dilin kemiği yoktur

(söyleşiler)





Davut Yücel ile..
(11 Ocak 2008)


Davut Yücel: Bundan önceki şiir kitabın Livar’da, kelimeyi, dahil ettiğin görsellikle sorgulamıştın. Şimdi de anlamsal açıdan sorguluyorsun. Seni bu sorgulamaya iten nedir, bunların odak noktasında ne var? İlhan Berk; kelimelerle, en çok da deyişle oynamaya bayıldığını söylüyor, senin için de böyle bir düşüncenin varlığından bahsedebilir miyiz?

 

Zafer Yalçınpınar: Benim düşündüklerim, imlediklerim ve yazdıklarım için bir “caz yürüyüşü”nden ya da istatistik veya ekonometride önemli bir yer tutan “random walk teoremi”nden bahsedebiliriz. Balığın suyunu ya da katmanını bulmanın, oltayı çapari usulüyle kullanmanın çabasındayım ben... Yakaladığımı yazarım, affetmem. Dediğim gibi, sabah akşam çapariye çıkarım ve yakaladığımı yazarım.

 

D.Y.: İmgeler, şairin gizleridir diye düşünürsek, sen bu gizleri çekinmeden sunmuşsun. Nasıl bir şeyi amaçladın, kurmak istediğin neydi?

 

Kendimce, bir bakış kurmak, bir mukavemeti ölçmek ya da denemek istedim. Kelimeler, olaylar, anlam, imge ve bunların arasındaki ipleri yokladım ben...  Buna “yüzleşmek” de diyebiliriz. Sadece benim ve kelimelerin olduğu yalıtılmış, özel koşullarla donatılmış bir oda düşün... Bu odaya bir “çınlama odası” olarak da bakabiliriz. Burada, böyle bir ortamda, kelimeleri “sorgu sandalyesi”ne oturtmak, onları tokatlamak ve kelimelerin aklını, anlamını onlardan geri almak... Buna baktım, bununla uğraştım. Eğretilemeler ve tersimlemeler aracılığıyla kelimelerin aklını ya da ortalama zekâsını onlardan geri almak... Bunun peşindeydim.

 

D.Y.: Livar’dan sonra bu kitabına baktığımda, farklı tecrübelerden geçen ve fakat kaynaktan beslenen damarlar seziyorum. Bu damarların birleştiği nokta da sonuç olarak aynı. Belki burada da Oktay Rifat’ın bir sözünü anmak gerek; benim düşüncelerim yoktur, diyor. Buna bakmak mı demeliyiz?

 

Oktay Rifat büyük çok bir adam, çok sıkı bir şair... Hiç çekinmeden İlhan Berk’in poetikasında Oktay Rifat’ın öneminin, şiirinin çok büyük bir payının olduğunu söyleyebilirim. “Bay Lear” adlı romanında Oktay Rifat şöyle söylüyor: “Rastlantı bizden akıllıdır.” Ben bu söyleme inanıyorum. Hem de sonsuz derecede ve sonsuz olasılıkta inanıyorum. Misal, Enver Ercan’la karşılaşmalarımız böyle oldu. Yaşamımda da hep böyle oldu. Rastlantılar beni sürükledi, savaştırdı... Rastlantıların gazabına uğradım, hep bunu ölçtüm ya da biçtim diyebiliriz. Kaynak ya da yol bellidir; Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak” adlı kitabı, İlhan Berk’in “Mısırkalyoniğne”si ve Ece Ayhan’ın tüm kitapları... Bunları takip etmek gerekir, yeni şiir, sıkı şiir bu damarlardan beslenir. Ve evet, Oruç Aruoba’yı da söylemek, düşünmek lazım...

 

D.Y.: Bu kitaptaki maddeler nasıl oluştu, biraz bahseder misin?

 

2004 yılıydı. 2000’den beri bir Ekşisözlük furyası başlamıştı. Etrafımdaki birkaç arkadaşım “EkşiSözlük” ve “PrivateSözlük” yazarıydı. Tüm vakitlerini buna harcıyorlardı. İşbu internetteki sözlüklerin yapısını ve oradaki başlıkları incelerseniz bunların birer “duvar yazısı, duvar metni” niteliği, grafiti özellikleri taşıdığını görürsünüz. Ben de kendi hesaplaşmamı yarattım; kendimce, kendi “im”lerimi, kökü bulmak istedim. Bir “çınlama odası” yaratmak istedim.  Kendi ekşi sözlüğümü yarattım...(gülüyor). Bu yazdığım maddeleri, kelimeleri “Kelimenin Yüzü” adlı bir defterde topladım. Sonradan defteri bilgisayar ortamına geçirdim ve “Kelimenin Yüzü” ilkin Zinhar şebekesinde bir e-kitap olarak 2004 senesinde yayımlandı. Şimdi de Çekirdek Sanat’tan kanlı canlı yayımlandı. “Bir defter serüveni” olarak başladığım “Kelimenin Yüzü”nün benim için en güzel özelliği, ikinci baskısı yapılmış tek betiğim ya da kitabım olmasıdır. 

 

D.Y.: Kitapta, saymaya tersten başlıyorsun. Bunun, şiirindeki duruşla ilgisi olduğunu düşünüyorum; oradaki sözcüklerin sendeki yansımaları gibi bir şeyin etkisi belki... Anlatır mısın?

 

Eğer kelimelerle hesaplaşmak istiyorsan, im’e inmek istiyorsan, kelimeyi sorgu sandalyesine oturtmak istiyorsan bu işi sayıları arttırarak, “artan birikimli” bir şekilde yapamazsın. Bu iş bir geri dönüştür, geri sayımdır, odaklanmadır yani “azalan birikimli”dir. Bu nedenle kitaptaki kelimelerin numaraları, kitabın nümerik yapısı geriye sayıyor. Mesele bu kadar basit, bu kadar biçimsel aslında...

 

D.Y.: Kelimenin Yüzü’nde, yoğun bir muhalif tat var; görüntülerin, göründüğü gibi olmadığını söyleyen ironik bir tat. Doğal olarak buna katılmayanlar da olacaktır. Ancak sen kavramların, sözcüklerin (görüntülerin) altını oymaktan vazgeçmiyorsun. Bu, muhtemelen önüne bir çok engel de çıkartacaktır (çıkartıyordur). Yani, kelimenin yüzünün ve içinin farklı olduğunu mu söylüyorsun?

 

Bu sır hakkında konuşmak istemiyorum. Her şair kendi sırrını yaratır. Dağlarca’nın son kitabında yer alan şu iki dizeyle meseleyi işaret edeyim; “Deli derler/Tek başına dolaşan sözcüğe”





G. Sesil Sar ile...
18 Ocak 2008

Toplam 52 sayfa olan, içinde 206 kelime taşıyan kitabın Kelimenin Yüzü, içerisinde hiçbir direkt muhalif söz barındırmasa da genç yaşta bir sözlük yazma cesaretinin ağırlığını taşıyor. Henüz kitabın çok yeni ama genel olarak gelen tepkiler var mı, varsa nasıl?

 Vallahi, aslında herhangi bir tepki gelmedi henüz… Her zaman, her olayda maruz kaldığım şu ünlü “yok sayma stratejisi” ya da “sessizlik suikastı” olgusu devam ediyor. Ama artık mekanizmayı çözdüm; sıkı bir şeyler yapan, yazan herkese karşı editörlerin ya da eleştiricilerin elinde bulunan ve sık sık kullanılan en etkili şey “yok sayma taktiği”dir. Bunu uyguluyorlar. Bu durum benim için bir ”klasik” niteliği taşıyor ve artık şaşırmıyorum. Editörler beni şaşırtırlardı eskiden, şimdi ise Monokl dışında beni şaşırtan herhangi bir dergi yok… Kimse kusura bakmasın.

Kroşelerin geliyor mu?

Aslında yüz binlerce kez söyledim; ben birilerine özellikle “vuruş” yapmıyorum ve bu işleri de pek sevmiyorum. Yaptığım tek şey onların “çelişki”lerini onlara göstermektir. Böylece o insanlar kendi çelişkilerinin ağırlığıyla –o hantallıkla- kendi kendilerine yıkılıyorlar. Enver Ercan dışında kimseyle münakaşam olmadı henüz… Ve bilin ki bu işlerle “kerhen” uğraşıyorum. İşyerlerinde de böyledir, bir konu hakkında fikir beyan edersiniz ve bir bakarsınız ki o işin sorumluluğu sizin üzerinize atılmış. Bu işler benim üzerime kaldı.

Kelimenin Yüzü’nde imgelerini 206 kavramla sunmuşsun. Karşılaşacağın tepkiler dışında tehlike arz eden başka bir konu olabilir mi? Örneğin, sence imgeler(in) hiç değişmez mi?

 Kelimelerin Yüzü’nü bir pusula olsun, milletin elinin, ayağının altında benim şiirlerimi anlamak ya da aydınlatmak yolunda bir lamba, bir kolaylık olsun diye yazmadım. O kitap, eğretilemelerden ve ağırlıklı olarak da tersimlemelerden oluşan bir iç bakıştır. Kelimenin Yüzü, şiirin dışındaki saklı bir mecrada, yalıtılmış bir bölmede kelimelerle teker teker hesaplaşmamdan ya da yüzleşmemden; anlam, sezgi ve imge arasındaki iplerin sağlamlığını kontrol etmeye çalışmamdan ibarettir. Bu deney odası boşlukla doludur. Bu odaya bir “çınlama odası” bile diyebiliriz. Ben, kelimelerin ağırlığını yoklamaya belki de ölçmeye çalıştım. İşbu yönelim, kelimelerin, kitabın yazıldığı dönemdeki imgesel kökenleridir. O kitaba bir “ipucu” gibi bakmamalıyız. Aksine, kitabın kendisi “ip”lerle dolu ve hatta karmakarışık bir dolaptır. Tıpkı insanın yüzünde yer alan kırışıklar ve hatlar gibi... Kelimelere, bana bir şey ifade etmeyen kırışık yüzlere baktığım gibi bakmaya çalıştım.

İmgeleri(ni) ortaya koymak bir şiir yazarını, yani seni, kısıtlamaz mı?

 Kısıtlamaz. Biraz önce söylediklerimi düşünürsen, bu hesaplaşmayı, bu oluşturduğum yalıtım mekânını ya da o kitabın bir “sorgu sandalyesi” olduğunu düşünürsen, işbu “tersimlemeler”in ve “iki nokta üst üste”lerin beni kısıtlamayacağını fark edersin.

