dilin kemiği
yoktur
(söyleşiler)
*
Deniz Fidan ile
Kömürün Elmasa
Dönüşmesi Üzerine...
(1 Mart 2010)
Deniz
Fidan:
Ahmet Orhan, Poelitika'daki yazısında, Ece Ayhan’ın ‘Çok Eski Adıyladır’ kitabında
"iktidarın olmadığı bir yeryüzü imgesi barındırmadığını" söylüyor. Oysa, en
belirgin olarak "Devlet ve Tabiat"ta, iktidar kavramına olan dışlayıcı
bakışı fark edebiliyoruz. Sizce, eğer varsa, bu değişimin sebebini Ece
Ayhan’ın şiir ve sanat çevresiyle yaşadığı olumsuzluklara mı bağlamamız
gerekir?
Zafer
Yalçınpınar: Soruyu “Ece Ayhan’ın iktidar karşıtlığı nasıldır?” şeklinde
ele almak gerek. Şimdi, her şeyden önce, Ece Ayhan’ın mülkiye mezunu
olduğunu unutmayalım. Yani istesek de istemesek de bir “devlet adamı”
eğitimi almış. İktidar ve devlet yapısını, rol modellerini, devlet
retoriğini, sınıfsal yapıyı ve diğer bileşkeleri, enstrümanları filan
biliyor. Hatta sınıf arkadaşlarından daha iyi biliyor. Çünkü onlardan daha
meraklı; sezgileri ve hakikat ile haklılık yolundaki inadı daha kuvvetli…
Eğitiminin ardından pratiğe ya da uygulamaya geçecek imkâna da ulaşıyor.
Yani bir mülki amir -kaymakam- olarak altı sene kadar görev yapıyor. Tüm bu yaşantılar “devlet ve
iktidar” denen şeyi hem kuramsal hem de uygulamalı olarak çok iyi tanımasını
sağlıyor. Belki de “iktidar”a maruz kalmaktan ya da “iktidar” uygulamaktan
tiksiniyor. Bu tanıma süreci, Ece Ayhan’ı diğer her şeyden çok daha fazla
olarak bir “iktidar karşıtı” yapmış olabilir. Sonuçta, sıradan ya da
alışılmış bir iktidar karşıtı, aslında, neye karşı olduğunu yani “iktidar”
denen şeyi Ece Ayhan’dan daha iyi bilemez. Koşutlamayı genişletirsek, o
senin bahsettiğin şiir ve sanat çevresi filan da daha iyi bilemez. Birkaç
kişiyi saymazsak, o şiir ve sanat çevresi gerçekte Ece Ayhan’ın dostu değil.
Sadece Ece Ayhan’a hayran olmuşlar, ondan etkilenmişler filan… Bunları bir
kenara bırakırsak Ece Ayhan, “topluluk” denen şeyin topluma dönüşmesini çok
istiyor. Asıl amacı ve beklentisi budur. Ama gün geçtikçe özde bunun
gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini görüyor. Gün geçtikçe toplum
refleksleri göstermeyen, hatta mevcut özelliklerini de kaybeden bir
toplulukla karşı karşıya kaldığına inanıyor. Öyle de… Ece Ayhan’ın
düşündüğü, kafasında kurduğu “insanlık” ve “insan olmak” başka türlü…
Kısacası, hayal kırıklığına uğruyor Ece Ayhan… Bu topluluğun sahiciliğe
ulaşamayacağını, “insanlığa” ulaşamayacağını düşünüyor. Karamsarlaşıyor…
Zamanla, karamsarlık alaya dönüşüyor. Ardından da çok büyük bir tarihsel
hesaplaşmaya ve haklılığın inadına dönüşüyor. Durum bundan ibaret aslında…
Sonuçta, Çok Eski Adıyladır’da Ece Ayhan’ın bir düşünsel değişikliğe
uğradığını sanmıyorum. Ama derinleşmiştir Ece ve bence Çok Eski Adıyladır
adlı kitabında E.M. Cioran’ın şu sözlerinin tarihçesini yazıyor gibidir;
“Hükmetmek bir zevk ve bir zaaftır. Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti
sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.”
