bu zenginliğe  “doğuşkanlık” denir. Görsel şiir müthiş canlı ve dinamik bir alandır. Yeni bir meydan ya da bir panayır, büyük bir devinim, bir karınca yuvası… Çok sıkı bir verim ve soyutlama alanı… Herkes buna bilgisi ve tekniği ölçüsünde paydaş olmak isteyecektir. Hatta, ağızlarına doladıkları şu “inovasyon” sözcüğüyle birlikte bu işe yakında mühendisler de karışacaktır. Öyle görüyorum ben…

M.D.Y:  Görsel şiirin Türk şiirine katkısı nedir sence?

Z.Y. : Bence, görsel çalışmalarla birlikte şu eski sözel şiirden ve onun retoriklerinden uzaklaşmanın bir aşaması daha tamamlanmış oldu. Görsel Şiir, tekniğin cehenneminden uzak olan “gölbaşı şairleri”nin ve “retorik arsızları”nın karşısına sağlam bir söylem ve uygulama alanı olarak çıktı. Edebiyat kâhyaları ve şairler,  şiirlerini ve imgelerini bir kez daha düşünüp, dizelerini akort etmek zorunda kaldılar. Bu durum, açık söyleyeyim, Serkan Işın’ın ısrarı, cesareti, başarısı ve tokadıdır. Serkan Işın görsel şiiri icat etmedi, kendini görsel şiirde buldu, oraya kadar gidebildi. Bazı şiir çevreleri de aymazlık –tabii ki- yapıyor; pestili çıkmış içsiz dosya konularını sunmaya devam edip sıkı işleri, görsel şiir’i “Yok sayma” stratejisini uyguluyorlar. Yalnız, bu noktada şöyle bir  tehlikeye de işaret etmek istiyorum; karaya çekilmiş bir teknede kürek çekip “kuram”ın gergin derisini/yüzünü patlatmamak gerekiyor. “Derisi patlamış bir davulun kasnağını sıkan, kastıran” bir sürü  kuramcı adam ve “heves”li dergi de var şu an… Onların düştüğü hataya düşmemek lazım. Ayrıca, “Cemaat” olgusu da büyük bir tehlikedir. Bugün, “tarikat, cemaat, şeriat, hakikat” gibi dört kapılı dinci söylemlerin üzerine çalışmalarını, ilişkilerini kuran edebiyatçılar var. Bunlar sanatçı tipolojisinin “kendi dağının tepesinde yalnız” oturduğunu bilmiyorlar mı? Sanatçıların bir “halay takımı” gibi birlikte bulunmasının hiçbir anlamı yoktur. Efelerin oyunu gibi tek başına oynanan bir oyundur sanat…

M.D.Y:  Görsel ya da somut şiirin bulunduğu yola şöyle bir baktığımızda, bunun gittikçe halktan koptuğunu ya da kopacağını, şiirin belli bir kesim dışında anlaşılmaz kalacağını söyleyebilir miyiz?

   

Z.Y. : Söyleyebiliriz. Ama bunu biz yaratmadık. Tarihte şair hep tek başına kalmıştır, toplumla arasındaki ilişki aksaktır ve şairler birbiriyle kavga halindedirler. Biz kimseyi hor görmedik ama herkes bizi “hor görmek” ya da “yok saymak” eğilimindedir. Bu uzaklık “edebiyat kâhyaları” yani editörler tarafından icat edildi. Bu durumun kaynağı ya da başlangıcı bizim yaptığımız ettiğimiz şeyler değil.  Tüketim toplumu, çıkar çatışmaları, sığlık ve bu  tip şeylere angaje olan editörler var… Ama bazen, özellikle de son zamanlarda “Yahu, böylesi daha iyi!” dediğim de oluyor. “Ortalama zekâ” ve “edebiyat kâhyaları” ile kesişim noktalarımı akort etmeye ihtiyacım yok. Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır: Birilerinin hizasına gelecek  değilim… Örneğin, Ece Ayhan’ı kimse kafakola alamamıştır. Kafakola alamadıkları için de “Ece kötü bir adamdır” söylemleriyle onu yıprattılar. Halbuki Ece Ayhan şiirlerinin altından onun imzasını çekin ve yerine “Ayhan Çağlar” imzasını koyun, herkesin nasıl hayran kaldığını göreceksiniz… Bugün, neresinden bakarsanız bakın Ece Ayhan’ın sadece ismini yıpratabilmişlerdir, şiirini değil…


M.D.Y:  Görsel şiir, şiir metinlerinde yer alan harflerin özel olarak biçimsel boyutlarda kullanılmalarıyla kendini gösterdi ilk olarak. Somut/Görsel şiirin malzemesi yine metne dahil olan ya da olmayan ama her hâlükarda metne ait olan harfler idi. Fakat bu büyük bir değişime uğramakta. Bu şu demek, şiir olan bir şey aslında şiir gibi de değil. Bunun için sınırsızlığın bir ürünü, çağın bir görünümü diyebiliriz. Tabi bu farklı açılardan okunabilir. Sen bu sınırsızlık hakkında neler düşünüyorsun?


Z.Y. : Ben bu sınırsızlığı “armonik kaosun mazgalı” olarak görüyorum. Tınısı kulağıma böyle geliyor. Bence –sıkı- yazarlar, “yalansızlık” ve “özgürlük” çerçevesinde varolmalıdır. “Görsel Şiir” her iki kavramın günümüzdeki karşılıklarına bir “armonik kaos” olarak hizmet etmektedir. Ancak, şöyle bir düşüncem de var; günümüzdeki kavram karmaşasını düzeltmek için bir milyon kişi hayatlarının başından sonuna dek tam zamanlı ve eşanlı olarak çalışsalar bile bu işi beceremezler.  Öyleyse ben, tek başıma, hiçbir şeyi beceremem; tek başıma kalmaktan ve batmakta olan bir teknenin suyunu almaktan başka…




*



Gül Acemi ile “Livar” üzerine…

4 Ocak 2009

 


Gül Acemi: Kitabınızın adı ‘Livar’... Teknenin içinde bir deniz parçası, yani balığın hayata tutunduğu yer... Bu tutunma ve inat duygusu şiirlerinizde de görülüyor. Şunu merak ediyorum; Livar’ı hangi duygu ve düşüncelerle yazdınız, sizce şiir yazmak ile denize açılmak arasında bir benzeşme var mıdır?


Zafer Yalçınpınar: Livar, balıkçılıkta, yakalanmış balıkların bir süreliğine canlı tutulduğu, istiflendiği ve deniz suyuyla dolu olan bir bölme anlamına geliyor. Yani balıkçılık açısından düşündüğünüzde Livar, balığın hayata tutunduğu yer değil de onun hayattan, denizden koparıldığı geçici bir ortamdır. Ama kitaba Livar ismini vermemdeki gerekçe bu tip ayrıntılar değil... Çocukluğumda, babamla birlikte balığa çıktığımız günlerden birinde yaşadığım bir olayın, bir tanışmanın sonucunda kitaba “Livar” ismini verdim. Daha önceki söyleşilerimde bu konudan çokça bahsetmiştim... Şimdi, tekrar etmeye gerek yok... Bence, şiir yazmak ile denize açılmak arasındaki benzeşim “bilinmezlik” duygusudur. Teknolojideki gelişmelere rağmen, hangi donanımla çıkarsanız çıkın denizde –zaman içerisinde- başınıza neyin geleceğini, neye rastlayacağınızı bilemezsiniz. Şiir de böyle bir şeydir. Örneğin İlhan Berk’in “Kuyucu Arıyordum” başlıklı bir yazısı var... Hikâye şöyle; İlhan Berk kuyucuya bahçesindeki bir yeri gösteriyor ve “buradan su çıkar mı?” diye soruyor. Kuyucu da şöyle cevaplıyor: “Çıkar da çıkmaz da... Bilinmez!”. Sonra İlhan Berk bu bilinmezlik durumunu şiirindeki buluntulara,  anlam arayışlara ve soyutlamanın derinliğine benzetiyor... Livar’ı hangi duygularla yazdığıma gelince... Livar’da dünya kadar duygu var. Tipoloji de var. Ama kitapta asıl önemsenmesi gereken şey duygudurumlar, tipolojik öğeler ve imgeler arasındaki geçiştir, tuşedir...  Bu geçişler Livar’daki bütünlüğü ve canlılığı çerçeveleyen, tanımlayan önemli özelliklerdir. Livar’daki şiirlerin belirleyicisi şiirlerde yer alan suskular ve yan anlam salınımlarıdır.   
   

G.A.: Livar duygular kadar düşüncelerinize de vurgu yaptığınız, yaşamın acımasız ve aldırmazlığına karşı duran, düşüncelere yaslanan bir kitap. Aynı zamanda kelimelerle, yeni düşünme yöntemleri ile yeni biçimler kurmak gibi cesaretli bir girişim seziliyor. Bu kitapta bir “düşün şiiri”nden söz edebilir miyiz?


Z.Y.: Felsefe ve şiir arasındaki ilişkinin uzun bir tarihi var... Fakat, Livar, bir fikir, bağlam ya da temellendirme yığını değil. Şiir, binaların yükselişine ya da binalardaki işlevselliğin dağılımına benzeyen bir inşaat mantığıyla yazılmaz. Şiirdeki süreç deterministik değildir. Stokastiktir. Livar’daki bazı dizeleri ve eğretilemeleri birer “önerme” olarak da okuyabilirsiniz. Ancak, Livar’daki bu dizeler üzerinde ne kadar düşünürsek düşünelim varacağımız karar noktası ya da edineceğimiz çıkarım düşünsel değil de -gene- imgesel olacaktır. Bu nedenle bir “düşün” şiiri yazdığımı ileri süremeyiz. Aklıma geldi diye söylüyorum, bir zamanlar “lirik felsefe” şeklinde kavramsallaştırılmaya çalışılan bir söylem vardı. E.M. Cioran’ın yazıları bu söylem çerçevesinde değerlendiriliyordu. Kimse fark etmiyor ama, sanıyorum, Oruç Aruoba’nın eserleri için de bu söylem geçerlidir.

  

G.A.: Livar’daki şiirleriniz arasında bir süreklilik var.  Yaşamın sürekliliğini vurgular gibi… Yüksek sesli şiirler bunlar, yani içinizden mırıldanır gibi değil, okuru kışkırtmak gibi bir tavırla yazılmış gibiler. Kışkırtmak felsefenin işi, yeknesak düşünceye çomak sokmak.  Livar’daki şiirlerinizin böyle bir niyeti var mı?


Z.Y.: Yok. Livar’daki süreklilik benim birtakım imgesel saplantılarımdan ve bunların yaşamdaki tipolojik karşılıklarından kaynaklanıyor. Livar’daki şiirler okuru kışkırtmak amacıyla yazılmamıştır.  Hatta zaman zaman Livar’ın gereğinden fazla kişisel, sadece beni ilgilendiren lirik öğeler içerdiğini bile düşünürüm.


G.A.: Şiirlerinizi okurken,  şiir-müzik arasında bir etkileşim seziliyor. Sizce şiirin müzikle olan bağı nasıldır, şiirde bunu önemsediğinizi söyleyebilir miyiz? Kelimelerin kendine has ritmi ve tınısı dışında, farklı tınılar yakalama uğraşı içinde olduğunuzu, bildik kelimelerin yeni müziğini arıyorsunuz diyebilir miyiz?