Semantiği sorguladığın Kelimenin Yüzü’nde, kelimelerin yetersiz, bazen de gereksiz olduğunu ama bir açıdan da yansımalarıyla var olduğunu görüyoruz. Öyküden şiire, şiirden kelimeye… Buradan ötesi törpülenmeyecek kadar azalıyor gibi. Livar’da artlama şiirlerin mevcut, Kelimenin Yüzü’ndeyse kelimeler denize bakan biri gibi. Burada sonra sıra tamamen letrizmde mi?

Bundan sonra ne olacağını kestiremiyorum. İnan ki bilmiyorum… Zaten bilinmez de. Bugüne kadar da oturup özellikle bir şeyler planlamadım. Ama böyle bir şeylerin, yönelimin ya da kısıtın olacağını pek sanmıyorum. Bu tip bir bağlayıcılığı, daralmayı ya da tam tersine genişlemeyi dört sene boyunca Serkan Işın üstlendi ve bir tek o adam göze alabildi. Bu tip şeyler, aslına bakarsanız Serkan Işın’dan sorulmalı… Benden değil.  

Şiirini hiç okumamış olanlar için şiirinin biçimi ve anlam arayışlarına özgü şöyle bir benzetme yapmak doğru olur mu? Sentaks açısından Ece Ayhan, semantik olarak da İlhan Berk şiiriyle benzerlikler gösteriyor.

Doğrudur. Fakat benim şiirim bunlardan ibaret değildir. Odaklanırsanız, şiirimde Edeuardo Galeano’nun, Cortazar’ın, Oktay Rifat’ın etkilerini de görebilirsiniz. Eğer sezgileriniz biraz daha güçlüyse şiirimde Paul Celan ve özellikle Oruç Aruoba etkileri de bulabilirsiniz. Tüm bu etkiler, tüm bu borçlar şiirimin “nasıl olduğu” yolunda size fikir verir. Ancak, şiirimin “ne olduğu” yolunda zerre kadar fikir vermez. Ayrıca, bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Poetikamı anlattığım, ortaya koyduğum bir sürü yazım var. O yazıları okumak faydalıdır...

 İkinci Yeni Akımı için, şiir değil diyenler var. Ne düşünüyorsun bu konuda?

 Kısaca cevaplayayım.  İkinci yeni akımına “şiir değil!” diyenlerin zihniyeti, Mahsun Kırmızıgül’ün  “yönetmen” veya “sinemacı” olduğuna inananların zihniyetidir. Bunların söylemlerinin üstünde durmayınız. Bunlar yetkinlik denen şeyi bilmeyen adamlardır...

Kitaplarında, öfke yok; Livar’da Livar başlığı altında lirik bir biçimde babanla birlikte balık tuttuğun anlardan mavi lekeli izler var. Çalgıdönüm başlığı altında müzisyen yanını görüyoruz, Bu adlı bölümde ise Ece Ayhan’ı ve biyografi içerikli şiirlerini. En sonda da Tepegöz adı altında görsel şiirlerini… Hepsine dayanarak, senin için şiir bir arayış mı, aranan mı?

Aynen öyle… Hep söylüyorum; doğru cevapları bulmak için soruları doğru sormak gerekir. Bence artık, yaşadığımız çağın dinamiklerine, teknoloji tüketimine falan baktığımızda  “Sanat Nedir? Şiir Nedir?” gibi sorular, doğru sorular değil. Benim için “Ne şiirdir?” ve “Şiir Nerdedir?” soruları çok daha önemli… Kaynağını falan bilmediğim bir sezgisellikle, el yordamıyla yapıyorum her şeyi... Ve Oktay Rifat ne demiş; “Rastlantı bizden akıllıdır.” Ben bu söze sonsuz inanıyorum. Bir “caz yürüyüşü”, bir duygudurum salınımı, bir eskrim…  Duygudurumların ve düşüncelerin tınısının ya da tuşesinin peşindeyim. Gerisi laf-ı güzaf…

En son grupta, 2007’de Ece Ayhan’la ilgili yapılanları not almışsın. Ece Ayhan’ı ilk ne zaman okuduğunu hatırlıyor musun? Onu, sana bu denli sevdiren, benim şairim, dedirten nedir?

Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü, beni sevmeyenler bu konuda söylediğim her şeyi önce yanlış anlıyor, sonra da çeşitli kötülük uygulamaları oluşturmak için aleyhimde kullanıyorlar. Ama ben, asıl, Ece Ayhan şiirinin “sathi” tarafına hayranım. Ece Ayhan şiirinin yukarıya ya da aşağıya doğru olmadığını bana Celal Gözütok söylemişti. “Sıkı şiir” insanlara doğrudur, onlar içindir fakat ne yazık ki işbu düzlem, sıkı şiir, akkor şiir, insanlara çarpar çarpar ve sonunda durmak zorunda kalır... Şunu da eklemek istiyorum; Ece Ayhan’a ve şiirine yanlış yerden bakıyorlar, baktılar… Onu anlamak için,  ona “Ayhan Çağlar” olarak bakmaları gerekir. Ece’nin deyişiyle “Tipolojiyi bilen kazanır!”

Neden bu kadar öfkelisin? Özellikle de edebiyat çevresine karşı neden öfkelisin? Sence söyleme biçimin fazla sert değil mi?

 Üslubumun sert olduğu doğrudur. Bunun nedeni bazı kişilerin “çelişki”lerine, dirsek temaslarına ve retorik arsızlığına karşı bende varolan tahammül eşiğinin her geçen gün biraz daha azalıyor olmasıdır. Misal, bir adam var; bu adam bir çelişki yumağı ve aynı zamanda da öfkeli… Şimdi ben bu adamın çelişkilerini, retorik arsızlıklarını ve köylü kurnazlıklarını göre göre, bunlara maruz kala kala öfkelendim. Örneğin bir adamın Özge Dirik konusundaki arsızlığı, pişkinliği beni çileden çıkarmıştır… Sonra, başka bir adam var; bu adam kaynakçı ustasından devşirme bir edebiyat heveslisidir. Yani topyekûn ya da neresinden bakarsanız bakın bu kadardır, bu kadar eder. Ama bu adam gerçekten çok heveslidir, çok inatçıdır vs. Bu hevesi onu bir yerlere getirebilir, getirmiştir de ama o heves insanı  “edebiyat kâhyalığı, belediyecilik ve jüricilik” mertebesine getirirse, “Sendika başkanlığı, statüko hırsı” mertebesine getirip bırakırsa ne olacak, ne olmuştur?  İşbu hevesli adam kendini kaybederek etrafındaki üç beş meczubun gazına gelip bir “müptezel” ya da bir “muhteris” olmuşsa, en az onun kadar inatçı birilerinin çıkıp “Hop kardeşim, sen bizi aptal yerine koyamazsın! Kazın ayağı öyle değil!” demesi gerekir. İşte benim bu söylediğim gerçekler bazı çevrelerce “öfke” olarak görünüyor, anlaşılıyor.

 Şu an periyodik olarak bir yerlerde yazıyor musun?

 Monokl Dergisi’ni ve Birgün Gazetesi’ni seviyorum. Oralarda sürekli yazmaya çalışıyorum. Bir de, tabii ya, P.A.T! var… No-Edebiyat’ı da sevmiştim ama geçenlerde, onların editöryası son derece eski ve ezberci bir “dinlendirme” söylemiyle karşıma çıktılar. Kısacası, şiirlerimi yayımlamayacaklarını kibarca bana bildirdiler… Mecburen o dergiden de uzaklaştım ya da uzaklaştırıldım. Gerçi, çok da önemli değil… Beni istemiyorlarsa yapacak, zorlayacak bir şey yok… 

 Belirtmek istediğin bir şey var mı?

 Bilmem ki… Şunu söyleyebiliriz;  bütün o içsiz, tözsüz editörler, sessizlik tetikçileri, kötülük dayanışmaları ve bütün o edebiyat cürufu şunu anlamalı: Şiir yazmak, şiir eleştirmek, incelemek -hatta şiir okumak bile-  “Berber Muhabbeti” mantığıyla veya esnaf yordamlarıyla yapılmaz. Artık bu numaraları kimse yemez. Bunu böylece bilsinler. Meselenin özünü anlayamıyorlarsa oturup mecburen, ezberlesinler.  

Teşekkür ederim.

 Asıl ben çok teşekkür ederim. Sağ olasın…






 

Davut Yücel ile…

03.03.2007

M. DAVUT YÜCEL: “Livar”, çıkan ilk şiir kitabın. Daha evvel yayımladığın öykü kitapların, anlatı kitapların var. Öyküyü, nesrin alt başlığı olarak aldığımızda, şiire ya da şiirsel olana atılan bir adım olarak ayırabiliriz. Bu anlamda öykülerinde de şiirsel bir tat var zaten. Ancak yine de üç adet şiir kitabı çıkartmış birinin sonradan bir öykü kitabı çıkartmasından daha az dikkat çekici bence bu (Tabii bunu söylerken bir yandan da yayımladığın şiirleri gözden kaçırıyor değiliz.). Bu açıdan baktığımızda öykü ve/ya da şiir yazmayı, birbirine bağlılıkları ya da ayrılıkları hakkında, senin yazma sürecini de dahil ederek, neler söylersin?

ZAFER YALÇINPINAR: Zekice bir bulguya ulaşmışsın. Bak, ben yaşamın içinde yuvarlanan, debelenen, gidip gelen bir adamım.  Bazı olaylar ve görüngüler var ki bunlar ancak şiirsel bir dille ya da bizzat şiirin kendisiyle ortaya konmalıdır. Öykü dili ve kurgusu -yani şu bildiğimiz inşaat düzeneği- bazı görüngüleri açıklamaya, istediğimiz hızda ve dozajda ortaya koymamıza yetmez. Ama şiir apansız varoluşuyla bunları anlatabilecek güçtedir. Öykü bana çoğu zaman fazla nizami ya da askeri geliyor. Didaktik eleştirmenlerin yapısalcı ve şematik yaklaşımları da bugün öyküye böyle bakılmasını sağladı. Oysa ki “Julio Cortazar” diye bir adam var! Eleştirmenler neden bu adamın büyüklüğünü ölçemiyorlar, açıklayamıyorlar? Çünkü “gündelik hayatın ustası” değiller, gündelik hayattaki şiiri fark edemiyorlar. O ünlü dilbilimciler, Cortazar’ın “Clone” adlı öyküsündeki gizleri neden fark edemiyorlar? Çünkü müzisyen değiller, çünkü cazı ve cazın şiirselliğini bilmiyorlar. Diğer bir örnek ise Sait Faik’tir.  Onun hemen hemen tüm eserleri düzyazı ile şiir arasında etkileşime giren bambaşka bir kimyada oluşmuştur. Ama kimse yüksek sesle Sait Faik’teki şiirselliği incelememiştir. Şunu demek istiyorum; şiir bir dağın röntgenini çekmek ve görüngülere bu yolla bakmaktır. Öykücülük ise bir dağın içini araştırmak için belirli yerlerden sondajlar yapmaktır, görüngülere mühendis gibi yaklaşmaktır. Bu ikisinin arasındaki tek benzerlik ise “tipoloji bilgisi”dir.  Ece Ayhan’ın şu sözünü tekrar edeyim; “Tipolojiyi bilen kazanır.”