D.F.:
Ece Ayhan'ın "akkor"luğunun üstünde önemle duruyorsunuz. Ayhan akkorluğunu
nasıl ifade etti?
Z.Y.:
Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu
yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk, onun inadına inat katmıştır.
Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına uğratacağına, kendisinden
uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın kendisiyle yanmasına neden olmuştur…
Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden, özünden, doğrularından, şüphelerinden, kök
nedenler arayışından, bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam
arayışından kısacası sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve
sürekli olarak boyayı kazımaya çalışmıştır. Kapkara bir boyayla uğraşmış ve
boyayı her kazıdığında daha da kara ve daha da zorlu bir boyayla
karşılaşmıştır. Uğraştığı “kara” Ece’nin eline gözüne bulaşmıştır hep… Ama
boyayı kazımaya devam etmiştir. Bu durum bir “karşıtlık” –kontrast-
yaratıyor. Ve karşıtlık her zaman parlar. Örtüleri sevmez Ece Ayhan… Ece
Ayhan’ın hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin
eczası ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve
araştırmakla geçmiştir. Bu büyük deneyin belli aşamalarında başarılı
olduğunu da söyleyebiliriz. Akkorluk, işte, Ece Ayhan’ın kömürden dönüştürmeye çalıştığı o elmasın
akkorluğudur. Kazıdığı
boyalardır.
D.F.:
Kitaplarınızda şairden "Ayhan Çağlar" diye bahsediyorsunuz, bunun sebebi
nedir?
Z.Y.:
Öncelikle, Ece Ayhan, 1950-55 döneminde dergilerde yayımladığı ve
yayımlayamadığı şiirleri “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış. O şiirlerin
çoğu şu an baskısı bulunan “Bütün Yort Savular” adlı toplu şiirler kitabında
yer almıyor. Örneğin,
“Selanik”, İnfanta”, “İnsanların Kötüsü”, “Boşluktaki Aptal”, “Takma
Göz” adlı şiirler bu kitapta yok. Ve bu şiirler o tarihte yani Ece Ayhan’ın hayatının
ve şiirinin başında, onun
dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili çok önemli ipuçları taşıyorlar. Ece
Ayhan şiirinin ipuçları orada… Bir de “Ece Ayhan” ismi gereğinden fazla kent
efsanesi ile ilişkilendirildi. Bundan sıyrılmanın yolu da ona sivil bir
“Ayhan Çağlar” olarak bakmak, öyle araştırmak… Anlayan anlamıştır bu
söylediğimi…
D.F.:
Ece Ayhan'ın devlet memurluğundan ayrılma sebebine ilişkin bulanıklık hala
sürüyor. Bugün, araştırmalarınızdan elde ettiğiniz sonuç
nedir?
Z.Y.:
Bu konuda bütünsel bir sonuca varamadım. Daha doğrusu vardığım noktayı
belgelendiremedim henüz… Ece Ayhan kendisine “komplo” kurulduğunu söylüyor.
Erdoğan Alkan’ın açıklamalarından bu sonuç çıkıyor… Bir de o dönemde, yani
68-69’da, Ece Ayhan’ın görev yaptığı bölgede halkevi müdürü olarak çalışan
biri var; Abdürrahim Sercan. Onun bu konuda anlattıkları da çok ilginç…
Sercan, görevli olduğu bölgede, Kaymakam Ece Ayhan’ın bir tarikatın üzerine çok gittiğini,
tarikata çok sert yüklendiğini ve bu yüzden de Ece’nin bir “komplo”yla
alaşağı edildiğini iddia ediyor. Hatta o tarihlerde yerel gazetelerden
birinde bu durumun haber olarak yayımlandığını da söylüyor. Ama henüz
gazeteye ulaşamadık. Bir ulaşsak…
Ama sonuçta, sanıyorum, Ece Ayhan da devlet
memurluğundan filan sıkılmıştı. Asıl neden bu galiba…
D.F.: Günümüz Türkçe şiirinin içinde yer alan bir şair olarak,
Ece Ayhan'ın, güncel Türkçe şiire olan etkisini nasıl
görüyorsunuz?