Z.Y.: Benim için kelimelerin arasında yeni bir müzik aramak değil de kelimelerin imlediği şeylerin -bazen de yan anlamların- arasındaki müziği, tınıyı biçimlendirmek daha önemlidir.  Caz müziğinin armonik özgürlüğü hatta melodik atıfları beni ve şiirimi çok etkilemiştir. Özellikle de caz davulcularının davul cümleleri... Ya da bir trompetçinin nefes tuşeleri... O suskular... Oradaki coşku, senkop ve zamanlama... Müzik ile şiir arasındaki ilişkinin genel yapısını ya da fonetik notasyonu filan tüm ayrıntılarıyla bilmiyorum, fakat benim şiirim söz konusu olduğunda “duygudurum tuşe”lerinin çok önemli ve belirleyici bir şey olduğunu biliyorum. Şiir bir zamanlama, tuşe ve bağımsızlık meselesidir... Caz da öyledir.


G.A.: Sizce ne-neler şiirdir ve sıkı şiir nerede başlar? Yaşamanın Livar’ı yazmak mıdır?


Z.Y.: İlhan Berk’in kuyucu meselesinde bana çağrıştırdığı bir başka şey de “Sıkı şiir nerdedir?” şeklindeki sorgulamadır. Aslında, bu konu üzerine fazlaca konuşmak istemiyorum, fakat size birkaç ipucu vereyim: Sıkı şiir sezgisel bir yüzleşmenin akkor sonucundan veya coşkusundan çıkar, yazılır. Yaşamdaki karşılığı, ateşleme noktası sezgiseldir. Fakat bu çıkarım, uçsuz bucaksız iki uçurumun birbiriyle karşılaşması gibi korkunç da olabilir... Ayrıca, sıkı şiirde süreç vardır. Sıkı şiir, aksak anlamların geçerli olduğu sezgisel bir seviyede, bir süreç eşliğinde ve olabildiğince armuzsuz yazılır.
 

G.A.: Kitapçılarda kendine zor da olsa ufak bir yer edinmiş olan şiir kitaplarının arasında Livar’ın olmayışı bir tercih mi, yoksa bildik isimler dışındaki şiir kitaplarının paylaştığı bir ortak yazgı mıdır? Okur Livar’ı nasıl bulup okuyabilir?


Z.Y.: Livar, 2007’in başında yayımlandı. Kitabın dağıtımı ve şu an nerelerde bulunduğu hakkında fazlaca bir şey bilmiyorum...  Aslında işbu kitapçılık ve dağıtım meselesine değinmekte de fayda var: Şimdi, bugün, büyük şehirlerdeki kitapçıların hemen hemen hepsi endüstriyel satış noktalarıdır. Yani, kitapçılar ve mağazacılık mantığı edebiyatın içtenliğini, sahiciliğini ve bilgi birikimini taşımıyor, taşımaz. Hatta bu anlayış edebiyata ve yazarlara zarar veriyor, verir.  Edebiyattan ve sanattan habersiz ya da yüzeysel bilgilere sahip tezgâhtarlarla, mağaza müdürleriyle, stok sayımcılarla, raf kiralayıcılarla, kitap kulesi inşa edenlerle, irsaliye düzenleyenlerle ve kasiyerlerle edebiyat ortamı ilerleyemez... Bu kişilerin edebiyat bilgisi ya da edebiyat üzerine bir liyakati yoktur, sadece stok yönetimi, pazarlama ve satış konularında birtakım becerileri vardır. Belki biraz da tarih, siyaset, politika filan biliyor olabilirler... Bu nedenlerle sahaflık ve sahaf geleneği edebiyat için çok daha önemlidir, derindir, işlevseldir ve kalıcıdır. Livar, bazı sahaflarda var... Aklıma gelmişken şundan da bahsedeyim; geçenlerde bir kitabevinde bir bölüm gördüm. Bölümdeki levhanın üzerine büyük harflerle “Yeraltı Edebiyatı” yazmışlar... Bu bölümdeki kitapları incelediğimde çoğunun dokuzuncu, onuncu baskıya ulaşmış olduğunu gördüm. Çok güldüm. Hani gizli bir fısıltıydı, bir fısıltı gibi gizli dağılıyordu yeraltı edebiyatı? Demek ki yeraltı edebiyatı da yerüstüne çıkmış ve alışveriş merkezlerinde endüstrileşme sürecine girmiş. Belki de endüstrileşme sürecini tamamlamıştır bile... Bu durum konforlu apartmanların yedinci, sekizinci katında –yani yerüstünde-  oturup “yeraltı edebiyatı” türünde yazmaya çalışan üçkâğıtçıları, ithal ve hatta yapay bir acıyı, yapay bir öfkeyi çağrıştırıyor... Yani sahici değil, içselleştirebileceğimiz, kabul edebileceğimiz bir şey değil. Bugün, ülkemizde yeraltı edebiyatını kuramsallaştırmaya ve yaygınlaştırmaya çalışan sözde sivil adamlar, her türlü statüko cukkalama enstrümanına paydaş olup ödüller dağıtmadı mı, mikrofon arkasına geçip ahkâm kesmedi mi, pazarlama yapmadı mı, patronaja el vermedi mi, Frankfurt Kitap Fuarı’na katılacakların listesini hazırlama işine karışmadı mı?  Sanıyorum, bu “yeraltı edebiyatı” meselesi başından beri ithal edilen ve kavramsal arka planı Türkiye gerçekleriyle uyuşmayan bir şeydi... Ve Sanıyorum ki “Yeraltı Edebiyatı”nın taşıyıcısı olan fanzinlerin çoğu içerik açısından değil de biçem, grafik, dağıtım ve paylaşım özellikleri açısından fanzin olarak çıkmayı tercih ettiler... Ayrıca, 90’lı yıllardaki faaliyetlere baktığımızda olsa olsa bir “köprüaltı edebiyatı”ndan söz edebiliriz. Neyse... 2009 yılı içerisinde bu “endüstrileşen yeraltı edebiyatı” konusuna ilişkin uzun ve ayrıntılı bir yazı yazmayı düşünüyorum...



 

*


Hüsniye Sakar ile...

28 Mart 2008

Hüsniye Sakar:  Şiir yazmanın sanıldığı kadar kolay bir şey olmadığını; şairin yazarken zaman ve mekân kavramlarına çok da bağlı kalmadığını düşünüyorum.  Buna katılıyor musunuz? Ve bunun dışında yazmanın bir iş, bir görev olduğunu savunanlar için ne söylemek istersiniz ya da bu düşünceyi doğru buluyor musunuz?

Zafer Yalçınpınar: Bulmuyorum. Şiiri ya da işte sanatsal içeriği dışsallıklar belirlemez. Belki “tetikleyici” olurlar ama hiçbir zaman “belirleyici” olamazlar. Bugünkü dinamikleri ya da çevrimsel dönemleri göz önüne aldığımda iş ya da görev bilinciyle yazanlar, söz konusu bu işten ve görevden saygınlık cukkalamanın ya da köşeyi dönmenin peşinde olanlardır: Kariyerist ve fakat “kifayetsiz muhteris” insanların, statüko arayışlarının basit bir uzantısı, belirgin bir kanıtı...  Zorlama sonucu ortaya çıkacak tek şey bir “cüruf”tur. Bugün, birçok şair geçinenin böylesine bir cüruf oluşturmak için sonsuz “çaba” sarf ettiğini ve “heves”lendiğini görüyorum. Ayrıca şunu da söyleyeyim; “şairlik” aslında tipoloji olarak -özellikle- ilgilendiğim ve kabul ettiğim bir şey değil. Ben meselelere “şiir yazarı” olarak bakıyorum. Bunu da olur olmaz her yerde dile gitirdim...
  

Davut Yücel ile yapmış olduğunuz söyleşinizde şiirlerinizle birilerine gönderme yapmadığınızı, insanlara kendi çelişkilerini, kendi yüzlerini gösterdiğinizden bahsetmişsiniz… Öyleyse şiirlerinizin bir ‘’ayna’’ görevi gördüğünü söyleyebilir miyiz?

Söyleyemeyiz... Büyük ihtimal Davut Yücel’le yaptığım söyleşide başka bir şeylerden bahsetmişizdir... Bunlar, bu işler benim şiirlerimin konusu ya da derdi değildir. Belki “Taş Uçak” ile “Tek bir tokat” adlı iki şiirimde böyle bir durum söz konusudur. Ama bu ikisinin dışında, şiirlerimin imlediği şeylerin hiçbiri de ayna mayna, tokat mokat değildir. Eğer şiir bir ayna vazifesi görebilseydi dekorasyon firmaları veya iç mimarlar mobilyalarında, aksesuarlarında ayna yerine şiirler, dizeler kullanırlardı. Fakat illa ki şiirimi bir mobilyaya benzeteceksek, benim şiirim bir “askılık”a benzer...  

Yine imgelere dönmek istiyorum. Şiirinizin yapı taşını oluşturan imgeler ve onların yaydığı müzik şiirinizi duymamızı ve onu derinden algılamamızı sağlıyor. Bu anlamda şairin kendine özgü bir müzik dili oluşturduğunu ve müzikle iç içe yaşaması gerektiğini söylemek doğru olur mu?  

Olur...  Müziğin imgesel denge veya imgesel ahenkteki gerekliliğinden  “Ezra Pound” sıkça bahseder, ayrıca bunun “zorunlu” olduğunu söyler... Kelimelerin hatta anlam dolu bir tümcenin veya paragrafın bile bir tınısı vardır. Hiç unutmam bir gün Serdar Koçak bana “renkler aracılığıyla düşündüğünü” söylemişti. İnsan “tını”ları sezebildiği ölçüde “tını”lar aracılığıyla düşünebilir de... Renkler için de aynı şey geçerlidir.

Şiirde insan tiplemelerini betimlemek çok zor olsa da sizin ustaca betimlediğinizi düşünüyorum. İnsanı ve insanın çelişkilerini, çıkmazlarını anlatırken kendinizden de bir şeyler katıyor musunuz? Siz de orada mısınız?

Oralardayım tabii ki... Başka nerde olacağım? Bakın, “çelişki”ler birer mihenk taşıdır. İnsandan ve tipolojiden bahseden herkes çeşitli “çelişki”lere çarpar, sonra da durur. Bu benim için de geçerli... Ece Ayhan şöyle der; “Tipolojiyi bilen kazanır.”

Anlamı kırmanız ve sonra onu sandalyeye oturtarak sorguya çekmenizdeki asıl amaç nedir? Ve neden anlamı kırma düşüncesi? Anlam bir şiirde ve metinde bütünlük sağlayan bir öğe değil midir? Sizin bu öğeye karşı almış olduğunuz tavrın asıl nedenini açıklayabilir misiniz?

Anlamda, anlamlılık adına yazılanlarda  bir çok şeyin yitip gittiğine inanıyorum. Özellikle de “coşku”nun... İlhan Berk’in poetikası bu durumdan sürekli bahseder. Bana sorarsanız bu dünya, bu insanlık tarihi sanıldığı kadar “us”lu değildir. Şöyle bir etrafınıza bakın, insanların ya da insan suretindekilerin yapıp ettiklerine... Artık, bütünlüklü olmak “samimi” ya da “gerçek” bir şey değildir. Aslında “anlamı kırmıyorum.” Sadece onun etrafında dolaşıyorum. Anlam’a ihtiyacım olduğu kadar nüfuz ediyorum... Yani “anlam” benim için bir amaç ya da ulaşılması gereken bir şey değildir.