M.D.Y:  Denizi seviyorsun. Bu sevgi kitabına da sirayet etmiş durumda. Şiirde deniz senin için neyin ifadesi?

Z.Y. : Çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin kayda değer bir bölümü denizin üzerinde geçti. Babamın en büyük merakı teknecilikle, balıkçılıkla ve denizle ilişkilidir. Amcam ve dedemden ailemize yadigâr kalan bir teknemiz var. Babam için oltalarının ve teknesinin bakımı, siyasetten, bankadaki mevduatından ve o paranın yönetiminden en az on kat daha önemlidir. İşte ben de böyle bir adamın oğluyum.

Deniz, benim için, boğazlarıyla, kıyılarıyla, ırmaklarıyla, limanlarıyla, “argos”uyla, tarihiyle, deyişleriyle, terimleriyle, tekneleriyle, oltalarıyla, balıklarıyla ve balıkçılık tipolojisiyle birlikte “akışkan”  veya “devingen” bir bütünün ta kendisidir. Yani deniz, kara benzeri bir durağanlık içinde değildir ve denizin hareketleri karanınkiler gibi atonal eğilimli değildir, armoniktir. Ayrıca “deniz”, tıpkı “gökyüzü”nün varlığı gibi bütünsel bir büyüklüğü ve genişliği de ifade ediyor bende. Öylesine geniş…

Bir şiirinde Serdar Koçak “uçan sandallar” ifadesini kullanmıştır. Bunu çoğu kimse ya hiç anlamadı ya da yanlış anladı. Gündüz vakti, bulutlarıyla birlikte gökyüzü denize yansıdığında,  denizde bulunan bir tekne gökyüzündeymiş gibi olur, yani uçar. Serdar Koçak’ın bu tamlaması, şiirsel ve imgesel olarak denizi yeniden “göz önüne” almamı sağlamıştır.

Bugün, insanlığımız toprağın ve doğanın canını almak/yakmak için garip bir mühendislik iştahıyla toprağa türlü türlü işkenceler yapıyor. Bunu da girişimcilik veya yatırım mantığına bağlıyorlar. Oysaki mesele düpedüz açgözlülüktür. Üstelik söz ettiğim bu aç gözlülüğü de yöntemli ve planlı bir şekilde icra ediyorlar. Sabancı öldüğünde ve mezarına gömüldüğünde kendi kendime şöyle demiştim; “Heh, Sabancı Bey, şimdi ayvayı yedin; toprağın senden alacağı intikam çok fena olacak!”

 Buna karşılık, denize karada olduğu kadar güçlü hücum edemediler. Edemezler de. Deniz sallantıdadır ve örneğin, denizde kişisel mülkiyet yoktur. Deniz herkesindir, denizin kanunları yazılı ya da yazısız olmak üzere başka esaslar veya dengeler üzerine kurulmuştur. Şu bizim ülkemizde, yani “emlak cumhuriyeti”mizde bir dönüm arsa için birbirini kesen, parçalayan ve gömen insanlar, mafyalar vardır. Denizde ise böylesine büyük bir kıyım yoktur. Eğer “deniz altı”ları saymazsak…

Ancak, LİVAR’daki “Gece Denizi” algısı ise daha farklı bir yerden geliyor. Bir gece adadaki yazlığımızın bulunduğu koydan yola çıkıp merkeze doğru yürürken simsiyah gece denizi gözüme bir “mürekkep” olarak göründü ve yürüyüşüm boyunca bana eşlik etti. Israrla “Beni dinle ve beni anla!” der gibiydi. Ben de onu anlamaya ya da çoğunlukla “sezmeye” çalışıyorum. Şiirlerimde yaptığım şey, geceyi, denizi ve onların tınılarını anlatmaya ya da sezdirmeye çalışmak…

M.D.Y:  Aynı şekilde yalnızlık düşüncesi ya da teması da hâkim şiirlerine. Bu yalnızlık korkulu bir yalnızlık mı, endişeli bir bekleyiş mi yoksa bir kader mi, nedir biraz anlatabilir misin?

Z.Y. : Genelde “yalnızlık” ile “tek başına olmak” birbirine karıştırılıyor. Ben yalnız bir adam değilim, ama çoğu durumda, çoğu şeye karşı “tek başına” olduğum ya da “tek başıma” kaldığım söylenebilir. Yalnızlık kuyusundan düpedüz bahsetmekten kaçınıyorum ve evet, fazla ıssız, fazla kuytu, köşeye sıkışmış olmak… İnsan kendisiyle baş başa kaldığında ve kendini kandırmadan “iyice bir” düşündüğünde, varoluş zonklamasından, ötekilerden ya da “memleketin hâli”nden endişelenmez de ne yapar? Sonra, “yalnızlık” dediğimizde Enis Akın’ın şu dizesini ya da büyük sorusunu aklımdan çıkaramıyorum: “Nasıl yalnız bırakır adamı bir meydan?” Geçenlerde Emil Michel Cioran’ın “Burukluk” adlı eserinde okuduğum şu söz de beni çok etkiledi; “Eğer Nuh biraz ileri görüşlü bir adam olsaydı, o gemiyi batırırdı!”. Bilmem anlatabildim mi…

M.D.Y:  Kitabın isminden yola çıktığımızda, bu toplama dâhil ettiğin şiirler kurtarılmış olanlar mı?

Z.Y. : Kitabın isminin kısa hikâyesi şöyle: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası o şiirler ve işler kurtarılmış olanlar değil, aksine, yakalanmış olanlardır.


M.D.Y:  Kitabın “Çalgıdönüm” isimli bölümünün girişinde yer alan Sting’e ait iki paragraflık metinde; müzisyen olarak kendilerinin yaptıkları müzikle, aslında sessizliği vurguladıklarını söylüyor. Senin şiirine baktığımızda da böyle bir sessizliği vurgulama durumu seziliyor. Şiirlerinde yer alan susları, ses boşluklarını, anlam boşluklarını, duraksamaları düşünürsek; sessizliği vurgulamak düşüncesi senin için ne tür bir amaç ve bu amacın nihayetinde metin ile anlam arasında bir tür prozodi oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

Z.Y. : Konuyu matematikçi gibi “örten fonksiyon” mantığıyla ele alıp kontrpuan bilgisinden yola çıkarsak “prozodi” oluştuğunu söyleyebiliriz. Ama benim peşinde olduğum ve kullandığım zaten “anlam kayması”yla yürüyen bir şey… Dizelerimde “aksak bir anlam” söz konusudur. Sonra, “anlam”ın en tehlikeli yanı imgenin barındırdığı coşkuyu azaltması ve ortalama zekânın hizmetine sunmasındadır. Biliyorsun, anlamın yerine sezgiyi koymak gerekiyor. Yeter ki istediğim duygudurum geçişlerini ya da tınılarını yansıtabileyim ve “bütünden daha önemli bir ayrıntı”yı, şiiri farklı kılan eklemleri ustalıkla işaret edebileyim… Gerisi laftır.

M.D.Y:  Müziğe ve özelde caza olan ilgini biliyorum. Şiirlerini kurarken de o alana ait bir takım şeylerden faydalandığını yazmıştın bir keresinde. Bu anlamda, evet,  şiirine ilişkin bir takım denemelerde/açılımlarda bulunmaktan kaçınmıyorsun (görsel şiiri şu an için konu dışı tutuyorum). Deneysel olanın sende, şiir düşüncende yeri nedir?

Z.Y. : Mesele sanıldığı kadar karışık değil aslında; deneysellik olarak görülen şey, caza olan ilgimi, müzisyenlik geçmişimi ve bu izlekten öğrendiğim tuşeleri ya da “coşku dönemeçleri”ni şiirlerime yansıtmaya çalışmamdan başka bir şey değil. Aslında yaşamsal, geçmişimle ilgili bir şey bu… Ben caz davulcularını ve onların tuşesini çok takip ettim.  Davul cümlelerinin veya senkopların nerede, nasıl tınıdığını iyi bilirim. Bir ritm, bir şarkının “köprü” bölümündeki köşeler, bir hi-hat’teki sektirmeler, bir şarkının “verse” bölümündeki tekrarlar ve yükselişteki koro duygusu, bir atak ya da bir senkoptan sonraki “sus”… Bunlar benim için çok önemli şeylerdir. Bir de çalgıların tınısı önemlidir. Kontrbas ile trompet en sevdiğim çalgılardır.  Ayrıca, üflemeli çalgıları çok içten ve şiirsel bulurum. Zurna da buna dâhildir. “Çalgıdönüm” bu tip müzikal benzetmelerin ve çalgıların mevsimlerle eşleşmesinden başka bir şey değildir. Bunu akıl etmek de, ne bileyim, geçmişimden gelenlerin pekiştirmesi, bir çeşit sezgisel yetidir… Örneğin Patricia Barber’ın “The Moon” adlı şarkısının girişindeki kontrbas ezgisi kafamın içinde “bakar yüzün/oyuk oyuk” dizeleriyle birlikte tınıyor. O dinlediğim ezgiyi kafamın içindeki dizeyle birlikte baş başa buluyorum birden… Bu nasıl oluyor, ben de gerçekten bilmiyorum. Şunu da eklemek isterim; en son “Ece Ayhan İçin Bir Davul Cümlesi” adında bir şiir tamamladım. Bu şiiri okuyan bir davulcu bunun hiç de deneysel bir şiir olmadığını anlar. Ama siz bunu deneysel olarak algılıyorsunuz… Ece Ayhan şu sözü boşuna dememiştir: “Tarihe bakarsanız anlarsınız!” Ben de rahatlıkla “Müziğe bakarsanız anlarsınız!” diyorum.

M.D.Y:  Şiirinin müzik ile olan ilişkisinden bahsettik. Bir de sanki bir tiyatro oyununun sahneleri oynanıyormuş gibi ya da kısa metrajlı bir filmin çekimleri yapılıyormuş gibi etki oluşuyor zihnimde. Önce bu alanlarda da çalışmalarının olup olmadığını sorayım. Şu an üzerinde çalıştığın ya da ilerisi için düşündüğün bir şey var mı?