Z.Y.:
Olumsuz tarafından bakarsak, Ece Ayhan gibi olmak isteyen ve şiir dilini
körü körüne kırmaya çalışan bir sürü “ıskarta” ve “kopya” zevat doldu
etrafa… Oysa ki Ece Ayhan şiir dilini körü körüne kırmamıştır ve onun şiirde
yaptığı değişim “keyfi” değildir. Ece Ayhan’da farklı birikimler ve
karşıtlıklar var, zaten önceki sorularında bunları anlatmaya çalıştım.
Herneyse… Bahsettiğim bu kötü kopyalar ve ıskartalar ikide bir ağızlarına
“Ece Ayhan” ismini doluyorlar… Bu durum Ece Ayhan’ın isminde ve şiirinde
deformasyon yaratıyor. Bazı yeniyetmeler bu mutat zevatlara inanıyor filan…
Yani olmadık şeylerle ve yapay bağlamlarla Ece Ayhan’ın ilişkilendirilmesi
gibi büyük bir dezenformasyon tehlikesi, numarası var ortada… O yüzden bu
ıskarta zevatlardan ve kifayetsiz muhterislerden
tiksiniyorum.
Artık, geleceğin şiirinin, yani yeni, farklı, sıkı ve
sivil şiirin bütünüyle ikinci yeni akımının devamı olarak vücut bulacağını
da düşünmüyorum. İkinci Yeni’den sadece İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın şiirinin
geleceğe uzandığını, uzanacağını sanıyorum. Yani kısacası, bana sorarsanız,
Ece Ayhan, Türkçe şiire evrensel bir gelecek ve tarihsel bir sahicilik
sağlamıştır, diyebiliriz. Bir de tabii o kazınmış boyaları ve kömürün elmasa
dönüşmesi eğretilemesini de aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor…
Senem Korkmaz
ile
Puşt Ahali Edebiyat Platformu'nun Kapanışı'na
dair..
(10 Ekim 2009)
Senem Korkmaz: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu ne zaman ve hangi
amaçla hayata geçirdin?
Zafer
Yalçınpınar: Puşt
Ahali Edebiyat Platformu’nu 2007’nin ilk aylarında kurdum. 2007’nin başına
kadar birçok şiir ve edebiyat e-posta grubuna üyeydim. Bu e-posta
gruplarında tartışılan başlıkların “paylaşım” odaklı olmadığını ve
edebiyatın, şiirin içtenliğine ya da sahiciliğine uymadığını farkettim.
Başka şeyler dönüyordu oralarda... Garip bir dirsek teması vardı ve bu
dirsek teması küçük ölçekliyse bir “tarikat”, büyük ölçekliyse de bir
“cemaat” oluşturmuştu. Bu grupların hepsinde de irtica faaliyetleri ya da
unsurları vardı ve iğrenç bir “retorik arsızlığı” göze çarpıyordu. Akım
derken bokum demekteydiler... Sıkı yazılar, şiirler, eleştiriler ve
“hakikat” bu gruplarda paylaşılmıyordu. 2004-2007 döneminde basılı dergilere
baktığımızda da durum aynıydı. Bir halay takımı, bir mutat zevat ordusu,
kısacası bir “muhteris tipolojisi” statüko için elinden geleni ardına koymaz
hale gelmişti. Müthiş çelişkiler ve irtica eylemleri söz konusuydu. Antoloji
oyunları, sinsi manevralar, ödülcülük, jüricilik, ahbap çavuşluk,
liyakatsizlik, temelsiz ya da gerekçesiz yazılar, biad yaklaşımları, yapay
bağlamlar, yersiz ithaflar, binlerce yavşaklık, binlerce çelişki, binlerce
döneklik... Baktım ki dergilerde de her şey bir “statüko üleştirisi” haline
dönmüş ve neredeyse herkes bu “üleştiri mekanizması” etrafında çeteleşmiş...