Zaman, en yalnız kavramdır ve gölgesizdir. Böylece şiirin zamana benzediğini düşünebilir miyiz?  Zaman kavramı sizde nasıldır?

Güzel bir şiirsel önerme bulmuşsun... Şiirin “apansız oluşu” ve bu “apansızlığın ölçüsü”nü sezmek çok önemli... Benim şiirim için “zaman”dan çok “zamanlama” kavramı geçerlidir. Bir eskrim zekâsı, bir “tuşe” meselesi bende daha önemlidir. Ayrıca biliyorsun ki “zaman” denilen şey fizik olarak da psikoloji olarak da göreceli bir şey...

Harflerin tarlasındasınız ne düşünüyorsunuz? Orada olmak sizi özgürleştiriyor mu gerçekten?

Benim için, harflerin içinde olmak ile sayıların içinde olmak arasında “işaretlemek” bakımından çok fark yok. Sayıbilimsel bir olgudan ya da regresif bir modellemenin (stokastik ile deterministik öğeleri bir araya getiren bir denklemin)  ifade gücünden de çok şey öğrenmişimdir. Bir eylem olarak “özgürlük” hem benim, hem de tarih için çok yeni bir şey... Fakat “özgürlük duygusu” öyle değildir, yeni değildir.  

Şiirde dokunup geçtiğiniz ama büyüsünden hiç kopamadığınız şey nedir?

Bakışsızlıktır.. Ama bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Davula vurduğunuz zaman çıkan sesin kendi içinde barındırdığı “tin’’e ve onun özgünlüğüne ulaştığınızda, içinizde uyanan duyguları biraz anlatabilir misiniz? Bu sorunun şiirinizle çok bağlantılı olduğunu düşünerek soruyorum.

O bahsettiğin şeye –her ne ise- ulaşabilmek benim için çok önemli... Daha doğrusu ona ulaşabilmiş olmak, onu yazabilmiş olmak... Bir mutluluk, bir beceri, bir başarı duygusu... Sanırım bunları hissediyorum. Geçenlerde birileri, yayımlanmış bazı kitaplarımın çeşitli “kişisel hırslar” nedeniyle ve gayri resmi olarak toplatıldığı, geri çekildiği gibi bir şeyler iddia etti bana... Gerçek nedir bundan emin değilim, ama toplatılsa da toplatılmasa da umurumda değil. Benim için önemli olan o kitapları, o hikayeleri, o imgeleri, o dizeleri yazabilmiş, sezebilmiş, düşünebilmiş olmak... Önemli olan bu...  



*


Utku Kaygusuz ile...
14 Ağustos 2008

Utku Kaygusuz: Puşt Ahali Tarifesi’yle tanışmam 3. sayıya denk geliyor… Puşt Ahali Edebiyat Platformu’yla da… Derginin çıkış nedenlerinden birini “çeşitli edebiyat kabzımallarının cemaziyelevvellerini ortaya çıkarmak” olarak belirlediğini görüyorum. Sonuçta anladığım, ‘retorik arsızlığı’na karşı mücadele ediyorsun.  Yayım organlarının da içinde bulunduğu zemini bozuk yapılara karşın, elektronik (bu kelimeyi sevmiyorum) bir ortam olan Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun ister istemez bir dengesizliği, dikbaşlı ya da dikbakışlı bir mizacı doğurduğunu söyleyebilir miyiz?

Zafer Yalçınpınar: Karmaşık bir soru bu… Daha doğrusu basit bir soruyu karmaşık sordun. Öncelikle Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun mizacındaki “dikbaşlı”lığın bir olumsuzluk ya da dengesizlik ihtiva ettiğini düşünmüyorum. Aksine, platformun dikbaşlı görüntüsüne odaklanırsan bu duruşun külyutmaz bir kararlılıkla ve özellikle de haklılığın inadıyla oluştuğunu, bu nokta üzerinden akkorlaştığını fark edersin. Aslında “elektronik platform”  söylemi de eskisi kadar olumsuz bir şey değildir. İnternet bugün bize birçok iletişim olanağını eskisinden çok daha hızlı ve etkin bir biçimde sundu. Çok sevdiğim bir lâf vardır: “İneğin içtiği su süt olur, yılanın içtiği su ise zehir olur.” İnternet için de bu durum geçerli… Kim internette ne yapıyor, ona bakmak lazım. İnternet karşıtlarına her zaman şunu soruyorum; “İnternette yer alan, yayımlanan yazıları okuyamıyor musunuz? İnternette yazılanlar başka harflerle mi yazılıyor? İnternette yazı ya da şiir yazanlar Mars’tan mı geldi?” Hayır. Basılı dergilerde olduğu gibi internette de sıkı şeyler yazanlar, tartışanlar ve paylaşanlar var. Buna karşın, tıpkı basılı dergilerde olduğu gibi internette de fason şeyler yazanlar ve başarısızlığını internet aracılığıyla bertaraf etmeye çalışanlar da var… Bence bir yazarın ya da şairin sıkılığı onun nerede yazdığıyla veya hangi platformda kendini gösterdiğiyle tescil edilemez. Bu söylediğimi tamamlayan en güzel örnekler son 2-3 sene içerisinde Varlık ve Kitap-Lık adlı dergilerde bir araya gelen çoğu isimdir, söz konusu dergilerdeki fason yazılar ve dosya konularıdır… Yarışmalar, antolojiler, jüriler ve diğer statüko cukkalama enstrümanları için de aynı şey geçerli… Şuna bakmak lazım; yazar, edebiyatçı neyin üstüne gidiyor, neyi yazıyor, hangi fikri ya da hangi imgeyi bütünlemiş, hangi konuda yeni açılımlar sağlamış, hangi kuramı hangi kavramlarla takip etmiş, hangi eğretilemeyi ustaca kullanmış, hangi çelişkileri bertaraf etmiş, ne kadar canlı, hayatın ne kadar içerisinde, ne kadar haysiyetli davranmış, neyi sezdirmeyi ya da anlatmayı ne kadar başarıyor… Bence bu gibi sorular bir yazarın nerede yazdığından çok daha önemlidir ve belirleyicidir. “Retorik arsızlığı”na olan karşı duruşum da aslında bununla ilgilidir. Birtakım adamlar, bir halay takımı 25 senedir retorik arsızlığı üzerinden prim yapıyor. Gerçeklere nüfuz etmek yerine gerçeklerin etrafından dolaşıp çeşitli söz dansözlükleri sergiliyorlar.  Kendilerine ait olmayan düşünceleri, kendi haysiyetlerini de hiçe sayarak “ortaya karışık” biçeminde okura sundular ve birtakım cansız söylemleri yazılarında enstrüman (çalgı) olarak kullandılar. Bunlar öyle adamlardır ki bunların bir tarafından mürekkep koy, bir tarafından da kâğıt koy, tıpkı bir matbaa makinesi gibi sana istediğini yazsınlar, anlatsınlar… Öyle haysiyetsizler… Fakat, artık kimse bu numaraları yemez. Cemaziyelevvel meselesi de bundan ibaret… Retorik arsızlarının kendilerine, haysiyetlerine ya da toplumsal aydınlanmaya hiçbir katkıları yoktur. Bu adamların eserlerinin “derleme” olarak bile bir değeri kalmamıştır. Varsa yoksa “yapay saygınlık” ve “statüko cukkalamak”… Bunun peşindeler. İşte ben bu tipolojiye karşıyım. 

“Dikbakışlı” şeklindeki ifaden ise çok hoşuma gitti. Balıkçılıkta “oltanın gamını almak” diye bir olgu vardır… Gamlı, eğri büğrü bir misinadan oluşan oltayla balık tutmanız çok zordur; olta ikide bir karışır, dolanır durur... Denizin üzerindeyken balık tutacağınıza, dolanmış oltanın düğümünü açmakla zaman kaybedersiniz… Puşt Ahali Edebiyat Platformu, olta çokça karışmasın ve bu karışıklıktan yararlanmak isteyenler de fazlaca prim yapamasın diye “dikbakışlı”dır. Anlayacağın, arada bir oltanın gamını almak, oltaya bakım yapmak gerekiyor…

U.K.: Birçok değerli yazarın, şairin bu gruba üye olduğu biliniyor. Kültürel açılımların ve paylaşımların yapıldığı ve hatta ‘sıkı’nın hakkını veren bir belgiye sahip olan Puşt Ahali Edebiyat Platform’unu, bunların dışında (en köşesinde) ‘at gözlükleriyle güneşe bakılmaz!’ sözünü savunan Zafer Yalçınpınar’a bir kuşbakışı olarak kabul edilebilir miyiz?

Z.Y.: Belki… Fakat ben bu işleri “kerhen” yapıyorum, kovalıyorum… Bu işler benim üzerime kaldı. Her zaman söylerim, bir konu hakkında konuşursunuz ve bir de bakmışsınız ki o konunun sorumluluğu sizin üzerine kalmış. Bana da öyle oldu. Geriye dönüp baktığınızda haklılığın inadını, bu mücadeleyi hiç korkmadan, çekinmeden göze alabilmişim… Anlıyorum ki susmak, kim kime dum duma bir vasatlığa maruz kalmak yolunda sıranın size gelmesinden başka bir işe yaramıyor. Zaten artık, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun yönlendiriciliği Janset Karavin’in üzerinde… Grubun katılımcıları da söylem olarak belli bir seviyenin, açık yürekliliğin üzerine çıktılar. Ben artık, platforma birkaç kişisel paylaşımda bulunmaktan ve birkaç eskimiş meselenin takipçisi olmaktan fazla bir katkı sağlayamıyorum. Artık asıl yük Janset’in üzerinde… Ona da, gruba üye olan diğer paylaşımcılara da çok güveniyorum… En az kendime güvendiğim kadar…

Aslında ben verdiğim mücadeleden ya da Puşt Ahali Edebiyat Platformu’ndan ibaret değilim… Savaştığım edebiyat kâhyaları bu söylemi, benim Puşt Ahali Edebiyat Platformu’ndan ibaret olduğumu falan sağa sola yaymaya çalışıyorlar, bunu kendilerine görev edinmiş gibiler…. Geriye dönüp, “Livar” ve “Siya” adlı kitaplarıma ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi döneminde Vedat Kamer’le birlikte savunduğumuz, yayımladığımız yazılara bakabilirsiniz… Oralarda çok farklı şeyler var; onları bulup okuyabilirsiniz…  Ya da son dönemlerde Karga Mecmua ve S Gazetesi’nde yazdıklarımı da inceleyebilirsiniz…

U.K.: Puşt Ahali Tarifesi(P.A.T!) bilindiği üzere hiçbir yerde satılmıyor, satılamaz da. Piyasa ya da sözlük şairlerinin ve şiirlerinin cirit attığı yayımlara olan ilgiye karşılık keskin bir bakış açısı olarak P.A.T! adını ne ölçüde duyurmuştur?