        

Z.Y. : Sanırım, üzerinde oluşan söz konusu etki şiirlerimdeki bazı atmosfer odaklanmalarından kaynaklanıyor. Kesinlikle böyle bir fikrim ya da planım yok. Olmasını da istemem. Şiirlerimde kullandığım bazı bölümlemeler, ayraç niteliği taşıyan kelimeler ve dizeler bir sahnenin perdesinin açılışını veya kapanışını çağrıştırabilir. Ya da ışıkların sönmesini falan… Ama sadece bu kadar, daha fazlasını amaçlamıyorum. Bazı kişisel sebeplerden dolayı tiyatroculardan nefret ederim. Özellikle de başarısız tiyatroculardan ve senaryo yazarlarından… Yaşamın kurgusu ve mimikleri tiyatrolardaki gibi değil; yaşamın replikleri tiyatrocuların ya da senaryo yazarlarının ortalama zekâya yönelik kurduğu turşular gibi değildir. “Gösteri toplumu” kavramından hiç söz açmayacağım, çünkü içinden çıkamayız…

M.D.Y: Şiirinde, başkaldırıya varabilecek eleştirel bir duruşunun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Z.Y. Hem edebiyat dünyasında hem de gündelik hayatımda kabullenemediğim birçok “”hoyratlık” ve üçkağıtçılık var. En yakınımda bile bunu görebiliyorum bazen... Şiirimde, önce bu sevmediğim hoyratlıkları işaret edip ardından  da -bile bile- onları “rezil” etmeye kalkıştığım oluyor.  Şiirimin “ayağa kalkarak bağırmak” gibi bir derdinin olduğunu sanmıyorum, ancak bazı şeyleri de yüksek sesle söylemek gerekiyor, gerekir de. Bu bizim okurun ya da toplumun (topluluğun) alışık olduğu bir şey değil… Sonuçta, çoksesliliğe, eşanlılığa ve anlam kaymasına alışkın olmayan burnunun dikine yaşayan sessiz bir yığın bizimkiler… Garipsiyorlar…

M.D.Y:  Şunu merak ediyorum; ilginin odaklandığı farklı noktalar var. Ve bunlar “malzeme”, “biçim”, “düşünüş” olarak şiirine yansımış durumda. Bunlarla yazım sürecindeki ilişkin nasıldır, değişmezlerin var mıdır? Yukarıda denizin etkilerinden bahsetmiştin ya da müzik…

Sorunda “düşünüş” değil de “seziş” deseydin tam yerinden vurmuş olacaktın.

Benim değişmezim “bakmak”… Daha fazlası bana zarar veriyor. Bir “bakış”ta, bir “görüngü”yle tüm şiirimin rotası değişebilir. Benim “bakış”ım bir “yelkenli”ye benziyor. Yavaşlar, hızlanır, ayarlar, kurar, açar, kapar, ölçer, durur, debelenir vesselam…  Bunu seviyorum. “Anlam”ı kırmayı, “anlam” denen şeyi bir sorgu sandalyesine oturtup sorgulamayı, tokatlamayı çok seviyorum. “Biçim” ve “malzeme”ye gelince...  Onlar benim şiirimin “çapari oltası”dır.

M.D.Y:  Tekrar konuya dönecek olursak; kendi dilini konuşan, kendi müziğini çalan, kendi senaryosunu yazan bir bütün var karşımızda. Ve aynı zamanda şair oradaki duyguya da hakim, duygu başıboş bırakılmamış. Şiirlere ‘-sus-’lar veriliyor, kesiliyor, bölünüyor. Bütün bunlar şiirde birleştiğinde de bir tür sınırsızlığı ya da sınırları zorlamayı (metinlerarasılıktan alanlararasılığa geçiş) çağrıştırıyor. Umberto Eco’nun “Okura tek bir anlamın kendini zorla kabul ettirmesini önlemek gerekir” deyişini hatırlamak gerekir belki burada. Bu, şiir olumlayan bir özellik bu anlamda. Görsel şiir için de düşünecek olursak, alanlararasılığı yoğun şekilde hissedildiğini söyleyebiliriz. Şiirlerindeki bu çağrışım zenginliği için ne söylersin?

Z.Y. : Bu durum eklektiktir, aksak bir kolâjdır ve sıkılgan, saplantılı bir adamın elindekilerle ne yapabileceğini düşünmesinin sonucudur: Dolaşımdaki tümce yapılarını, görüngüleri ve düşünce dizgesini -belli ilkelere bağlılıkla- nasıl kaydıracağını ya da eğeleyip aşındıracağını sürekli düşünen bir adamın başıbozukluk zenginliğinden başka bir şey değildir.

M.D.Y: Yukarıda saydıklarımızdan olsa gerek, şiirinde anlamın sayfaya, bütüne yayıldığını da söyleyebilir miyiz?

Z.Y. : Söyleyebiliriz, ama her şiirim veya her dizemin uzantısı için bu söylem geçerli değil. Boşluğu vurgulamaya çalıştığım bazı dizelerim için geçerli bu… Ancak, görsel şiir kuramında şöyle bir ilke de var: “Görsel Şiir’de ilk dize, sayfa düzleminin üzerindeki herhangi bir koordinattır.”

M.D.Y:Kısa ve az kelimeli şiirlerden her zaman daha çok etkilenmişimdir ben. Az kelimeli şiirler belki konvansiyonel alana yakınlık tehlikesi bakımından güncel dile, çok sözcüklü ve çok sayfalı şiire tercih ediliyor… Ama, senin yazdıklarında güncel dil olmasına karşın az sözcüklü bir yapı da var. Bu konu hakkında hem “Livar” bağlamında hem de şiir görüşün bağlamında neler düşünüyorsun?

Bu durum, aslına bakarsan, bendeki Wittgenstein etkisidir. Kelimelerin bir ağırlığı var. Dize olarak kullandığım kelimeler ya da hecelemeler, görüngüden ve imgeden uzanan iplik parçalarıdır. Bunu tartmayı öğrenmek gerekiyor. Gündelik hayatımızda kelimeleri “ayağımıza ayakkabı giyer” ya da “kapıyı kapatır ve gider”  gibi hoyrat kullanıyoruz. Bu hoyratlık canımı sıkıyor. İşte ben,  “gündelik” ile “ağırlık” arasındaki karşıtlığı kullanıyorum Livar’da… Şiirde “vurgu” çok önemlidir. “Gece”, “kıyı, “sis” ya da “susku” kelimelerinin ağırlığını, şiirde tek başına kullanıldıklarındaki ağırlıklarını ya da hecelemelerle oluşan anlam kaymalarını, bu tip bir “vurgusal zekâ”yı  göstermek zorundayım. Bu durum ilgi çekici ve denenmemiş bir “karşıtlık” yaratıyor. Oruç Aruoba’nın “Ol/an” adlı kitabına ve Necatigil’in “hecekırım” çalışmalarına da çok önem veriyorum.

M.D.Y:  İkinci şiir kitabını ne zaman elimize alıyoruz peki? Ya da elimize alacağımız kitap ne üzerine olacak?

Z.Y. : İkinci şiir kitabımı henüz bilmiyorum, yani henüz öyle bir şey yok. Livar’ın dosyalaşması dört sene kadar sürdü. Uzun bir süre şiir kitabı yayımlayacağımı sanmıyorum.  Şimdi, “Adabeyi” adında bir “novella” ya da “uzun öykü” yazmaya başladım. Sırası gelmişken söyleyeyim; ben roman türünü sevmiyorum, roman yapısı bana çok yavaş ve dekoratif geliyor. Onun yerine “Novella” biçimi, kurgusu bana daha uygun. Ayrıca,  bu aralar defterlerimle de çok ilgileniyorum, ama defterlerimdeki anlatıları, anıları, çizimleri ve tümceleri ne yapacağımı da hiç bilmiyorum. Üç adet  tamamlanmış defterim var; “Çünkü Defteri”, “Çapari Defteri” ve “Turuncu Defter”… Kısacası, onlar ne olacak, yazdıklarım ne zaman, nasıl yayımlanacak, pek kestiremiyorum. Bu belirsizlik her zaman olmuştur… Biliyorsun, bizim memlekette “Dağlarca olsan bile şiir kitabını basmayız” diyen yayınevi sahipleri falan var… Onlar  ne zaman ayarlar ya da hep aymaz olarak mı kalacaklar belli değil…

M.D.Y:  Kitabın son bölümü olan ‘Tepegöz’de, on iki adet görsel şiirin yer alıyor. Bu çalışmalarında çok çeşitli teknikler kullanmıyorsun, genel olarak görsel bir takım malzemeler ile tipografik malzemenin birleştiği çalışmalar. Orada oluşturmayı amaçladığın dünya nedir?

 Z.Y. : İnan ki bilmiyorum. Görsel şiir kuramıyla ilgili tutarlı ve çelişkisiz bir şeyler söyleyebilecek birikime henüz sahip değilim. Belki ileride… Ama görsel işlerimde oluşturmaya çalıştığım dünya hakkında şunu söyleyebilirim: Bir adam geliyor bir davula vuruyor, bir sene sonra gelip aynı davula bir kere daha vuruyor. Arada oluşan boşluk ve orada yuvalanan kimya, coşku, uzam, denge, likidite… Sanırım, bunları göstermeye, bunları nitelemeye çalışıyorum.

M.D.Y:  Görsel olan “nesne” ile şiirin –ya da şiirselliğin- birleşmesi; maddeleşmesi ya da klasik deyişle dünyevileşmesi, bu tarz çalışmalara ‘iş’ denmesinin sebebi midir? Ya da senin için görsel şiir öyle midir?

Z.Y. : Bu konuda Serkan Işın’ın sözleri çok önemlidir. Monokl’ın ilk sayısında onun “Şiirde İş” adlı bir yazısı vardır. O yazı  “iş” tanımlamasını ortaya çok düzgünce koyuyor. “Teknik” kavramının açılımları ve günümüzdeki yönelimi de çok önemli… İsteyen o yazıyı okuyabilir… Bir de, tabii ya, benim bunlara “iş” deyişimin altında bir güvensizlik kıvılcımı da yok değil…

M.D.Y:  Tavır ve amacı itibariyle görsel şiir direkt olarak hayatın kendini vermektedir, göstermektedir. Bu anlamda göstergenin soyuttan somuta geçmesiyle anlam dağarcığı belli göndermeler dışında zihinde fırtınalar yaratma yetisini de kayıp mı etmiştir yoksa aslında anlamı sonsuz sayıya mı çıkartmıştır?