Yani sıkı şiir, sivil şiir, sahici şiir “mecra bulamaz” ya da “vücut
bulamaz” hale gelmişti. Her yerde bir “sessizlik suikasti” oluşmuştu ve
edebiyat kâhyaları tarafından uygulanan müthiş bir manipülasyon, kurulan bir
menfaat şebekesi vardı. Günde üç dört kez “Puşt Ahali!” diyordum tüm bu
cürufa... Sonra, bu durumu kendi kendime fısıldamayı bıraktım ve sözkonusu
eğretiliklere karşı bir alternatif olsun diye “Puşt Ahali Edebiyat
Platformu”nu kurdum. Çünkü “ben sustukça, sıra bana gelecek”ti. Susmamak
gerekiyordu. Susa susa haysiyetini kaybeder insan... Başımıza ne geldiyse
“susmak” yüzünden gelmiştir. “Sıkı şiir, sivil şiir, sahici yaratılar,
araştırmalar, duyurular bu e-posta grubunda paylaşılsın ve edebiyat
kâhyaları ya da sanat kabzımalları olmasın!” diye düşündüm. Edebiyat
konusunda kimse kimseye “sessizlik suikasti” yapmasın, kimse kimseye
susmasın, kimse kimsenin kâhyası ya da kabzımalı olmasın diye düşündüm.
Kısacası, Puşt Ahali Edebiyat Platformu, “Ahali puşt olmasın!” demek için
varolan bir paylaşım ve tartışma platformuydu. Platform, mevcut garabet ortamını işaret etmek
ve bazı taşları yerinden oynatmak için kuruldu. Büyük ölçüde başarılı oldu
da... Kapandığında 2150 konu başlığında 4500’e yakın mesajdan oluşan bir
tartışma ve paylaşım arşivi vardı.
S.K.: Puşt Ahali Tarifesi, yani e-dergi fikri nasıl ortaya çıktı?
Derginin misyonu neydi?
Z.Y.:
Platformun katılımcılarının sayısı ve bendeki edebiyat-sanat efemeraları çok
artmıştı. Bunları e-posta yoluyla iletişim kurarak paylaşmak çok zor
oluyordu. Arada zayiatlar da gerçekleşiyordu. İstediğim dozda ya da ayarda
bir kapsam ve tasarım da e-posta sistematiğiyle oluşmuyordu. Birkaç
arkadaşın önerisiyle ve desteğiyle P.A.T!’ı çıkarmaya başladım. E-dergi’nin
işlevi ve görevi de platformla aynıydı. Aradaki tek fark, e-derginin önemli
yaratıları ve efemeraları daha derli toplu olarak içermesidir. Şunu da
söyleyeyim, başlangıçta bana destek olacağını söyleyenler, sonradan
yeterince destek olmadılar. Fakat, gene de, “Puşt Ahali Tarifesi” zaman ve
mekân içerisinde yayımlanmış en sıkı ve sivil oluşumlardan, dergilerden
biriydi. Ortalama 1000 kadar da sürekli okuyucusu ya da takipçisi vardı.
Ayrıca, not olarak söyleyeyim, derginin yayımlanmış tüm sayıları şu adresten
indirilebilir: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/pat.rar
S. K.: Puşt Ahali neden kapandı? Seni buna iten durumları ve nedenleri
açıklar mısın?
Z. Y.:
Birçok
kişisel gerekçem var... Şunu bil ki bu kişisel gerekçelerin hiçbiri de
“keyfi” değil. Şimdi burada oturup, yaşama alanıma dair gerekçeleri,
sıkıntıları ya da e-posta sistematiğinin teknik eksikliklerini ya da ne
bileyim, işyerimdeki geçici sıkıntıların özel ayrıntılarını filan anlatmak
istemiyorum. Bunları bir kenara bırakalım... Temel gerekçe şu: “Kişileri
sırtıyla, yani sırt çevirişiyle tanımaktan sıkıldım! Buna zamanım yok
artık!”