Z.Y.: Fason dergiler bugün satış ya da baskı olarak da itibar sahibi değillerdir. Bazı basılı dergiler sadece “çıkmış olmak” ve “isminin devamını sağlamak” amacıyla çıkıyor. Bu tip dergilerin ismini kullanarak jüri üyelikleri, antoloji seçicilikleri, etkinlik konuşmacıları, sivil toplum kuruluşu başkanlığı gibi mevkileri kazananlar var… Yani, sadece statüko sağlamak ya da mevcut statüko dağılımını korumak amacıyla çıkan dergiler var… Müptezel dergiler… Bunların fazlaca okuyucusu ve takipçisi de kalmamıştır… Bu dergiler içerik olarak da okuyucu olarak da bir çeşit mezarlık görüntüsü sergiliyorlar…

Bu tabloya karşılık, eğer yanlış hesaplamadıysam P.A.T!’ın her bir sayısının en az 700 civarında sivil okuyucusu var. Yeter de artar bile… Ayrıca P.A.T!’ın derdi adını duyurmak veya okuyucu sayısını arttırmak değildir, etki yaratmaktır… P.A.T! zihniyeti nicelikten çok operasyonel değerlere itibar eder.  Ben, P.A.T! ile birlikte özel bir etkiyi yarattığımıza, bazı taşları yerinden oynattığımıza inanıyorum.

U.K.: Puşt Ahali Edebiyat Platformu, Zafer Yalçınpınar’ın edebi kimyasını nasıl etkilemiştir? Ya da etkilemiş midir?

Z.Y.: Etkilemiştir şüphesiz… Fakat ben bu etkinin yaşamın yüklediği etkiden daha fazla ya da daha farklı bir mertebede olduğunu sanmıyorum. Söz konusu etkinin “doğuşkan” bir yapısı da vardır. Son senelerdeki “iktidar baskısı”nın, memleketteki hayatı ideolojik olarak sağa eğik, beli bükük bir noktaya ve faşizan yaklaşımlara boyun eğmeye zorladığı açıkça görülüyor. Bu durumdan, bu türbülanstan faydalanmak isteyen oportünist adamlar var. Bir de bu duruma karşı içinde sonsuz bir öfke birikenler, faşizan yaklaşımlara, statükoya ve meydansızlığa tahammül edemeyenler var. Puşt Ahali Edebiyat Platformu bünyesinde yaşananlar, maruz kaldığım “kötülük dayanışmaları” ve benzeri şeyler zihnimdeki “Meydansız” fikrinin ya da duygudurumunun oluşmasında çokça etkilidir… Bir terslik çıkmazsa, yakında “Meydansız” adlı şiir kitabım çıkacak… Oradaki kimyayı incelersiniz ve bir karar verirsiniz…

U.K.: ‘Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?’ üzerine

Ece Ayhan sahiden yaşadı mı patron?

Eğer yanılmıyorsam “Ece Ayhan sahiden yaşadı mı patron?” şeklindeki çağrışım Haydar Ergülen’e ait… Haydar Ergülen’i hiç sevmem ve ne yazıktır ki bu sevgisizliği kendisi yarattı. Fakat gene de soruna cevap vereyim: Ece Ayhan Çağlar, bu memlekette yaşamış üç-beş “sahici insan”dan biridir. Yani, soruyu şöyle de sorabilirdin, “Nâzım Hikmet sahiden yaşadı mı patron?” Demem o ki “Tarihe bakarsanız anlarsınız!”


 


                                                                 14 Ocak 2007 
                                                                      Z.C.B. ile...




Zeynep Cansu Başeren:
Olayın nedir?


Zafer Yalçınpınar: Olayım bakmaktır. Örneğin, şu an karşımda bir portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Bu cansızlık onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa ya da canlanabilseydi üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi. Boşluğuna, varoluşuna geri dönerdi. Ben bir şeye, -bazen de tipolojilere- bakarım, bununla yetinirim. Çünkü sonrası fazla gelir bana; sonrası çalgıcıdır, dansözdür, şarkıcının dekoltesidir, şudur budur… Oysa ben bilirim ki “susku” müziğin çerçevesidir ve tanımıdır. Büyük sır, “susku”da ve “boşluk”ta yuvalanmıştır. Bunun peşindeyim ben… Bu çerçeveden fazlası bende tiksinti uyandırır ve dolaşımdadır. Olayım şudur; bir davula bir kez vurmak, aradan iki sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak… Gerisi laftır.




6 Kasım 2006
Vedat Kamer ile...

Vedat Kamer:  siya'da anlatmaktan ziyade sezdirmeyi benimsemiş bir altyapı var. şiir yayımladığını da düşünürsek, öykünün/anlatının ve şiirin bina edildiği zemini anlatır mısın? bu üç disiplin hangi poetikaya tabî? birbirinden ayrılmalarını sağlayan ilkeler nelerdir?


Zafer Yalçınpınar: Ben -özellikle de şiirde- anlatmaktan çok sezdirmenin yanındayım. Bunun çeşitli sebepleri var. En başta, bir şeyi, olayı yaşarken, onu sezmek anlamlandırmaktan önce gelir. Yani önce seziyorum sonra anlıyorum. Hatta, bazen hiç anlamadığım da oluyor o yaşananı. Ama seziyorum. Yazarken de bu durumu yansıtıyorum. Okuyucu yazdığım yaşantıları, anlamlandırmadan veya bir kılıfa sokmadan önce sezmeli. Husserl’in “Yaşamın özünü sezgilerimizle kavrayabiliriz.” düşüncesinin tamamıyla yanındayım. İlhan Berk’in poetikası bana önemli açılımlar sağlamıştır bu konuda. “Anlam”da birçok şeyin, çoğunlukla da “coşku”nun yitip gitmesi beni anlatmaya değil de sezdirmeye yöneltiyor. Vokalsiz bir caz parçasından ya da klasik müzikten ne anlıyoruz? Ya da soyut plastik sanatlardan ne anlıyoruz? Anlamıyoruz, sadece seziyoruz… Ama gene de bir anlamdan söz edeceksek şiirde “aksak bir anlam” söz konusu olabilir. Şiire böyle bakılmalı. Ama bunun çeşitli dozajları ve kimyası var tabiî ki… Şiirde -apansız yazılıyor olması nedeniyle- sezgiselliği bütüne yayabiliyorken, öyküde -dizgesi ve inşa edilerek yazılıyor olması nedeniyle- sezgiselliğin dozajını azaltmamız gerekir.  “Anlatı” veya “değini” gibi yazın türlerini ise, şiir ile öykünün arasında, ruhsal açılımların, hesaplaşmaların ve gizlerin tüm koyuluğunun içinde oluşturulmuş, birinci tekil şâhısa yönelmiş, kısacası bu çeşit bir uzamda yazılmış ve geleceğini bu aritmetikte kuracak türler olarak düşünüyorum.

siya'daki öykülerde/anlatılarda karşımıza çıkan kişiler, bilindik değer dizgelerinden uzak bir şekilde yaşıyorlar. Derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan bu kişilerin yalnızlıklarının temeli nedir?

Sorunun cevabı sorunun içerisinde gizli, şöyle ki; kitapta derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan karakterlerin yalnızlıklarının nedeni de, sonucu da derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışmalarıdır. Garip bir “sarmal” ya da “totoloji” diyelim buna.  Ama şunu da eklemek isterim; sığ ve tekdüze yaşamda bir numara yok, bildiğin hesaplardan, çıkar çatışmaları veya ortaklıklarından başka bir numara yok. Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır. Ama bunun da bir dozajı vardır. Su ürünleri biliminde “com” diye bir terim yer alıyor; “Verimsiz, yaşamın olmayacağı kadar derin…” anlamına gelir. Böylesine de derin olmamak gerekir. Kısacası yalnızlık veya tek başına kalmak iyidir, adamı silkeler, ancak dikkatli olmak lazım.

siya'dan önceki kitabın korkak düşler aralık 2001'de yayımlanmıştı. bu uzun sessizlik başka kitaplara gebe mi? siya'daki bölüm başlarında yer alan dizeler bize bir şiir kitabını müjdeler mi yakında?

İlhan Berk’in en sevdiğim dizelerinden biri şudur: “sessizlik de/bilinmek ister/hakkı bu!”…

Sessizlik yazılara, şiirlere ve yazmaya gebe kalıyor. Bu kesin… Hem de doludizgin yazmak istiyor insan...

Aslında, “Dergilerde gördüğümüz,  yayımladığın şiirleri ne yapacaksın, bir şiir kitabı oluşturabildin mi?” diye soruyorsun bana… Şiir dosyam hazır… Dosyanın adı da “Livar”. Ancak ne zaman yayımlanacağını bilmiyorum. İyi bir çalışma oldu ve benim için çok şey ifade ediyor. Ben şiir konusunda bildiklerimin çoğunu İlhan Berk, Turgut Uyar ve Ece Ayhan’a borçluyum. Şiir yazdıkça, yayımladıkça onlara olan borcum da artıyor. Senin ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi izleğinin de şiirlerim, yaşadıklarım üzerinde büyük bir etkisi vardır.

Siya’da öykülerden önce gelen epigraflar ise şiirlerimin içinden seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın diye kitaba dikiş attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda perdenin açılışı ya da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama, aslında, okuyucu o dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı kafasında berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o dizeler güçlendiriyor.

zinhar dergisinde ve poetikhars.com adresinde görsel ve somut şiir alanında işlerin yayımlanıyor. görsel ve somut şiiri nasıl tanımlıyorsun? görsel ve somut şiirin sağladığı yeni olanaklar nelerdir? livar'da bu işlerine yer vermeyi düşünüyor musun?

Bir kere, bence, görsel şiirin en büyük yeniliği; doğrudan olmasıdır. İmgeyi göze ve zihne “gösterge”ler aracılığıyla doğrudan sunmasıdır. Görsel şiir, dizeler ve kelimeler arasında kurgulanan ortalama zekâyı, beylik imgelemi ve dizgeyi kırabilecek güçtedir. Ayrıca, onu bir o kadar da coşkun görüyorum çünkü sezgisel yönleri çok daha güçlü…. Görsel şiir, bilindik retoriklerin, semantik yapının ve bazı şairlerin beylik düzenbazlıklarının üstesinden geliyor, kentin göstergelerle dolu kaosunu içten ve dolaysız olarak yansıtabileceğim bir form olarak karşımda kocaman duruyor. Ve beni imgesel sıkıntılarımın çoğundan kurtarıyor. Ben aradığım sezgisel iletilerin hepsini görsel şiir yardımıyla ortaya dökebildiğime, işaret edebildiğime inanıyorum. Aynı şeyi dolaşımdaki (insanların ağzına dolanmış) sözcükler veya dizgeler için söyleyemem. Sözcükler dilin dolaşımının ve belki de insanların -hatta “söz”leşmelerin bile- tutsağıdır. Ama iş görselliğe gelince durum böyle değil. Yani kelimelerin anlamlardan sıyrılabilmesinin, kelimelerin özgürleşmesinin en yüksek dozajı gene “görsel şiir” aracılığıyla mümkünleşiyor. Bunu seziyorum. Görsel şiirin diğer bir güzelliği de disiplinler arası imkânların ve tekniklerin çok daha düzgün kullanılabiliyor ve okuyucuya sergilenebiliyor olmasıdır. Tipografi, topoloji, morfoloji, göstergebilim, soyut resim… Görsel şiirin, şiirsel sezginin ve soyutlamaların coşkusunu, hem görsel hem de işitsel olarak sunabilecek bir yeteneğe ve tekniğe sahip olduğunu hiç çekinmeden söyleyebilirim. Tüm bunlar benim için çok önemli açılımlar... Ben, görsel şiir için, kendi adıma “sıkılganlığımı, kaşıntımı, şiirdeki tıkanıklığımı açan büyük bir açılımdır” diyebilirim. Şu an otuz kadar görsel işim var. Bunların hepsi internette kendi web sitemde ve Zinhar’da yayımlanıyorlar. Basılı olarak ise, önce, Livar’a “Tepegöz” adında bir bölüm oluşturmayı düşünmüştüm. Sonradan bundan vazgeçtim. Şimdi, görsel işlerimi ayrı bir kitap ya da albüm olarak yayımlamayı düşünüyorum. Yayımlayabilirsem tabiî… Bakalım, göreceğiz…

sonrasızlık adlı fanzini mayıs 2003'te yayımlamaya başlamıştın. sonrasında bunu zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog adresinden yayımlamayı sürdürdün. dergicilik tecrübenden de yararlanarak sormak isterim: fanzin-blog gibi yayım türlerinin atonalitesinin kökeni nedir? bu türleri dergicilikten nasıl ayırt edersin?