Z.Y. : Görsel şiir, bence, şiirsel algının ya da sezginin osiloskobudur. Sanırım, bu osiloskobun da alt ve üst sınırları vardır.  Bir de ben matematikteki şu sözü çok severim: “Sebepler zinciri sonsuz değildir!”

M.D.Y:  Bu işlerinde neyi, nasıl değerlendiriyorsun?

Z.Y. : Görsel işlerimde duygudurumların tınısını “dengesel” olarak yerlemlemeye çalışıyorum. Görsel işlerimdeki “Ş” harfinin yerlemi  İlhan Berk’in “Şiir bir tuğlanın minareden aşağıya atılmasında ama yere düşmemesindedir, havada asılı kalmasındadır”  fikrinin yansımasıdır. “Şiir dengesi” işlerimde müzik var. Bunu kimse fark etmiyor. Aslında en sıkı “müzikal tuşe”ler şiir dengesi başlığı adı altında topladığım görsel işlerimde yuvalanmış durumdadır.

M.D.Y:  Görsel işlerini hazırlarken maddede ya da nesnede bir söyleyiş biçimi mi oluşturmayı hedeflersin yoksa işin kendisi direk madde ya da nesne mi olur? Bu işlerin oluşum süreci nasıl işler sende?

Z.Y. : Sanırım ilki… Ama, şu “oluşum süreci” meselesini atlayalım. Çünkü, inan ki ben de ne yaptığımdan ve nasıl yaptığımdan henüz emin değilim.  Bendeki “görsel iş” sürecinin veya denkleminin büyük bir kısmı hâlâ stokastik değişkenlerden oluşuyor.

M.D.Y:  Görsel şiir; şaire, ressama, grafik tasarımcısına, mimara, kaligrafi/hat sanatçılarına hatta romancıya, öykücüye seslenen kendinden bir şeyler bulabileceği bir alan. Bu çok yönlülüğü nasıl  değerlendiriyorsun?

Z.Y. : Bu zenginliğe  “doğuşkanlık” denir. Görsel şiir müthiş canlı ve dinamik bir alandır. Yeni bir meydan ya da bir panayır, büyük bir devinim, bir karınca yuvası… Çok sıkı bir verim ve soyutlama alanı… Herkes buna bilgisi ve tekniği ölçüsünde paydaş olmak isteyecektir. Hatta, ağızlarına doladıkları şu “inovasyon” sözcüğüyle birlikte bu işe yakında mühendisler de karışacaktır. Öyle görüyorum ben…

M.D.Y:  Görsel şiirin Türk şiirine katkısı nedir sence?

Z.Y. : Bence, görsel çalışmalarla birlikte şu eski sözel şiirden ve onun retoriklerinden uzaklaşmanın bir aşaması daha tamamlanmış oldu. Görsel Şiir, tekniğin cehenneminden uzak olan “gölbaşı şairleri”nin ve “retorik arsızları”nın karşısına sağlam bir söylem ve uygulama alanı olarak çıktı. Edebiyat kâhyaları ve şairler,  şiirlerini ve imgelerini bir kez daha düşünüp, dizelerini akort etmek zorunda kaldılar. Bu durum, açık söyleyeyim, Serkan Işın’ın ısrarı, cesareti, başarısı ve tokadıdır. Serkan Işın görsel şiiri icat etmedi, kendini görsel şiirde buldu, oraya kadar gidebildi. Bazı şiir çevreleri de aymazlık –tabii ki- yapıyor; pestili çıkmış içsiz dosya konularını sunmaya devam edip sıkı işleri, görsel şiir’i “Yok sayma” stratejisini uyguluyorlar. Yalnız, bu noktada şöyle bir  tehlikeye de işaret etmek istiyorum; karaya çekilmiş bir teknede kürek çekip “kuram”ın gergin derisini/yüzünü patlatmamak gerekiyor. “Derisi patlamış bir davulun kasnağını sıkan, kastıran” bir sürü  kuramcı adam ve “heves”li dergi de var şu an… Onların düştüğü hataya düşmemek lazım. Ayrıca, “Cemaat” olgusu da büyük bir tehlikedir. Bugün, “tarikat, cemaat, şeriat, hakikat” gibi dört kapılı dinci söylemlerin üzerine çalışmalarını, ilişkilerini kuran edebiyatçılar var. Bunlar sanatçı tipolojisinin “kendi dağının tepesinde yalnız” oturduğunu bilmiyorlar mı? Sanatçıların bir “halay takımı” gibi birlikte bulunmasının hiçbir anlamı yoktur. Efelerin oyunu gibi tek başına oynanan bir oyundur sanat…

M.D.Y:  Görsel ya da somut şiirin bulunduğu yola şöyle bir baktığımızda, bunun gittikçe halktan koptuğunu ya da kopacağını, şiirin belli bir kesim dışında anlaşılmaz kalacağını söyleyebilir miyiz?

   

Z.Y. : Söyleyebiliriz. Ama bunu biz yaratmadık. Tarihte şair hep tek başına kalmıştır, toplumla arasındaki ilişki aksaktır ve şairler birbiriyle kavga halindedirler. Biz kimseyi hor görmedik ama herkes bizi “hor görmek” ya da “yok saymak” eğilimindedir. Bu uzaklık “edebiyat kâhyaları” yani editörler tarafından icat edildi. Bu durumun kaynağı ya da başlangıcı bizim yaptığımız ettiğimiz şeyler değil.  Tüketim toplumu, çıkar çatışmaları, sığlık ve bu  tip şeylere angaje olan editörler var… Ama bazen, özellikle de son zamanlarda “Yahu, böylesi daha iyi!” dediğim de oluyor. “Ortalama zekâ” ve “edebiyat kâhyaları” ile kesişim noktalarımı akort etmeye ihtiyacım yok. Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır: Birilerinin hizasına gelecek  değilim… Örneğin, Ece Ayhan’ı kimse kafakola alamamıştır. Kafakola alamadıkları için de “Ece kötü bir adamdır” söylemleriyle onu yıprattılar. Halbuki Ece Ayhan şiirlerinin altından onun imzasını çekin ve yerine “Ayhan Çağlar” imzasını koyun, herkesin nasıl hayran kaldığını göreceksiniz… Bugün, neresinden bakarsanız bakın Ece Ayhan’ın sadece ismini yıpratabilmişlerdir, şiirini değil…

M.D.Y:  Görsel şiir, şiir metinlerinde yer alan harflerin özel olarak biçimsel boyutlarda kullanılmalarıyla kendini gösterdi ilk olarak. Somut/Görsel şiirin malzemesi yine metne dahil olan ya da olmayan ama her hâlükarda metne ait olan harfler idi. Fakat bu büyük bir değişime uğramakta. Bu şu demek, şiir olan bir şey aslında şiir gibi de değil. Bunun için sınırsızlığın bir ürünü, çağın bir görünümü diyebiliriz. Tabi bu farklı açılardan okunabilir. Sen bu sınırsızlık hakkında neler düşünüyorsun?

Z.Y. : Ben bu sınırsızlığı “armonik kaosun mazgalı” olarak görüyorum. Tınısı kulağıma böyle geliyor. Bence –sıkı- yazarlar, “yalansızlık” ve “özgürlük” çerçevesinde varolmalıdır. “Görsel Şiir” her iki kavramın günümüzdeki karşılıklarına bir “armonik kaos” olarak hizmet etmektedir. Ancak, şöyle bir düşüncem de var; günümüzdeki kavram karmaşasını düzeltmek için bir milyon kişi hayatlarının başından sonuna dek tam zamanlı ve eşanlı olarak çalışsalar bile bu işi beceremezler.  Öyleyse ben, tek başıma, hiçbir şeyi beceremem; tek başıma kalmaktan ve batmakta olan bir teknenin suyunu almaktan başka…



 

Hüsniye Sakar ile...

28 Mart 2008

 

 

Hüsniye Sakar:  Şiir yazmanın sanıldığı kadar kolay bir şey olmadığını; şairin yazarken zaman ve mekân kavramlarına çok da bağlı kalmadığını düşünüyorum.  Buna katılıyor musunuz? Ve bunun dışında yazmanın bir iş, bir görev olduğunu savunanlar için ne söylemek istersiniz ya da bu düşünceyi doğru buluyor musunuz?

 

Zafer Yalçınpınar: Bulmuyorum. Şiiri ya da işte sanatsal içeriği dışsallıklar belirlemez. Belki “tetikleyici” olurlar ama hiçbir zaman “belirleyici” olamazlar. Bugünkü dinamikleri ya da çevrimsel dönemleri göz önüne aldığımda iş ya da görev bilinciyle yazanlar, söz konusu bu işten ve görevden saygınlık cukkalamanın ya da köşeyi dönmenin peşinde olanlardır: Kariyerist ve fakat “kifayetsiz muhteris” insanların, statüko arayışlarının basit bir uzantısı, belirgin bir kanıtı...  Zorlama sonucu ortaya çıkacak tek şey bir “cüruf”tur. Bugün, birçok şair geçinenin böylesine bir cüruf oluşturmak için sonsuz “çaba” sarf ettiğini ve “heves”lendiğini görüyorum. Ayrıca şunu da söyleyeyim; “şairlik” aslında tipoloji olarak -özellikle- ilgilendiğim ve kabul ettiğim bir şey değil. Ben meselelere “şiir yazarı” olarak bakıyorum. Bunu da olur olmaz her yerde dile gitirdim...   

 

Davut Yücel ile yapmış olduğunuz söyleşinizde şiirlerinizle birilerine gönderme yapmadığınızı, insanlara kendi çelişkilerini, kendi yüzlerini gösterdiğinizden bahsetmişsiniz… Öyleyse şiirlerinizin bir ‘’ayna’’ görevi gördüğünü söyleyebilir miyiz?

 

Söyleyemeyiz... Büyük ihtimal Davut Yücel’le yaptığım söyleşide başka bir şeylerden bahsetmişizdir... Bunlar, bu işler benim şiirlerimin konusu ya da derdi değildir. Belki “Taş Uçak” ile “Tek bir tokat” adlı iki şiirimde böyle bir durum söz konusudur. Ama bu ikisinin dışında, şiirlerimin imlediği şeylerin hiçbiri de ayna mayna, tokat mokat değildir. Eğer şiir bir ayna vazifesi görebilseydi dekorasyon firmaları veya iç mimarlar mobilyalarında, aksesuarlarında ayna yerine şiirler, dizeler kullanırlardı. Fakat illa ki şiirimi bir mobilyaya benzeteceksek, benim şiirim bir “askılık”a benzer...  