S. K.: Biraz önce senin de söylediğin gibi, Puşt Ahali Edebiyat
Platformu kapandığında oldukça geniş bir arşive ulaşmış durumdaydı. Bu arşiv
şüphesiz ki son derece değerli ve arşivin titizlikle korunması gerekir diye
düşünüyorum. Ayrıca platformun takipçileri arşive ulaşmak isteyebilirler? Bu
mümkün olabilecek mi? Bunun için herhangi bir şey düşündün
mü?
Z.
Y.:
Arşiv bende… Fakat takipçiler için özel bir şey düşünmedim… Bu konuda
suçluyum. Ama Evvel Fanzin’in ve P.A.T!’ın sayfaları arasında da birçok
önemli şey “künk” gibi duruyor hâlâ… İsteyenler bunlara doğrudan ulaşabilir.
Bunların dışındaki bir şeyleri merak edenler, kurcalamak ve bilmek
isteyenler varsa bana e-posta ile sorabilirler…
S. K.: Platform oldukça geniş bir kitle tarafından takip ediliyordu.
Grubun ve e-derginin kapanmasına çok üzülenler olduğu kadar çok sevinenler
de olduğuna eminim. Bu minvalde grubun kapanmasının belli bir kitle tarafından “Yalçınpınar
pes etti, yenildi.” şeklinde değerlendirileceği çok açık. Bununla ilgili ne
düşünüyorsun?
Z. Y.:
Yenildiğim
filan yok... Puşt Ahali Edebiyat Platformu yapacağını yaptı. Ayrıca, Puşt
Ahali Edebiyat Platformu’nun kapanmasına sevinenler hemen
heveslenmesinler... Ölene kadar yazacağım. Yazdığım sürece de yenilmiş değilim.
Beni bilen bilir. Platformun kapanışına üzülenler de aslında üzülmesinler...
Bir de bakarsınız başka bir adla başka bir oluşum kuruveririm. Ve o oluşum
da yüksek ihtimalle 20. sayısından yayım hayatına başlar. Yani, 19 sayı
boyunca yayımlanan Puşt Ahali Tarifesi’nin bıraktığı yerden yeniden başlar.
Edebiyat ve şiir bir zamanlama meselesidir... Hep söylerim; “zaman ve vicdan
yargıçtır.” Saatlerinizi kontrol ediniz.
S. K.: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’yla -senin kavramlarınla söylersek- “retorik arsızlığı” ve “yeni
sinsiyet”e karşı büyük bir savaş verdin. Şimdi grup kapandığına göre Zafer
Yalçınpınar savaş boyalarını silip baltasını toprağa gömdü
mü?
Z. Y.:
Bu
soruna Oruç Aruoba’dan bir alıntı yaparak cevap vereyim: Yaşamın, seni ulaşman gereken
düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle
de)savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye
ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki,
istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken
düzeyin altında kalman... Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda
da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında
kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen)
geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak.
S. K.: Platform kapanınca grubun takipçileri ve “sivil edebiyat”
şiarının destekçileri olarak (kendimi de katarak söylemeliyim) bir anlamda
“meydansız” kaldık. Bunu hak etmek için ne
yaptık?
Z.
Y.:Seni
ve birkaç dostumu cevabımın dışında tutarak ve söylediğimin anlaşılacağını
ümit ederek tek bir cümleyle cevap vereyim: “Bir şey
yapmadılar!”
S. K.: Puşt Ahali’den sonra etkinlik gösterdiğin başka herhangi bir
platform var mı? Paylaşımlarını nereden takip
edebileceğiz?