Öncelikle benim edebiyat dergiciliği deneyimim ve izlenimim Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle sabittir. Sen de biliyorsun ki, biz seninle beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de “ölüsoyguncu” ve fırsatçı mizaçlarıyla yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi. Edebiyat dergiciliğinin,  yüzüne yalancı bir gülümseme, memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen taraflarının farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün… Biz bu işlerin içine girmemeye çalıştık. Hâlâ da olabildiğince bu işlerin içine girmemeye çalışarak kendi yolumuzu alıp götürmeye uğraşıyoruz… Götürürüz de. “Fanzin” ya da “blog” fikri bu çeşit bir içtenliğin uzantısı olarak kafamda oluştu. Fanzinlerin bir fısıltı gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası daha “başıbozuk” olması inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur. Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka görünmek, pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur. Bu da atonalite’ye iter fanzin yazarlarını ve yayımcılarını… Genel olarak böyle düşünüyorum. “Sonrasızlık” fikri ise bütün bütün bu düşüncelerden beslenmedi. Daha çok, beğendiğim alıntılar vasıtasıyla, yaşadıklarımı, saygı duyduklarımı, duygulanım süreçlerimi değiştiren yani ezber bozan metinleri, bir deftere kaydetmek  ve bunlardan “aksak bir kolaj” oluşturmak düşüncesiyle oluştu. Aslına bakarsan lirik bir çaba benimkisi… Belki de sıkılganlığımın bir sonucudur, kim bilir…

“çalgıdönüm” adlı e-kitabın mevsimlerin ve müziğin şiirlerinden oluşuyor. şiir ve caz arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?

“Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasında iki etken vardı. İlki müzisyenlikle ilgili uzak geçmişim ve bu geçmişin bana verdiği bilgi, diğeri de Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir.  Patricia Barber’ın “Verse” adlı albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak istedim. Şarkının sessizlik(sus) anlarını, oradaki boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Bu durum baştan sona şiirsel geldi bana. Şarkının açılış bölümündeki Kontrbas melodisi  aylarca kafamın içinde tınıdı ve sonunda “Bakar yüzün/ oyuk oyuk” dizesi oluştu kafamın içinde. Bu dizeyi Ay’ı tanımlamak için söylemiştim. Sonra farklı mevsimlerde aynı şarkının üzerimde farklı etkiler bıraktığını hissedip mevsim dönümleriyle şarkıyı birleştirmek istedim. Böylece, “senkop”, “sus” ve “koro” gibi müzikal terimleri ya da çeşitlemeleri de kullanarak “çalgıdönüm” dörtlemesini oluşturdum. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin imgelerin anlatımıdır. Ayrıca, “The Moon” adlı şarkının üzerimde bıraktığı etkilerin de bir özetidir.

Şiir ile caz arasındaki ilişkiye girmeyelim… Çünkü, ne poetik ne de müzikal bilgim, bunu tutarsız bir biçimde açıklayabilecek kadar güçlü değil. Ancak şu hikayeyi aktarabilirim; Armstrong’a biri “Caz nedir?” diye sormuş. Armstrong da adamı “Şu zamana kadar Caz’ın ne olduğunu anlayamadıysan, bundan sonra da hiç kurcalama!” diye cevaplamış. Cazı ve onun coşkusunu anlatmak güç bir şey; tıpkı şiiri anlatmaya çalışırken olduğu gibi…

türkiye'deki öykücülüğün son yıllardaki gelişimini nasıl değerlendiriyorsun? öykü dergiciliğinin bu gelişimdeki rolü nedir?

Öykücülüğümüz hâlâ “postmodern anlatı” ekseninde, çoğunlukla yabancılaşmış ve içedönük anlatılarla ilerliyor. Öyküde yenilikçiliği oluşturan şeyin dilin yapısını, kurgusunu ilerletmek, gerekiyorsa da amaca uygun bir şekilde dili kırmak olduğuna inanıyorum. Wittgenstein’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler” sözünü aklımıza mıhlamalıyız. Her şeyin bir öyküsü vardır. Her nesnenin, her insanın, her devinimin ya da her durağanlığın… Yeter ki sezmeyi, görmeyi sonra da onları “dil”lendirmeyi bilelim. Yeni anlatım olanakları, dil cambazlığı, tipolojinin diyalog (ya da monolog) eksenindeki salınımları ve dağılımları öykücülüğümüzün gelişmesinde büyük etkenlerdir. Öykü sadece tipolojiden ya da kurgudan ibaret değil, bunu anlayıp, deneyler yapıp, dilin imkânlarını daha fazla zorlamalıyız. Ayrıca, tarihin derinliklerindeki “ağız”lar hâlâ gizli dil zenginlikleri barındırmakta ve gizli ya da ironik olayları işaret etmektedir. Onları da ortaya çıkarıp üslubumuzun kimyasının içine eklemeliyiz.

Bugünün öyküsüne, başka bir taraftan baktığımızda da “gündelik kent yaşamı”, “iş ve çıkar çatışmaları” gibi konular ön plana çıkıyor. Bugün, “yeni bir toplumcu gerçekçilik”ten söz etmek demek, kent yaşamından, bilgisayarlardan, karmaşadan, tüketim arsızlığından ve –basitçe- salaklıktan söz etmek demektir. O cehennemden, o adam harcama kültüründen, plazalardaki vahşetten ve yaşayan ölülerden bahsetmeliyiz. Paranın olduğu yerde vahşet vardır. Genelde yeni öykücüler buna dikkat ediyorlar, bunun farkındalar.

Dergilerden ve etkilerinden bahsetmeyeceğim, çünkü “Aylak Öykü Dergisi” ve “Monokl” dışındaki dergiler –açıkça- kulüpçüdür ve fasonlaşmışlardır. Kalburüstü dergilerde yayımlanan dosya konuları, yazarlar ve öyküler (birkaç genç ismi ayrı tutarak söylüyorum)  yalıtılmış bir kulübün eski, vasat, coşkusuz ya da ağlak işlerinden başka bir şey değil. Kendimizi kandırmaya gerek yok; böyle yaparak vakit ve enerji kaybedemeyiz.

roman yazmak ilgini çekiyor mu? bu konuda bir çalışman var mı? en son hangi romanları okudun?

Daha önce de bir yerlerde söyledim, roman bana çok “hantal”  ve “yavaş” geliyor. Bu yüzden “novella” ya da “uzun öykü” yapısı bana daha uygun… Bu formda “Adabeyi” diye bir şeyler yazmaya başladım. Ama, nasıl ve ne zaman biter kestiremiyorum. En son Vecdi Abi’nin “Sarıkasnak” adlı uzun öykü kitabını okudum. Etkileyiciydi. Ondan önce de Julio Cortazar’ın “Seksek” adlı romanının yeni çevirisini okumuştum. Cortazar sıkı bir cazcı, gündeliğin içinde iyi geziniyor, büyük adam... Bir de Hasan Ali Toptaş, “Uykuların Doğusu”, büyük kitap…




31 Mart 2007

Mehmet Altun ile…




Mehmet ALTUN: Şairlerin sonradan öykü ya da roman yazdığı alışılmış bir şeydir. Oysa öyküyle başlamış birinin şiirle devam ettiği pek alışılmış bir şey değil. Sizi öykü yazarlığı ile tanıyoruz, oysa yeni kitabınız “Livar” bir şiirler kitabı. Öyküden sonra neden şiir?


Zafer YALÇINPINAR: Aslında böyle bir şey yok. Şairlerin sonradan roman yazmasını ya da tersini, türler arasında böylesine bir kronolojik nedenselliği ya da “zaman serisi” yaklaşımıyla konunun ele alınmasını anlamış değilim. Daha doğrusu, kabul edemiyorum. Benim inancıma göre “yazmak” doğuşkandır ve türler arasında eşanlı ilerleyen, etkileşimli, çok boyutlu  sezgisel bir süreçtir. Ben hep böyle düşündüm.  Başlangıçtan beri şiir ve öykü (veya anlatı) eşanlı olarak gelişiyordu bende. Yazmaya, öykü diyemeyeceğim basit duygusal izlenimlerimi -olduğu gibi- yansıtarak başladım. Çoğunlukla monolog anlatılar çıkıyordu ortaya. Zamanla bu izlek bir “gerçeği değiştirme” sürecine dönüştü. “Anlatı” denen şeyi kurgusal olarak algılamaya ve hayal gücümü buna eklemeye başladığımda kendimi kısa öyküler yazar halde buldum. Tabiî sonra işin içine tipoloji ve karakter kimyası da girdi. İnsan, öykü yazmak amacıyla yola çıkıp  “zaman”a ve “mekân”a  baktığında, bunları betimlemeye, irdelemeye, doğa düzeneğini ya da düzlemini fark etmeye başladığında ise işin içine “şiir” giriyor. Yani, imgelemlerle yüzleşiyorsunuz. Bu durum kaçınılmaz. Ve birden kendinizi “imgelemi kurgular” buluyorsunuz. Böylece bugünkü “eğretileme” anlayışıma ulaşmış oldum. Şunu da söylemeden edemeyeceğim; öykünün tipolojik bilgisiyle, şiirin imgesel yoğunluğu iç içe geçebilir. Böylece şiirlerinizde tipolojiyi sezdirebilir, öykülerinizde de “eğretilemeleri” zekice yerlemleyebilirsiniz. “Livar” ile “Siya” adlı kitaplarımı yazmam beş senemi aldı. Ve her ikisini de birlikte tamamladım. Şiir ile öyküyü…


M.A: Sizinle şiirinizin yapısı, dili, üslûbu, poetikası...vs üzerine konuşmak istemem. Bırakalım ona okuyan karar versin; ancak siz şiire ilişkin fikrinizi açmak isteseydiniz, bizimle neyi/neleri paylaşırdınız?