 

Yine imgelere dönmek istiyorum. Şiirinizin yapı taşını oluşturan imgeler ve onların yaydığı müzik şiirinizi duymamızı ve onu derinden algılamamızı sağlıyor. Bu anlamda şairin kendine özgü bir müzik dili oluşturduğunu ve müzikle iç içe yaşaması gerektiğini söylemek doğru olur mu?  

 

Olur...  Müziğin imgesel denge veya imgesel ahenkteki gerekliliğinden  “Ezra Pound” sıkça bahseder, ayrıca bunun “zorunlu” olduğunu söyler... Kelimelerin hatta anlam dolu bir tümcenin veya paragrafın bile bir tınısı vardır. Hiç unutmam bir gün Serdar Koçak bana “renkler aracılığıyla düşündüğünü” söylemişti. İnsan “tını”ları sezebildiği ölçüde “tını”lar aracılığıyla düşünebilir de... Renkler için de aynı şey geçerlidir.

 

Şiirde insan tiplemelerini betimlemek çok zor olsa da sizin ustaca betimlediğinizi düşünüyorum. İnsanı ve insanın çelişkilerini, çıkmazlarını anlatırken kendinizden de bir şeyler katıyor musunuz? Siz de orada mısınız?

 

Oralardayım tabii ki... Başka nerde olacağım? Bakın, “çelişki”ler birer mihenk taşıdır. İnsandan ve tipolojiden bahseden herkes çeşitli “çelişki”lere çarpar, sonra da durur. Bu benim için de geçerli... Ece Ayhan şöyle der; “Tipolojiyi bilen kazanır.”

 

Anlamı kırmanız ve sonra onu sandalyeye oturtarak sorguya çekmenizdeki asıl amaç nedir? Ve neden anlamı kırma düşüncesi? Anlam bir şiirde ve metinde bütünlük sağlayan bir öğe değil midir? Sizin bu öğeye karşı almış olduğunuz tavrın asıl nedenini açıklayabilir misiniz?

 

Anlamda, anlamlılık adına yazılanlarda  bir çok şeyin yitip gittiğine inanıyorum. Özellikle de “coşku”nun... İlhan Berk’in poetikası bu durumdan sürekli bahseder. Bana sorarsanız bu dünya, bu insanlık tarihi sanıldığı kadar “us”lu değildir. Şöyle bir etrafınıza bakın, insanların ya da insan suretindekilerin yapıp ettiklerine... Artık, bütünlüklü olmak “samimi” ya da “gerçek” bir şey değildir. Aslında “anlamı kırmıyorum.” Sadece onun etrafında dolaşıyorum. Anlam’a ihtiyacım olduğu kadar nüfuz ediyorum... Yani “anlam” benim için bir amaç ya da ulaşılması gereken bir şey değildir.

 

Zaman, en yalnız kavramdır ve gölgesizdir. Böylece şiirin zamana benzediğini düşünebilir miyiz?  Zaman kavramı sizde nasıldır?

 

Güzel bir şiirsel önerme bulmuşsun... Şiirin “apansız oluşu” ve bu “apansızlığın ölçüsü”nü sezmek çok önemli... Benim şiirim için “zaman”dan çok “zamanlama” kavramı geçerlidir. Bir eskrim zekâsı, bir “tuşe” meselesi bende daha önemlidir. Ayrıca biliyorsun ki “zaman” denilen şey fizik olarak da psikoloji olarak da göreceli bir şey...

 

Harflerin tarlasındasınız ne düşünüyorsunuz? Orada olmak sizi özgürleştiriyor mu gerçekten?

 

Benim için, harflerin içinde olmak ile sayıların içinde olmak arasında “işaretlemek” bakımından çok fark yok. Sayıbilimsel bir olgudan ya da regresif bir modellemenin (stokastik ile deterministik öğeleri bir araya getiren bir denklemin)  ifade gücünden de çok şey öğrenmişimdir. Bir eylem olarak “özgürlük” hem benim, hem de tarih için çok yeni bir şey... Fakat “özgürlük duygusu” öyle değildir, yeni değildir.  

 

Şiirde dokunup geçtiğiniz ama büyüsünden hiç kopamadığınız şey nedir?

 

Bakışsızlıktır.. Ama bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum.

 

Davula vurduğunuz zaman çıkan sesin kendi içinde barındırdığı “tin’’e ve onun özgünlüğüne ulaştığınızda, içinizde uyanan duyguları biraz anlatabilir misiniz? Bu sorunun şiirinizle çok bağlantılı olduğunu düşünerek soruyorum.

 

O bahsettiğin şeye –her ne ise- ulaşabilmek benim için çok önemli... Daha doğrusu ona ulaşabilmiş olmak, onu yazabilmiş olmak... Bir mutluluk, bir beceri, bir başarı duygusu... Sanırım bunları hissediyorum. Geçenlerde birileri, yayımlanmış bazı kitaplarımın çeşitli “kişisel hırslar” nedeniyle ve gayri resmi olarak toplatıldığı, geri çekildiği gibi bir şeyler iddia etti bana... Gerçek nedir bundan emin değilim, ama toplatılsa da toplatılmasa da umurumda değil. Benim için önemli olan o kitapları, o hikayeleri, o imgeleri, o dizeleri yazabilmiş, sezebilmiş, düşünebilmiş olmak... Önemli olan bu...  

 


 

                                                                 14 Ocak 2007 
                                                                      Z.C.B. ile...




Zeynep Cansu Başeren:
Olayın nedir?


Zafer Yalçınpınar: Olayım bakmaktır. Örneğin, şu an karşımda bir portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Bu cansızlık onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa ya da canlanabilseydi üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi. Boşluğuna, varoluşuna geri dönerdi. Ben bir şeye, -bazen de tipolojilere- bakarım, bununla yetinirim. Çünkü sonrası fazla gelir bana; sonrası çalgıcıdır, dansözdür, şarkıcının dekoltesidir, şudur budur… Oysa ben bilirim ki “susku” müziğin çerçevesidir ve tanımıdır. Büyük sır, “susku”da ve “boşluk”ta yuvalanmıştır. Bunun peşindeyim ben… Bu çerçeveden fazlası bende tiksinti uyandırır ve dolaşımdadır. Olayım şudur; bir davula bir kez vurmak, aradan iki sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak… Gerisi laftır.



6 Kasım 2006
Vedat Kamer ile...

Vedat Kamer:  siya'da anlatmaktan ziyade sezdirmeyi benimsemiş bir altyapı var. şiir yayımladığını da düşünürsek, öykünün/anlatının ve şiirin bina edildiği zemini anlatır mısın? bu üç disiplin hangi poetikaya tabî? birbirinden ayrılmalarını sağlayan ilkeler nelerdir?


Zafer Yalçınpınar: Ben -özellikle de şiirde- anlatmaktan çok sezdirmenin yanındayım. Bunun çeşitli sebepleri var. En başta, bir şeyi, olayı yaşarken, onu sezmek anlamlandırmaktan önce gelir. Yani önce seziyorum sonra anlıyorum. Hatta, bazen hiç anlamadığım da oluyor o yaşananı. Ama seziyorum. Yazarken de bu durumu yansıtıyorum. Okuyucu yazdığım yaşantıları, anlamlandırmadan veya bir kılıfa sokmadan önce sezmeli. Husserl’in “Yaşamın özünü sezgilerimizle kavrayabiliriz.” düşüncesinin tamamıyla yanındayım. İlhan Berk’in poetikası bana önemli açılımlar sağlamıştır bu konuda. “Anlam”da birçok şeyin, çoğunlukla da “coşku”nun yitip gitmesi beni anlatmaya değil de sezdirmeye yöneltiyor. Vokalsiz bir caz parçasından ya da klasik müzikten ne anlıyoruz? Ya da soyut plastik sanatlardan ne anlıyoruz? Anlamıyoruz, sadece seziyoruz… Ama gene de bir anlamdan söz edeceksek şiirde “aksak bir anlam” söz konusu olabilir. Şiire böyle bakılmalı. Ama bunun çeşitli dozajları ve kimyası var tabiî ki… Şiirde -apansız yazılıyor olması nedeniyle- sezgiselliği bütüne yayabiliyorken, öyküde -dizgesi ve inşa edilerek yazılıyor olması nedeniyle- sezgiselliğin dozajını azaltmamız gerekir.  “Anlatı” veya “değini” gibi yazın türlerini ise, şiir ile öykünün arasında, ruhsal açılımların, hesaplaşmaların ve gizlerin tüm koyuluğunun içinde oluşturulmuş, birinci tekil şâhısa yönelmiş, kısacası bu çeşit bir uzamda yazılmış ve geleceğini bu aritmetikte kuracak türler olarak düşünüyorum.

siya'daki öykülerde/anlatılarda karşımıza çıkan kişiler, bilindik değer dizgelerinden uzak bir şekilde yaşıyorlar. Derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan bu kişilerin yalnızlıklarının temeli nedir?

Sorunun cevabı sorunun içerisinde gizli, şöyle ki; kitapta derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan karakterlerin yalnızlıklarının nedeni de, sonucu da derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışmalarıdır. Garip bir “sarmal” ya da “totoloji” diyelim buna.  Ama şunu da eklemek isterim; sığ ve tekdüze yaşamda bir numara yok, bildiğin hesaplardan, çıkar çatışmaları veya ortaklıklarından başka bir numara yok. Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır. Ama bunun da bir dozajı vardır. Su ürünleri biliminde “com” diye bir terim yer alıyor; “Verimsiz, yaşamın olmayacağı kadar derin…” anlamına gelir. Böylesine de derin olmamak gerekir. Kısacası yalnızlık veya tek başına kalmak iyidir, adamı silkeler, ancak dikkatli olmak lazım.

siya'dan önceki kitabın korkak düşler aralık 2001'de yayımlanmıştı. bu uzun sessizlik başka kitaplara gebe mi? siya'daki bölüm başlarında yer alan dizeler bize bir şiir kitabını müjdeler mi yakında?

İlhan Berk’in en sevdiğim dizelerinden biri şudur: “sessizlik de/bilinmek ister/hakkı bu!”…

Sessizlik yazılara, şiirlere ve yazmaya gebe kalıyor. Bu kesin… Hem de doludizgin yazmak istiyor insan...