Z. Y.:
2003’den
beri yayımladığım “Sonrasızlık” adlı bir fanzin var. Önceleri basılı olarak
yayımladığım bu fanzini 2006’da “blog” sistematiğiyle internete taşıdım.
Sonrasızlık devam ediyor, sadece adı değişti. Fanzinin adını “Evvel” olarak
değiştirdim. Fanzine şu adresten ulaşılıyor: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog
S. K.: Yalçınpınar’ın bundan sonraki hedefleri ve projeleri neler?
Z. Y.:
Aslında
tek bir şiarım var: “İnsandan çok eşyaya benzememek!” Bu yoldaki uğraşılarım
arasında, kısa vadede yani 2009’un sonunda ya da 2010’un başında “Denizaltı
Edebiyatı” bildirisini yayımlamak var. Orta vadede de bir editöryal çalışmam
var... Adını vermeyeceğim bir ustanın kitaplaşmamış bazı yazılarının
editörlüğünü de üstlendim. Uzun vadede ise “sahiciliği” yazmak istiyorum:
Kerim Çaplı, Ece Ayhan ve Kuzgun Acar arasındaki tipolojik ve yaşamsal
benzerlikleri... Ayrıca, “Adabeyi” adlı “novella”mı da yazmaya devam
ediyorum, fakat ne zaman tamamlarım ya da tamamlayabilir miyim, bilinmez.
Kimse de bilemez…
S. K.:
Umarım en kısa zamanda tamamlarsın. Kendi adıma Yalçınpınar’ın yeni
çalışmalarını heyecanla beklediğimi söyleyebilirim. Çalışmalarında
kolaylıklar ve başarılar, söyleşi için teşekkürler.
Z.
Y.: Asıl
ben çok teşekkür ederim… Eksik
olmayasın…
Utku Kaygusuz ile
Meydansız'ca...
(11 Nisan 2009)
Utku Kaygusuz: Zafer
Yalçınpınar’ın “meydansız”la son dönem bir Türkiye portresi çizdiği
söylenebilir mi?
Zafer Yalçınpınar: Bu amaçla yola çıkmadığımı ve bu eşleşmenin
tüm hatlarıyla doğru olmadığını göz önüne almakla birlikte böyle bir
portreden söz edebiliriz. Daha doğrusu söz konusu portrenin çıkarımlarından,
türevlerinden biridir “Meydansız”lık... Mesela ilginçtir, soruya “Zafer
Yalçınpınar’ın...” diyerek başladın ya.. böyle bir ayrıcalık da yok aslında.
Neyi yaşıyorsak, neyi yükleniyorsak, bugün hangi boşluk bize dikte
edilmekteyse onu işaret etmeye çalıştım. Yani söz konusu meydansızlık bana
özel değildir; herkesin meydansız kalışının bir sonucudur, yüklenimidir,
üzüntüsüdür, al-aşağı edilmesidir. Çeşitli olaylara baktığımızda 2007 ve
2008’i iktidar baskısı ile dikte dolu, hatta konjonktür içindeki en baskılı,
yüklü yıllar olarak görüyorum. Bunun sonucudur “meydansız”... Günümüzdeki
“strateji hastalığı” filan da bu yükün, baskının hatta “dikte edilmiş bir
boşluğun” sonucudur. Gelecekte
bu yükün azalmasını umut ediyorum.
U.K.: Bilindiği üzere meydanlar,
toplumların özellikle de halkların(!) içinde bulunduğu tarih ve düşünce
yapısıyla beraber kimliksel tipolojisini yansıtması açısından önemlidir.
Buradan baktığımızda ‘meydansız’, bir şiir kimliğinin altında meydansız
kalanların kalplerini ellerine tutuşturmuştur, diyebilir
miyiz?