Z.Y: Çok zor ve sıkı bir soru… Poetika’mı sorsaydın cevap vermem, çoğu şairin yaptığı gibi bir şeyler sallamam daha kolay olurdu. Şöyle diyelim; benim için şiir bir “bakış”, “susku”, “kırılım” ve “tuşe” meselesidir. Şiirlerim bu dördünün apansız kimyasından ya da garip bir sezgisel zamanlamadan oluşuyor. Şiir budur benim için; bir boşluğun sezgisi… Düşün, biri gelip bir davula bir kere vuruyor, bir sene sonra gelip aynı davula bir kez daha vuruyor. Bu aralıkta milyonlarca şiir ve dize yuvalanır, ben de onları sezer ve yazarım… “Atonalite” anlayışım da buna benzer…


M.A: Şiirin anlatma yeteneği, öykünün anlatma yeteneğine baskın gelir; ya da öykünün gücünün yetmediği durumlar vardır, bu tür durumlarda şiirin eğretileme yeteneğine ihtiyaç duyulur, demiştiniz son konuşmamızda. Bununla ne anlatmak istiyorsunuz?


Z.Y: Karışıklık olmasın diye şunu başta ifade edeyim; şiirlerimde bir şeyler anlatmaya çalışmıyorum. Öykülerimde de… Sadece bir şeyleri yöntemli olarak sezdirmenin peşindeyim.  O konuşmamızda şunu demek istemiştim: Öyle görüngüler ve olaylar vardır ki öykü formunda bir dekorasyonla ya da “yapısal kurguyla” sezdirilebilir ve öyle görüngüler vardır ki şiir yardımıyla, inşaattan uzak bir biçimde, “apansız”  bir imgelemle ya da bir dizeyle sezdirilebilir… Bunu anlatmak istemiştim. Örneğin, görüngüyü bir “dağ” olarak kabul edelim. Öykü o dağı gösterirken, garip bir “sondaj” ve “mühendislik” kullanıyor. Ama şiir (veya dize) o dağı apansız inceliyor, ifade uygun olur mu bilemiyorum ama, şiir o dağın “röntgen”ini  çekiyor, tözüne dokunuyor ve bu şekilde sezdiriyor.


M.A: Yazdıklarınızın yaşadıklarınızla ne tür bir ilişkisi olduğunu söyleyebilirsiniz; ya da yazdıklarınızı hayatla buluşturmayı başardığınızı söyleyebilir misiniz?


Z.Y: Yazdıklarımın hayatla buluşup buluşmadığını bilemem ama yaşadıklarımın yazdıklarıma yakınsadığını söyleyebilirim. Çok sevdiğim bir söz vardır, her yerde söylerim; “yaşam ile sanat birbiriyle kavga eden iki sevgili gibidir.” Bununla birlikte, şunu da unutmamak gerekir: “yaşamak her şeyin önündedir”. Yaşamın coşkunluğunu sezdirebiliyorsam, yazabiliyorsam ne mutlu bana!


M.A: “İnsanın mücadelesi insanladır” diyen düşünce, şiirin bu mücadeledeki yerini ne kadar doğrular sizce?


Z.Y: Nâzım Hikmet’in yazdıkları ve yaşadıkları kadar doğrular bence.  Şu dizeyi aklımdan hiç çıkarmıyorum; “duvar saatleri gibi ahmak/kelepçe zincir filan gibi /hâzin ve rezildiler”. Nâzım’ın bu dizede bahsettiği insanlara sonsuz karşıyım ve böyle insanların ölene kadar karşısındayım. Şiirle, kalemle, yüzümle, yumruğumla… O anda elimde ne varsa onu kullanarak, bir “Amok Koşucusu” olarak bu tip insanların karşısındayım. Böylece bilinsin.


M.A: Şiirlerinizde fazlaca ironi ve sanki karşıda taciz eden bir yapıya kafa atmak isteyen biraz afacan, biraz  sıkıntılı, sancılı bir hava hakim. Karşıda oturmuş, etrafı rahatsız eden bir atmosfer mi var bulunduğunuz yerde?


Z.Y: Güzel bir soru… Bulunduğum yerde değil de çalıştığım yerde bir sürü dar kafalı insan var.  Garip bir “sözleşme” ve “proje” hayatı yaşayan, pragmatik düşüncelerle donatılmış, aradaki uzaklığın matematiğini düşünmeden Ay’a bakamayan insanlar var. Bir de fabrikalar, dumanlar, makine sesleri, evrak ve makam koşuşturması… Bilinçsiz bir tüketim topluluğunun (toplum demiyorum) isteklerini karşılamaya yönelik “memnuniyet hizmetkârları” ordusunun arasındayım… Hayatı “deterministik” sanan dar kafalıların arasındayım ve bunların çoğu “sistematik hata”ların içindeler. Yaşamın organik yapısını bozmaya çalışan, mekatronik ve teknoloji saplantılı, gözü kör bir “Homo Faber” ırkının içindeyim, bu durum beni korkutuyor. Bunlara karşı “deniz”i ve “şiir”i  savunmak, balıkların tarafında olmak gerekiyor ve inan ki çok zor bir savaş bu… Yaşamın yanında olmak…


M.A: Neden “LİVAR”, ne demek için “Livar”?


Z.Y: Daha önce başka yerlerde de anlattım, kitabın isminin hikâyesi şudur:  Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. O balığı inceledim. Kofana, gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Dinamik, canlı ve muhteşemdi… Yaşamın inadını gösteriyordu. İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası, bir dinamizm ve bir canlılık belirtisi olsun istiyorum Livar…


M.A: Size ne sorulmasını isterdiniz; ya da sizi baştan çıkaran soru ne olurdu? Soruyu biz sorduk varsayarak, cevaplar mısınız?


Z.Y: Bana Ece Ayhan’ı sormanızı isterdim. Onun duruşunu, onu nasıl bildiğimi… Bugün beni Ece Ayhan’a benzetenler filan var. Doğrudur, bazı dil kırılımlarım, kolaj mantığım Ece Ayhan’a benzer… Ama içerik olarak çok farklıyız. Ayrıca, Ece Ayhan’da kelimenin bölünüşü, deniz ve doğa imgeleri azdır. Ece’de büyük bir tarih olgusu ve iktidar karşıtlığı vardır. Onun şiirine “Epik” bile diyebiliriz. Bende ise büyük bir Lirizm var. Bir de “Ece Ayhan”a çok haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bu büyük şair bir kere bile ödül almamıştır. Herkes Ece Ayhan’ı “kötücül” olarak tanımlar ama akşam eve gittiğinde “Yort Savul” şiirleri okur, duygulanır veya coşar… Gizliden gizliye severler Ece’yi… Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e yazdığı mektupları okuduğumda, edebiyat kâhyalarının ne büyük ve derin bir yanlışlığı ya da kötülüğü “yöntemli olarak” Ece Ayhan’a uyguladıklarını gördüm. Bakın, bugün “Ece Ayhan” demeseydik de “Ayhan Çağlar” olarak baksaydık ona, onun ne kadar büyük bir şair olduğunu anlardık. Yakında Ece Ayhan’la ilgili bir kitap yayımlanacak. Haklılığın inadını anlatan bir kitap… O kitabı merakla beklemekteyim. Şu an Eren Ağın, Ankara’da bu işin peşinde koşuyor…. Göreceğiz…


M.A: Teşekkürler.


Z.Y: Tüm içtenliğin ve sıkı soruların için ben teşekkür ederim aslında.







18 Ekim 2006
YaşamRadyo'da "Şiirbaz" adlı programda İSMAİL CEM DOĞRU ile... 


Programın kaydını siirbaz.mp3 olarak
 indirip dinleyebilirsiniz.







20 Ekim 2006
MÜZEYYEN KARABAĞ  ile...




Kitabınızın ismi neden Siya?

“Siya” bir tekneci/balıkçı terimidir. Kürekleri tersine çekerek, önce tekneyi durdurmak, sonra da geri geri -tersine- hareket etmek anlamına gelir. Kitaptaki tüm öyküleri ve karakterleri bu “eğretileme”nin üzerine kurdum. Olayları, şiirselliği ve diğer her şeyi ortak bir tavra veya duruşa dikiş atmaya çalıştım.  Hayata karşı ters oturum… Olanın bitenin içinde giderken, silkinmek, ardından da “siya” yaparak başka bir yerlere, limanlara, alt gerçekliğe, öfkeye  -ne varsa işte ona- doğru ağır ağır ilerlemek… Belki de yürümek… Bu benzetmeyi, hem gündelik yaşantıda hem de kent bireyinin ruh zonklamalarıyla birleştirmekti amacım. Biraz becerdim sanki… Şunu da belirteyim, usta tekneci “siya”sından anlaşılır. Tekneyi tersine hareket ettirebilmesinden, balığa çıktığında bir elinde olta diğer elinde kürek, siya yaparak tekneyi kerterizde tutabilmesinden…


Sistemin mutsuzlaştırdığı insanların -bir çeşit- doğaya kaçış eğilimi görülebilir mi Siya’da?

Görülür. Ancak, bunu, doğaya kaçıştan çok yalnızlığa kaçış olarak ifade etsek daha doğru olacaktır. Şu da var, deniz de doğa da, aslına bakarsanız, büyük bir yalnızlık içinde dururken, bir taraftan da ahenklidir. Düzgündür. Yalnızlık insanı silkeler, farkına vardırır bir şeylerin, uyandırır. Uyandırır çünkü yalnızlık büyük bir odaktır, büyük bir “monolog”tur. Biz ne yazık ki hem birbirimize, hem de doğaya karşı sonsuz bir acımasızlık içindeyiz…  Aynı zamanda da sonsuz kibirliyiz ve kaotik yaşıyoruz. İşte bu gibi şeylerden kaçmanın, bu gibi şeyler karşısında bir yere ya da bir köşeye saklanmanın öykülerini yazmaya çalıştım.  “Mıhçı Sokak” ya da “Tümörgü” adlı öykülerimi aklına getir… Ama bu kaçış, her şey, kent’in içinden başlayıp gene kentin içinde bitiyor.  İstanbul’un içinde… Buna da dikkat etmeliyiz.

Hikayelerinizde yarattığınız karakterlerin ortak noktası “yalnızlık” denilebilir mi?

Demin bunu anlatmaya çalıştım. Şimdi, meseleyi derinleştirelim o zaman; kitaptaki karakterleri ve olayları bütünleştirip düşündüğünde aslında tek bir karakterin ya da anlamın oluştuğunu göreceksin. Zor bir karakter, şöyle ki, günümüzdeki adam harcama kültüründen ve sığlıktan kaçan, tüketim toplumunda yaşamakta zorlanan biri… Sığ suların yüzmeyi bilmeyenlerin suları olduğuna inanan biri.  Derin sularda yüzdüğü için de şaşkın, başarısız, tüm dünyayı geride bırakmış bir ada gibi… Ama gündeliğin içinde yaşamak zorunda olan bir “yüzen ada…” Evet, “yüzen ada” gibi bir karakter, aslında bir hafif siklet sosyopat... Belki bu çeşit bir ortaklıktan söz edebiliriz öyküler için..

Kısa öyküleriniz  kısa film tadı bırakıyor dersek , uzun metrajlı film çekecek misiniz, roman yazacak mısınız?

Uzun romanları okuduğumda, bana kuru ve yavaş geliyorlar. İster klasik ister modern, isterse postmodern olsun, fark etmez, bana kuru geliyorlar... Bu nedenle uzun bir roman yazmayacağım. Ancak “Novella” gibi bir şeyler yazmaya başladım. Uzun öykü gibi bir şeyler, ki benim tarzım  da bu.  Böyle bir işe giriştim ama ne zaman biter bilmiyorum. Bitse bile ne zaman yayımlanır ya da ne zaman anlaşılır orasını hiç kestiremiyorum.