Aslında, “Dergilerde gördüğümüz,  yayımladığın şiirleri ne yapacaksın, bir şiir kitabı oluşturabildin mi?” diye soruyorsun bana… Şiir dosyam hazır… Dosyanın adı da “Livar”. Ancak ne zaman yayımlanacağını bilmiyorum. İyi bir çalışma oldu ve benim için çok şey ifade ediyor. Ben şiir konusunda bildiklerimin çoğunu İlhan Berk, Turgut Uyar ve Ece Ayhan’a borçluyum. Şiir yazdıkça, yayımladıkça onlara olan borcum da artıyor. Senin ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi izleğinin de şiirlerim, yaşadıklarım üzerinde büyük bir etkisi vardır.

Siya’da öykülerden önce gelen epigraflar ise şiirlerimin içinden seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın diye kitaba dikiş attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda perdenin açılışı ya da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama, aslında, okuyucu o dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı kafasında berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o dizeler güçlendiriyor.

zinhar dergisinde ve poetikhars.com adresinde görsel ve somut şiir alanında işlerin yayımlanıyor. görsel ve somut şiiri nasıl tanımlıyorsun? görsel ve somut şiirin sağladığı yeni olanaklar nelerdir? livar'da bu işlerine yer vermeyi düşünüyor musun?

Bir kere, bence, görsel şiirin en büyük yeniliği; doğrudan olmasıdır. İmgeyi göze ve zihne “gösterge”ler aracılığıyla doğrudan sunmasıdır. Görsel şiir, dizeler ve kelimeler arasında kurgulanan ortalama zekâyı, beylik imgelemi ve dizgeyi kırabilecek güçtedir. Ayrıca, onu bir o kadar da coşkun görüyorum çünkü sezgisel yönleri çok daha güçlü…. Görsel şiir, bilindik retoriklerin, semantik yapının ve bazı şairlerin beylik düzenbazlıklarının üstesinden geliyor, kentin göstergelerle dolu kaosunu içten ve dolaysız olarak yansıtabileceğim bir form olarak karşımda kocaman duruyor. Ve beni imgesel sıkıntılarımın çoğundan kurtarıyor. Ben aradığım sezgisel iletilerin hepsini görsel şiir yardımıyla ortaya dökebildiğime, işaret edebildiğime inanıyorum. Aynı şeyi dolaşımdaki (insanların ağzına dolanmış) sözcükler veya dizgeler için söyleyemem. Sözcükler dilin dolaşımının ve belki de insanların -hatta “söz”leşmelerin bile- tutsağıdır. Ama iş görselliğe gelince durum böyle değil. Yani kelimelerin anlamlardan sıyrılabilmesinin, kelimelerin özgürleşmesinin en yüksek dozajı gene “görsel şiir” aracılığıyla mümkünleşiyor. Bunu seziyorum. Görsel şiirin diğer bir güzelliği de disiplinler arası imkânların ve tekniklerin çok daha düzgün kullanılabiliyor ve okuyucuya sergilenebiliyor olmasıdır. Tipografi, topoloji, morfoloji, göstergebilim, soyut resim… Görsel şiirin, şiirsel sezginin ve soyutlamaların coşkusunu, hem görsel hem de işitsel olarak sunabilecek bir yeteneğe ve tekniğe sahip olduğunu hiç çekinmeden söyleyebilirim. Tüm bunlar benim için çok önemli açılımlar... Ben, görsel şiir için, kendi adıma “sıkılganlığımı, kaşıntımı, şiirdeki tıkanıklığımı açan büyük bir açılımdır” diyebilirim. Şu an otuz kadar görsel işim var. Bunların hepsi internette kendi web sitemde ve Zinhar’da yayımlanıyorlar. Basılı olarak ise, önce, Livar’a “Tepegöz” adında bir bölüm oluşturmayı düşünmüştüm. Sonradan bundan vazgeçtim. Şimdi, görsel işlerimi ayrı bir kitap ya da albüm olarak yayımlamayı düşünüyorum. Yayımlayabilirsem tabiî… Bakalım, göreceğiz…

sonrasızlık adlı fanzini mayıs 2003'te yayımlamaya başlamıştın. sonrasında bunu zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog adresinden yayımlamayı sürdürdün. dergicilik tecrübenden de yararlanarak sormak isterim: fanzin-blog gibi yayım türlerinin atonalitesinin kökeni nedir? bu türleri dergicilikten nasıl ayırt edersin?

Öncelikle benim edebiyat dergiciliği deneyimim ve izlenimim Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle sabittir. Sen de biliyorsun ki, biz seninle beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de “ölüsoyguncu” ve fırsatçı mizaçlarıyla yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi. Edebiyat dergiciliğinin,  yüzüne yalancı bir gülümseme, memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen taraflarının farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün… Biz bu işlerin içine girmemeye çalıştık. Hâlâ da olabildiğince bu işlerin içine girmemeye çalışarak kendi yolumuzu alıp götürmeye uğraşıyoruz… Götürürüz de. “Fanzin” ya da “blog” fikri bu çeşit bir içtenliğin uzantısı olarak kafamda oluştu. Fanzinlerin bir fısıltı gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası daha “başıbozuk” olması inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur. Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka görünmek, pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur. Bu da atonalite’ye iter fanzin yazarlarını ve yayımcılarını… Genel olarak böyle düşünüyorum. “Sonrasızlık” fikri ise bütün bütün bu düşüncelerden beslenmedi. Daha çok, beğendiğim alıntılar vasıtasıyla, yaşadıklarımı, saygı duyduklarımı, duygulanım süreçlerimi değiştiren yani ezber bozan metinleri, bir deftere kaydetmek  ve bunlardan “aksak bir kolaj” oluşturmak düşüncesiyle oluştu. Aslına bakarsan lirik bir çaba benimkisi… Belki de sıkılganlığımın bir sonucudur, kim bilir…

“çalgıdönüm” adlı e-kitabın mevsimlerin ve müziğin şiirlerinden oluşuyor. şiir ve caz arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?

“Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasında iki etken vardı. İlki müzisyenlikle ilgili uzak geçmişim ve bu geçmişin bana verdiği bilgi, diğeri de Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir.  Patricia Barber’ın “Verse” adlı albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak istedim. Şarkının sessizlik(sus) anlarını, oradaki boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Bu durum baştan sona şiirsel geldi bana. Şarkının açılış bölümündeki Kontrbas melodisi  aylarca kafamın içinde tınıdı ve sonunda “Bakar yüzün/ oyuk oyuk” dizesi oluştu kafamın içinde. Bu dizeyi Ay’ı tanımlamak için söylemiştim. Sonra farklı mevsimlerde aynı şarkının üzerimde farklı etkiler bıraktığını hissedip mevsim dönümleriyle şarkıyı birleştirmek istedim. Böylece, “senkop”, “sus” ve “koro” gibi müzikal terimleri ya da çeşitlemeleri de kullanarak “çalgıdönüm” dörtlemesini oluşturdum. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin imgelerin anlatımıdır. Ayrıca, “The Moon” adlı şarkının üzerimde bıraktığı etkilerin de bir özetidir.

Şiir ile caz arasındaki ilişkiye girmeyelim… Çünkü, ne poetik ne de müzikal bilgim, bunu tutarsız bir biçimde açıklayabilecek kadar güçlü değil. Ancak şu hikayeyi aktarabilirim; Armstrong’a biri “Caz nedir?” diye sormuş. Armstrong da adamı “Şu zamana kadar Caz’ın ne olduğunu anlayamadıysan, bundan sonra da hiç kurcalama!” diye cevaplamış. Cazı ve onun coşkusunu anlatmak güç bir şey; tıpkı şiiri anlatmaya çalışırken olduğu gibi…

türkiye'deki öykücülüğün son yıllardaki gelişimini nasıl değerlendiriyorsun? öykü dergiciliğinin bu gelişimdeki rolü nedir?

Öykücülüğümüz hâlâ “postmodern anlatı” ekseninde, çoğunlukla yabancılaşmış ve içedönük anlatılarla ilerliyor. Öyküde yenilikçiliği oluşturan şeyin dilin yapısını, kurgusunu ilerletmek, gerekiyorsa da amaca uygun bir şekilde dili kırmak olduğuna inanıyorum. Wittgenstein’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler” sözünü aklımıza mıhlamalıyız. Her şeyin bir öyküsü vardır. Her nesnenin, her insanın, her devinimin ya da her durağanlığın… Yeter ki sezmeyi, görmeyi sonra da onları “dil”lendirmeyi bilelim. Yeni anlatım olanakları, dil cambazlığı, tipolojinin diyalog (ya da monolog) eksenindeki salınımları ve dağılımları öykücülüğümüzün gelişmesinde büyük etkenlerdir. Öykü sadece tipolojiden ya da kurgudan ibaret değil, bunu anlayıp, deneyler yapıp, dilin imkânlarını daha fazla zorlamalıyız. Ayrıca, tarihin derinliklerindeki “ağız”lar hâlâ gizli dil zenginlikleri barındırmakta ve gizli ya da ironik olayları işaret etmektedir. Onları da ortaya çıkarıp üslubumuzun kimyasının içine eklemeliyiz.

Bugünün öyküsüne, başka bir taraftan baktığımızda da “gündelik kent yaşamı”, “iş ve çıkar çatışmaları” gibi konular ön plana çıkıyor. Bugün, “yeni bir toplumcu gerçekçilik”ten söz etmek demek, kent yaşamından, bilgisayarlardan, karmaşadan, tüketim arsızlığından ve –basitçe- salaklıktan söz etmek demektir. O cehennemden, o adam harcama kültüründen, plazalardaki vahşetten ve yaşayan ölülerden bahsetmeliyiz. Paranın olduğu yerde vahşet vardır. Genelde yeni öykücüler buna dikkat ediyorlar, bunun farkındalar.

Dergilerden ve etkilerinden bahsetmeyeceğim, çünkü “Aylak Öykü Dergisi” ve “Monokl” dışındaki dergiler –açıkça- kulüpçüdür ve fasonlaşmışlardır. Kalburüstü dergilerde yayımlanan dosya konuları, yazarlar ve öyküler (birkaç genç ismi ayrı tutarak söylüyorum)  yalıtılmış bir kulübün eski, vasat, coşkusuz ya da ağlak işlerinden başka bir şey değil. Kendimizi kandırmaya gerek yok; böyle yaparak vakit ve enerji kaybedemeyiz.

roman yazmak ilgini çekiyor mu? bu konuda bir çalışman var mı? en son hangi romanları okudun?