‘’Her gece toprağa gider ve şiir tohumları atardı.’’ Şiirle aranız nasıl? Yakında şiir kitabınız geliyor mu?

İyi bir şey yakalamışsın. O dize Özge Dirik için yazılmıştır. Özge bankacıydı ve bankacıların ortamının ne kadar vahşi olduğunu bilemezsin. Paranın olduğu yerde vahşet vardır. Bankada vahşet daha çoktur çünkü orada doğrudan para alınıp satılır. Özge bu işi yapıyordu ama bundan nefret ediyordu. Bu işe ve diğer her şeye karşılık olarak Özge’nin elinde sadece “şiir”i vardı ve şiirini çoğaltmaya çalışıyordu. Onunla yaşıyordu, onunla kendini gerçekleştiriyordu. Akşam işten çıkınca şiirin başına oturuyordu. Ben böyle olduğunu tahmin ediyorum. Bu nedenle “her gece toprağa gider ve şiir tohumları atardı.” dizesini yazmıştım. Şiirle aram nasıl? Evet, şiir; o vatoz… Şiirle aram iyidir ama bir şair olduğumu kimse söyleyemez, ben bile söyleyemem. Söyleyemem çünkü şairlerinkine benzer bir hayatım yok, daha doğrusu fazlaca şiirsel yaşamıyorum bu hayatı… Benim için “şiir yazan” demek en doğrusu  olacaktır. Zaten insanlık ve tarih daha henüz şiir hakkında fazlaca bir şey bilmiyor… Şiir hermetik bir şeydir ve apansızdır; gizli bir tarikat gibidir. Böyle çoğaltır kendini. Şiirin neyi işaret ettiğini anlamanız zordur. Yapabileceğiniz tek şey onu sezmektir. “Şair”lik denen yaşantı için de aynı şey geçerlidir. Birinin şiir yazması onun “şair” olduğunu göstermez. Şimdi,  “Livar” adında bir şiir kitabım hazır. Bir terslik olmazsa 2007 içinde yayımlanacak. Bakalım, göreceğiz.  







20 Eylül 2006
SEL EBEGÜMECİ  ile "Haz Manevrası" adlı fanzin için...



 

Kendini biraz tanıtır mısın? Kitaplar, dergiler, yazmaya başlangıç…

Tevellüt 1979. İstanbul…

Edebiyata sarılmam, okumam, yazmam, kendi üzerimdeki ikinci bir kişilik sınaması veya düşünce düzlemi olarak başladı. Bunun tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorum. Bir şeylere karşı durma biçimi ya da bunu kayıt altına alma güdüsü olarak, olanı biteni tekrardan düzgünce gözden geçirmeye çalışarak yazmaya başladım. Önceleri -herkes gibi- duygusal anlatılar yazdım. Bunları kendimle konuşur gibi çalakalem yazıyordum. Sonra baktım ki yazarak daha iyi düşünüyorum ve olayları daha iyi sınıyorum, yazmadan edemeyeceğimi anladım. “Korkak Düşler” ve “Karşı” böyle oluştu. Ardından Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle buluştum, onun düşünü, pırıltısını, fısıltısını omuzlayarak devam ettim. Kendim gibi yazanlarla ve edebiyat taifesiyle tanıştım. Başkalarının neler yaptığına, nasıl duygulanımlar yaşadıklarına ve bunları nasıl ifade ettiklerine baktım... Onların hayatına, yaşamına, çabasına baktım. Birinci tekilden üçüncü tekile doğru ilerledim. Okudum, takip ettim. Sonra işler karıştı. Artık bir “kömürcü” gibiyim, cehennemin içinden yazıyorum. Çünkü yazmak ile yaşamak birbirine karıştı… İşte, sonunda, “edebiyat” dediğimiz “zoka”yı yemiş bulunuyorum. Kitaplar, okumalar, yazmalar, dergiler, alıntılar, dipnotlar, şiirler, didinmeler; bu cehennem bahçesi böylece sürüp gidiyor… Bununla birlikte, şunu da hatırlatmak isterim; Eduardo Galeano “Ellerim kaşındığı için yazıyorum” der.  Kısacası kendim kaşındım. Son kaşıntımda da “SİYA” çıktı ortaya…

Kadıköy sound? Kadıköy’ün ve adanın (hangi ada?) öykülerde gözle görülür bir yeri var. Buralar seni nasıl etkiliyor?

1995’den beri Kadıköy’deyim. Ben Kadıköy’de takılmaya (gidip gelmeye) başladığımda “Karga” yeni açılmıştı ve tek katlıydı. Bugünkünden daha farklı bir ortamdı. “Loser” kültürü yoktu pek… Tüm üniversite hayatım Kadıköy’de geçti. Bir şeyler içmeye ya da sohbet etmeye Kadıköy’e giderdik. Eğer bir yalnızlığın içine düşeceksek de gene onu Kadıköy’de yaşardık. Körler ülkesinde… Yavuz Çetin’i, Kerim Çaplı’yı ve daha birçok sıkı adamı Kadıköy’de tanıdım ve izledim. Kısacası Kadıköy’de yüklü bir geçmişim var. Tüm yeniyetmeliğimizi Kadıköy’de yaşadık, -kolay değil- yaşam yüzünü önce Kadıköy’den gösterdi bize…

Ada’ya gelince; öykülerdeki Marmara Adası’dır. Orada babamın babasından yadigâr bir yazlığımız var. Tüm yazlarım ve çocukluğum orada geçti. Orada babamla vakit geçiririm, balığa çıkarım. Deniz, geceleri mürekkep gibi gözükür gözüme… Bir de ben ada görüngüsünü ve adanın coğrafi konumunu seviyorum. Örneğin Ece Ayhan edebiyat ortamı için bir adadır. Anakara’dan uzaktadır, dört tarafı denizdendir, tek başınadır ve hatta korkunç yalnızdır.  Anakaranın ışıklarına ve devinimine karşı olarak ada dingin, karanlık ve yalnızdır. Bunu severim işte ben… Bir eğretileme kaynağı olarak bakabilirim adaya ve onun gece denizine…

Hayal gücünden çok yaşanmışlıkların daha doğrusu mekansal bir yaşanmışlığın doğurganlığı görülüyor sende. Bunun sebebi nedir?


Aslında bir önceki sorularında buna çokça cevap verdim. Yaşadıklarımı tekrardan gözden geçirmek, kayıt altına almak, ikinci bir yaratım, yansıtma ve eğretilemeye ulaşmak arzusunun, tutkusunun peşinden gidiyorum yazarken. Bunlarla bir kimya oluşturmaya çalışıyorum. Bu içgüdünün, kaşıntının üstesinden gelemiyorum. Bir de şu sözü çok severim ben; “Yaşam her şeyin önündedir.” Buna inanıyorum… Buna bakıyorum; yaşamaya. Ve tabii ki yazmaya. Ölene kadar yazacağım.Yaşam ve yazı birbirine ne kadar karışmış olsa bile, ölene kadar yazacağım.

Vecdi Çıracıoğlu kim? Kitap arkasını neden o yazıyor?

Vecdi Abi sıkı bir düzyazı ustasıdır ve sıkı bir dostumdur. Eski zamanları, denizi, boğazı, tekneleri, balıkçıları, nesneleri, mühendisliği ve edebiyat denen cehennemi iyi bilir… Serseri Standartları Sempozyumu, Sarıkasnak, Cimri Kirpi, Kara Büyülü Uyku gibi büyük eserler yazmıştır. Denizi ve deniz insanlarını bir nakkaş gibi işler… Şimdi, “SİYA” gibi adını bir “denizci/tekneci” teriminden alan kitaba arka kapak yazısını o yazmayacak da kim yazacak… Orhan Pamuk mu? Yoksa “Belediyeci Hilmi Yavuz Hazretleri” ya da “Yazı İşleri Komutanı Enis Batur” mu yazsaydı arka kapağı? Hadi bunlar becerdiler ve arka kapak yazısını yazdılar diyelim, bir anlamı ya da içtenliği olur mu onların yazdıklarının? Vecdi Abi için deniz, hem kardeş hem de düşman gibidir. Anla işte, o kadar yakındır denize ve bana... Bu nedenle arka kapak yazısını Vecdi Abi yazdı.

Şiire bakışın ile öyküye bakışın arasındaki açı farklı… Bu farkı anlatsana biraz…

Vallahi, şiir ve dize apansız oluşan bir şeyler… Öykü öyle değil. Bir yapısı var. Öyküdeki işlek ile şiirdeki işlek arasında koca bir “dağ” var. Şiir çıplak gözle dağın röntgenini çekiyor, öykü ise mühendislik duygusuyla, aletleriyle, bilgisiyle dağda tünel açmaya çalışıyor. Bir de, şiir gizli bir tarikat gibi, yan anlamlarla, derin imgelemlerle ve sezgiyle ilerliyor. Çoğunlukla anlamsızlığa kaçtığı da oluyor şiirin… Öykünün ayaklarının altındaki zemin ise daha az kaygan. Şiir, kendi hakkındaki her kuramı yıkma eğilimindeyken, öykü tam tersine inşa eğilimi içinde. Bunları göz önüne alırsak açıların farkını da anlarız. Ancak duygulanım biçimlerim açısından ikisi arasında bir fark yok benim için…

Her öyküden önce gelen epigrafların (ayraçların) öyküye verdiği yön nedir? Bunlar bizi nereye sürüklemeli?

Onlar şiirlerimin içinden seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın diye kitaba dikiş attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda perdenin açılışı ya da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama, aslında, okuyucu o dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı kafasında berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o dizeler güçlendiriyor. Ve o dizelerin her birinin de yaşamsal karşılık anlamında işaret ettiği bir gizi vardır… Şimdilik, açığa vuracak değilim onları… Hem sonra ne zevki kalır…


Askerlikle ilgili bir öyküyle başlıyor kitap… Askerliğe bakışın nedir?

“Komutan” adlı öyküm askerlikle olan ilgisinden çok barışla ilgilidir. Geçen kış askerlik vartasını atlattım. Bir bakışım yok askerliğe artık. Çünkü insanlık anlayışımla askerlik arasında bir bağ kuramıyorum… Tarihin başından beri olan bir şey savaş; bir ilkellik, bir yanlışlık… Sürüp giden bir yıkım, korkuluk ve vahşilik… Hüsnü Arkan intikal yürüyüşündeki askerler için son romanında şöyle diyor; “…sabırla, inatla, hayvanlar gibi sessizlik içinde yürüyorlardı.”

Kadıköy’de nerelere gidiyorsun?


Eskiden Karga’ya, Buddha’ya ve Liman Kahvesi’ne sık sık giderdim. Hatta oralarda tamamladığım öykülerim de olmuştur. Sonra uzun bir zaman dilimim de aşağıda, Yazı Kitabevi’nde geçmiştir. Yazı Kitabevi farklı bir ortamdı. Eski halini ve oradaki insanları özlüyorum şimdi.  Üniversite bittikten ve iş hayatı başladıktan sonra hafta sonları sakin sakin yemek ve içmek için Agapia’ya gidiyorum. Yanımda canımdan çok sevdiğim, şiir gibi, sabah gibi biriyle… Bazen de Son Gemi’ye giderim… Eğer canlı müzik dinleyeceksem Acil Servis’i izlemek amacıyla Shaft’a gittiğim de olur. Onun dışında Moda’daki kahvehanede tavla oynamak en sevdiğim ve sık yaptığım şeylerden biri şu aralar…

Ne yapmaya çalışıyorsun? Yazarak…

Ne zor soru… “Kaşıntımı azaltmaya çalışıyorum” diye tekrar edelim ve geçelim bu soruyu…

Takip ettiğin yazarlar ve şairler kimler?

Bu da büyük ve zor bir soru… Sen de basit gibi görünen ama kazık sorular soruyorsun… Bir sürü isim ve kitap var aklımda. Ama şu isimleri hemencecik sayabilirim sana;  Panait İstrati, Hasan Ali Toptaş, Julio Cortazar, Vecdi (Çıracıoğlu) Abi,  Oruç Aruoba, Celine, Turgut Uyar, Ece Ayhan ve İlhan Berk… Bu isimlerden çok şey öğrendim ve yazdığım her yeni şeyle birlikte bu isimlere daha da çok borçlanıyorum.

Bu kadar mı?

Bu kadar… Teşekkür ederim.



 

Gamze Erzin ile…

(2. 7. 2007)

Gamze Erzin: Şair olmadığınızı, şiir yazarı olduğunuzu söylüyorsunuz (yaşadığınız hayat tarzından dolayı)  Sonuçta şiirle bütünleşip o ruh haline gecen insanın -her ne kadar işi bu olsa da-  hesap kitapla, şiirle hiç ilgilenmeyen bir insan gibi uğraşması... Genel olarak hayatına şiiri yansıtmadan böyle şiirler yazman bir gel git oluşturmuyor mu?

Zafer Yalçınpınar: Öncelikle şunu söylemeliyim ki asıl ve önemli olan yaşamdır, yaşamaktır, kerteriz budur. Turgut Uyar’ın deyişiyle, “bir şeyler bulup coşmak”tır. İyi bakarsanız, odaklanırsanız yaşama dair her şeyi, her türlü ilişkilendirmenin ya da gerekçelendirmenin temelini sezebilirsiniz. Bugünkü insan davranışları sanıldığı kadar taktik dolu değildir, aksine rastlantısaldır. Bugünkü radar teknolojisi, yarasaların fizyolojisinden ortaya çıkmıştır. Radara yakalanmayan uçakların icadı ise yarasalardan kaçmayı başaran böceklerin incelenmesiyle birlikte gerçekleşmiştir. İnsanoğlu ne yaparsa yapsın doğadan, tipolojiden ve “yaşantı”lardan esinlenmek durumundadır. Tübitak Bilim Kitapları arasından yayımlanan Herbert Reeves’in “Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor” adlı eseri bu durumu çok güzel açıklar. Ararsanız, her yerde tipoloji, eğretileme ve şiirsellik bulabilirsiniz. Hep kendimize sorarız “Şiir Nedir?” diye… Ve nedense, aklımıza “Ne şiirdir?” diye sormak gelmez. Hâlbuki bu sorunun peşinden gitmeliyiz.  Ben bu sorunun peşinden gittiğim için “şiir yazarı”yım, şiiri yazarım. Benim eğitimim “Ekonometri” gibi deterministik ve stokastik öğeleri birlikte içeren karmaşık modellemeler, analizler üzerineydi. Ama bir yandan da müzikle uğraşıyordum. Şehrin, insanların, Kadıköy’ün, kısacası yaşadıklarımın ve tipolojilerin kafama uymayan taraflarını gördükçe bunları yazmaya,  yazarak değiştirmeye çalışıyordum. Sonra, zamanla kendimi şiirde ve imgede buldum. Bende oluşan ya da benim vardığım şey bir “poetika”ydı. Orada, onunla birlikte ayıldım. “Şiir yazarlığı”m yaşamın ve tipolojinin peşinden gitmekle, onlarla gidip gelmemle birlikte oluştu. Duydurumların tınısının, bu tip ayrıntıların boyunun ölçüsünü alarak, tipolojiye ve yaşama bakarak şiir yazdım. Ayrıca, şu da var: bugünkü “şair” tipolojisi son derece yapay, marazi ve hiç de iç açıcı değil. Tüm bu anlattıklarım nedeniyle kendime “şair” demiyorum. Zaten, bir sürü “edebiyat kâhyası” ya da “edebiyat kabzımalı” benim şair olmadığım veya şiir yazmadığım konusunda hemfikirler…

Ece Ayhan'ın sizde ayrı bir yeri var. Nedir Zafer Yalçınpınar için Ece Ayhan'ı vazgeçilmez yapan, onu bu denli özel kılan?

Ece Ayhan tipolojiyi ve tarihi çok iyi biliyordu, entelektüel alanda külyutmazdı. Herkesin (hatta kendisinin bile) ileri sürdüğü kadar da kötücül değildi. Bundan eminim. Eşitlikçi ve sathi bir adamdı, tipolojik hafızası ve ilişkilendirme yetisi çok kuvvetliydi. Entelektüel yapısı, sivil duruşu, muhalifliği, her şeyi topyekün reddetmesi, her şeyden topyekün vazgeçmesi ona çok geniş bir hareket alanı ve düşünce devinimi kazandırdı. Ben de böyle bir içtenliğin ve bağımsızlığın peşindeyim; Ece Ayhan’ı kimse kafakola alamamıştır ve kimse ona patronluk taslayamamıştır. Başkaları gibi “halay” mantığıyla yaşamadı, bir efe gibi yalnız başına çıktı ve oynadı. “İkinci yeni”nin ağababası oldu. Kendi sözdizimini kurdu, kendi bakışını anladı, “bakışsız bir kedi kara” olduğunu ama kendi karalığının “akkor” olduğunu anladı. Bugün Ece Ayhan’ın nelere rağmen “sıkı şair” olduğunu merak edenler onun İlhan Berk’e yazdığı mektuplardan oluşan “Hoşça Kal” adlı kitabını okuyabilirler…  Bu yakınlarda da Ece Ayhan hakkında çok sıkı bir kitap yayımlanacak, ona da bakabilirsiniz.

Şiirlerinizde coşkulu bir anlatım tarzınız var. Aynı zamanda  anlamdan cok sezgiye önem verdiğinizi biliyoruz. Ayrıca görsel şiirle ilgili gelecekte güzel planlarınız da var. Bunların hepsini bir arada düşündüğümüzde gelecekte bizi nasıl bir Zafer Yalçınpınar şiirleri bekliyor?

Bilmiyorum, bilinmez de. Ben –özellikle- görsel şiir konusunda fazlaca bilinçli değilim. Ayrıca yaptığım şeylerin “Görsel Şiir” değil de ne idüğü belirsiz “Görsel İşler” olduğunu düşünüyorum, biliyorum. Görsel Şiir konusunda -eser anlamında- en yetkin sanatçı Derya Vural’dır. Onun işlerine bakarsanız aradaki farkı anlarsınız. Kuram konusunda da Serkan Işın çok önemlidir.

Şimdi, inanın ki gelecekte ne tip şiirler yazacağımı, ne tip işler yapacağımı ve hangi zamanda ne tip kitaplar yayınlayacağımı bilmiyorum. Livar’ın oluşması ve kitaplaşması beş sene kadar sürdü… Üstelik bu süreç çok da planlı gerçekleşmedi.  

Cemal Süreyya, Edip Cansever gibi şairlerin bugün büyük dergilerde yer bulurken Ece Ayhan'ın daha küçük çaplı dergilerde yer alması sizin 'bugün , şiir ve dergi ' üçlüsünde nasıl bakmanıza neden oluyor , insanlar neden Edip Cansever'e öncelik veriyor olabilirler? Ya da bu durum bunun bir göstergesi olabilir mi?

Cemal Süreya ve Edip Cansever daha uzlaşımcı şairlerdi. Ece Ayhan ise öyle değildir. Bazı insanların, editörlerin canını yakmış ve onları sıfırlamıştır. Bakın, ben, özel araştırmalarım sonucu şunu biliyorum: Bugün Ece Ayhan’ı sevmeyenler ya da onu kötüleyenler, akşam evlerine döndüklerinde gizlice Ece Ayhan okurlar. Bir servet harcamayı göze alsanız bile sahaflarda Ece Ayhan imzalı kitap bulamazsınız.

Duruşunuzda sanki 'Sanat, sanat için yapılır .' izlenimi var. Kimseye çok birşey anlatma çabanız olmadan, kendi deyiminizle eliniz kaşındığı için yazıyorsunuz. Baştan beri yazmanın hangi yönü çekiyor sizi? Başka şeyler de olmadan -yani başka bir aşk - Kuzey yıldızı dergisi için bu kadar uğraşmazdınız sanırım…

Kaşıntı benzetmesi Eduardo Galeano’nun söylemidir. Ancak bana çok uygun bir gerekçelendirme olduğu için durumu bu şekilde açıklamakta zarar görmüyorum. Bakın,  “sanatı, ne ya da kimin için yaptığım konusu ya da sorgusu” beni fazlaca ilgilendirmiyor. Daha önce bir yerlerde bu konu hakkında konuşmuştum. Beni, sanat adına asıl ilgilendiren şey “ne yaptığım” ya da “ne yapabildiğim”dir. Tüm bu yaptıklarım üzerinden de kendimi ya da bizzat tipolojinin veya imgenin kendisini ikinci bir düşünce katmanına ya da sınamaya tabi tutmamdır, bunlardan ibarettir.

Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi bir ise “düş”tü. Yıldızlara yakın olmak isteyenlerin kasabalarını uçurumlara kurduğu bir “düş”tü.           Edebiyat ortamı, şair, yazar ve okuyucu tipolojisi hakkında kazandığım iyi veya kötü her izlenimi Kuzey Yıldızı edebiyat dergisine borçluyum.

Edebiyat hakkında -ki bizim konumuz şiir- çok fazla bilgi sahibisiniz. Sadece size bakarak şiirin, insanı içine alan ve onu olgunlaştırmadan bırakmayan bir girdap olduğunu söyleyebilir miyiz, yoksa sizi bu yasta bu kadar olgunlaştıran salt şiir değil mi?

İlk soruya verdiğim yanıtta bu konu hakkında bir şeyler söyledim. Fakat biraz daha açık söylemek gerekirse; şu an bile, dizelerden, sesten, kâğıttan, imgelerden, şairlerden, yayınevlerinden, fanzinlerden, sahaflardan veya dergilerden uzakken bile –ya da sözgelimi edebiyatın dışındayken bile- aslında şiirin içindesiniz. Yaşamdaki duygudurum tınısı hiç dinmeyecek… Felsefe ile şiir arasındaki ilişkiyi göz önüne almakta fayda var. Özellikle de Wittgenstein incelenmeli;  “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler.” önermesi verili olarak, hatta şiar olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Bilmem sezdirebildim mi?








Ana Sayfa

İLETİŞİM İÇİN:
MSN :  zaferyal@hotmail.com
Eposta: zaferyal@gmail.com
                                                                                                 
   Bu sayfa Zafer Yalçınpınar     tarafından 30 Ekim 1999 tarihinde hazırlanmıştır.Tüm yazıların ve fotoğrafların yayın hakkı Zafer Yalçınpınar'a aittir. Yazılar ile görsel öğeler, T.C. Telif Yasaları tarafından korunmaktadır. Yazılı izin alınmadan kopyalanması veya kullanılması hukuki sorumluluk doğurur.
Bu sayfa en iyi 600 X 800 çözünürlüğünde görünür 




?>