Daha önce de bir yerlerde söyledim, roman bana çok “hantal”  ve “yavaş” geliyor. Bu yüzden “novella” ya da “uzun öykü” yapısı bana daha uygun… Bu formda “Adabeyi” diye bir şeyler yazmaya başladım. Ama, nasıl ve ne zaman biter kestiremiyorum. En son Vecdi Abi’nin “Sarıkasnak” adlı uzun öykü kitabını okudum. Etkileyiciydi. Ondan önce de Julio Cortazar’ın “Seksek” adlı romanının yeni çevirisini okumuştum. Cortazar sıkı bir cazcı, gündeliğin içinde iyi geziniyor, büyük adam... Bir de Hasan Ali Toptaş, “Uykuların Doğusu”, büyük kitap…




31 Mart 2007

Mehmet Altun ile…




Mehmet ALTUN: Şairlerin sonradan öykü ya da roman yazdığı alışılmış bir şeydir. Oysa öyküyle başlamış birinin şiirle devam ettiği pek alışılmış bir şey değil. Sizi öykü yazarlığı ile tanıyoruz, oysa yeni kitabınız “Livar” bir şiirler kitabı. Öyküden sonra neden şiir?

Zafer YALÇINPINAR: Aslında böyle bir şey yok. Şairlerin sonradan roman yazmasını ya da tersini, türler arasında böylesine bir kronolojik nedenselliği ya da “zaman serisi” yaklaşımıyla konunun ele alınmasını anlamış değilim. Daha doğrusu, kabul edemiyorum. Benim inancıma göre “yazmak” doğuşkandır ve türler arasında eşanlı ilerleyen, etkileşimli, çok boyutlu  sezgisel bir süreçtir. Ben hep böyle düşündüm.  Başlangıçtan beri şiir ve öykü (veya anlatı) eşanlı olarak gelişiyordu bende. Yazmaya, öykü diyemeyeceğim basit duygusal izlenimlerimi -olduğu gibi- yansıtarak başladım. Çoğunlukla monolog anlatılar çıkıyordu ortaya. Zamanla bu izlek bir “gerçeği değiştirme” sürecine dönüştü. “Anlatı” denen şeyi kurgusal olarak algılamaya ve hayal gücümü buna eklemeye başladığımda kendimi kısa öyküler yazar halde buldum. Tabiî sonra işin içine tipoloji ve karakter kimyası da girdi. İnsan, öykü yazmak amacıyla yola çıkıp  “zaman”a ve “mekân”a  baktığında, bunları betimlemeye, irdelemeye, doğa düzeneğini ya da düzlemini fark etmeye başladığında ise işin içine “şiir” giriyor. Yani, imgelemlerle yüzleşiyorsunuz. Bu durum kaçınılmaz. Ve birden kendinizi “imgelemi kurgular” buluyorsunuz. Böylece bugünkü “eğretileme” anlayışıma ulaşmış oldum. Şunu da söylemeden edemeyeceğim; öykünün tipolojik bilgisiyle, şiirin imgesel yoğunluğu iç içe geçebilir. Böylece şiirlerinizde tipolojiyi sezdirebilir, öykülerinizde de “eğretilemeleri” zekice yerlemleyebilirsiniz. “Livar” ile “Siya” adlı kitaplarımı yazmam beş senemi aldı. Ve her ikisini de birlikte tamamladım. Şiir ile öyküyü…

M.A: Sizinle şiirinizin yapısı, dili, üslûbu, poetikası...vs üzerine konuşmak istemem. Bırakalım ona okuyan karar versin; ancak siz şiire ilişkin fikrinizi açmak isteseydiniz, bizimle neyi/neleri paylaşırdınız?

Z.Y: Çok zor ve sıkı bir soru… Poetika’mı sorsaydın cevap vermem, çoğu şairin yaptığı gibi bir şeyler sallamam daha kolay olurdu. Şöyle diyelim; benim için şiir bir “bakış”, “susku”, “kırılım” ve “tuşe” meselesidir. Şiirlerim bu dördünün apansız kimyasından ya da garip bir sezgisel zamanlamadan oluşuyor. Şiir budur benim için; bir boşluğun sezgisi… Düşün, biri gelip bir davula bir kere vuruyor, bir sene sonra gelip aynı davula bir kez daha vuruyor. Bu aralıkta milyonlarca şiir ve dize yuvalanır, ben de onları sezer ve yazarım… “Atonalite” anlayışım da buna benzer…

M.A: Şiirin anlatma yeteneği, öykünün anlatma yeteneğine baskın gelir; ya da öykünün gücünün yetmediği durumlar vardır, bu tür durumlarda şiirin eğretileme yeteneğine ihtiyaç duyulur, demiştiniz son konuşmamızda. Bununla ne anlatmak istiyorsunuz?

Z.Y: Karışıklık olmasın diye şunu başta ifade edeyim; şiirlerimde bir şeyler anlatmaya çalışmıyorum. Öykülerimde de… Sadece bir şeyleri yöntemli olarak sezdirmenin peşindeyim.  O konuşmamızda şunu demek istemiştim: Öyle görüngüler ve olaylar vardır ki öykü formunda bir dekorasyonla ya da “yapısal kurguyla” sezdirilebilir ve öyle görüngüler vardır ki şiir yardımıyla, inşaattan uzak bir biçimde, “apansız”  bir imgelemle ya da bir dizeyle sezdirilebilir… Bunu anlatmak istemiştim. Örneğin, görüngüyü bir “dağ” olarak kabul edelim. Öykü o dağı gösterirken, garip bir “sondaj” ve “mühendislik” kullanıyor. Ama şiir (veya dize) o dağı apansız inceliyor, ifade uygun olur mu bilemiyorum ama, şiir o dağın “röntgen”ini  çekiyor, tözüne dokunuyor ve bu şekilde sezdiriyor.

M.A: Yazdıklarınızın yaşadıklarınızla ne tür bir ilişkisi olduğunu söyleyebilirsiniz; ya da yazdıklarınızı hayatla buluşturmayı başardığınızı söyleyebilir misiniz?

Z.Y: Yazdıklarımın hayatla buluşup buluşmadığını bilemem ama yaşadıklarımın yazdıklarıma yakınsadığını söyleyebilirim. Çok sevdiğim bir söz vardır, her yerde söylerim; “yaşam ile sanat birbiriyle kavga eden iki sevgili gibidir.” Bununla birlikte, şunu da unutmamak gerekir: “yaşamak her şeyin önündedir”. Yaşamın coşkunluğunu sezdirebiliyorsam, yazabiliyorsam ne mutlu bana!

M.A: “İnsanın mücadelesi insanladır” diyen düşünce, şiirin bu mücadeledeki yerini ne kadar doğrular sizce?

Z.Y: Nâzım Hikmet’in yazdıkları ve yaşadıkları kadar doğrular bence.  Şu dizeyi aklımdan hiç çıkarmıyorum; “duvar saatleri gibi ahmak/kelepçe zincir filan gibi /hâzin ve rezildiler”. Nâzım’ın bu dizede bahsettiği insanlara sonsuz karşıyım ve böyle insanların ölene kadar karşısındayım. Şiirle, kalemle, yüzümle, yumruğumla… O anda elimde ne varsa onu kullanarak, bir “Amok Koşucusu” olarak bu tip insanların karşısındayım. Böylece bilinsin.

M.A: Şiirlerinizde fazlaca ironi ve sanki karşıda taciz eden bir yapıya kafa atmak isteyen biraz afacan, biraz  sıkıntılı, sancılı bir hava hakim. Karşıda oturmuş, etrafı rahatsız eden bir atmosfer mi var bulunduğunuz yerde?

Z.Y: Güzel bir soru… Bulunduğum yerde değil de çalıştığım yerde bir sürü dar kafalı insan var.  Garip bir “sözleşme” ve “proje” hayatı yaşayan, pragmatik düşüncelerle donatılmış, aradaki uzaklığın matematiğini düşünmeden Ay’a bakamayan insanlar var. Bir de fabrikalar, dumanlar, makine sesleri, evrak ve makam koşuşturması… Bilinçsiz bir tüketim topluluğunun (toplum demiyorum) isteklerini karşılamaya yönelik “memnuniyet hizmetkârları” ordusunun arasındayım… Hayatı “deterministik” sanan dar kafalıların arasındayım ve bunların çoğu “sistematik hata”ların içindeler. Yaşamın organik yapısını bozmaya çalışan, mekatronik ve teknoloji saplantılı, gözü kör bir “Homo Faber” ırkının içindeyim, bu durum beni korkutuyor. Bunlara karşı “deniz”i ve “şiir”i  savunmak, balıkların tarafında olmak gerekiyor ve inan ki çok zor bir savaş bu… Yaşamın yanında olmak…

M.A: Neden “LİVAR”, ne demek için “Livar”?

Z.Y: Daha önce başka yerlerde de anlattım, kitabın isminin hikâyesi şudur:  Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. O balığı inceledim. Kofana, gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Dinamik, canlı ve muhteşemdi… Yaşamın inadını gösteriyordu. İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası, bir dinamizm ve bir canlılık belirtisi olsun istiyorum Livar…

M.A: Size ne sorulmasını isterdiniz; ya da sizi baştan çıkaran soru ne olurdu? Soruyu biz sorduk varsayarak, cevaplar mısınız?

Z.Y: Bana Ece Ayhan’ı sormanızı isterdim. Onun duruşunu, onu nasıl bildiğimi… Bugün beni Ece Ayhan’a benzetenler filan var. Doğrudur, bazı dil kırılımlarım, kolaj mantığım Ece Ayhan’a benzer… Ama içerik olarak çok farklıyız. Ayrıca, Ece Ayhan’da kelimenin bölünüşü, deniz ve doğa imgeleri azdır. Ece’de büyük bir tarih olgusu ve iktidar karşıtlığı vardır. Onun şiirine “Epik” bile diyebiliriz. Bende ise büyük bir Lirizm var. Bir de “Ece Ayhan”a çok haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bu büyük şair bir kere bile ödül almamıştır. Herkes Ece Ayhan’ı “kötücül” olarak tanımlar ama akşam eve gittiğinde “Yort Savul” şiirleri okur, duygulanır veya coşar… Gizliden gizliye severler Ece’yi… Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e yazdığı mektupları okuduğumda, edebiyat kâhyalarının ne büyük ve derin bir yanlışlığı ya da kötülüğü “yöntemli olarak” Ece Ayhan’a uyguladıklarını gördüm. Bakın, bugün “Ece Ayhan” demeseydik de “Ayhan Çağlar” olarak baksaydık ona, onun ne kadar büyük bir şair olduğunu anlardık. Yakında Ece Ayhan’la ilgili bir kitap yayımlanacak. Haklılığın inadını anlatan bir kitap… O kitabı merakla beklemekteyim. Şu an Eren Ağın, Ankara’da bu işin peşinde koşuyor…. Göreceğiz…

M.A: Teşekkürler.