Z.Y.: Sorunu yanlış anlamadıysam ve şiirsellikten
bahsediyorsak eğer, “meydansız”daki şiirlerin birilerinin eline “yarım
ekmekte köfte” veya “yevmiye” tutuşturarak, “Hadi bakalım yürüyün
meydanlara!” demediği, demeyeceği açıktır. İmgesel olarak da tarihsel arka
plan açısından da böyle bir kökeni yoktur o şiirlerin... Yani senin düşüncen
doğru... Oradaki şiirler için “bağımsızlık, kalb ve vicdan” dışındaki her
şeyden vazgeçmenin tipolojisidir, diyebiliriz. Her şeyden önce bu özü,
sivilliği, sıkılığı belki de sahiciliği işaret eder, yüklenir meydansız...
Ve tabii ki günümüzde, böyle bir sivilliğin kabul edilmeyeceği, hoş
karşılanmayacağı da aşikârdır. Misal, Ece Ayhan’ın yaşamı araştırılabilir...
U.K.: “Ön” adlı şiirde sıkı bir
ironiyi ve bütünüyle kitabın düşünce yapısının akorunu duyuyoruz. O halde
şunu sormak istiyorum: Neden “atından inenler/ masaların ucuna/
binerler”?
Z.Y.: Aslında
“Merdiven, Ağaç ve Meydansız” adlı şiirimi bahsettiğin bütünsellik için
daha öncelikli buluyorum ben. Fakat madem merak ettin, söyleyeyim... “Ön”
adlı şiirimde yönetsel süreçlere ve statükoya karşı duruş olarak başka türlü
bir vurgu vardır; masalar, yönetimin ve durağanlığın simgesi, mecrası
gibidir o şiirde... Devinimin ve bağımsızlığın güzelliğine, yüceliğine karşı
masaların yönetsel durağanlığı, bağlılığı, çirkinliği... Masanın hangi
tarafında durursanız durun, hangi ucunda olursanız olun aslında “masa” sizi
yönetiyordur. Masaya bağlısınızdır. Ahmet Arif bir gün bir mülakat sırasında
şöyle der: “Ben bu masalardan çok gördüm!” Statükoya karşıdır Ahmet Arif...
Bu sözü söyleyerek karşısındaki adama “Bana hikâye anlatma, seninle
uzlaşmayacağım!” der gibidir Ahmet Arif. Masadan kalkmıştır
da...
U.K.: Şiir kimliğini ve
“meydansız”ı göz önünde bulundurursak- boşluğun önemi nedir senin
için?
Z.Y.: Bu konudan bahsetmek istemiyorum. Fakat sana
ufak bir ipucu vereyim: Hubert Reeves’in “Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor”
adında bir kitabı vardır. Kitabın adı Paul Éluard’a ait olan “Boşluk
bakışlarımın biçimini taşıyor” şeklindeki bir dizenin serbest yorumudur.
Kitap 2001 yılında dilimize çevrildi. Bu kitap okunabilir...
U.K.: Teşekkür
ederim.
Z.Y.:
Sağolasın, asıl ben teşekkür ederim.
Tayfun
Polat ile...
(Şubat 2009)
(İşbu söyleşi Karga
Mecmua’nın Şubat 2009 tarihli 24. Sayısında yayımlanmıştır.)
Tayfun Polat: Şiir
Sergisi ne demek?
Zafer Yalçınpınar: Şiir
ihtiva eden ve geneli düşünüldüğünde poetik tarafı ağır basan bir izlek,
demek... Tıpkı resim ya da fotoğraf sanatı gibi şiir de imgelerden ve
imgesel öğelerin kurgusundan, dengesinden oluşur. Duvarda asılı bir şiirin
duvarda asılı olan bir tablodan farkı, şiirin kelimeler tarafından işaret
edilen farklı, dolaylı ve belki de ilkel bir imgeleminin olmasıdır. Ayrıca
şiirde, fonetik bazen de müzikal bir yapı oluşturabilirsiniz; örneğin soyut bir şiirde -resim sanatında olduğu gibi
renklerin tınısını değil de- kelimelerin işaret ettiği imgelerin tınısını
bulabilirsiniz. Ya da İlhan Berk’ten Mısırkalyoniğne veya Oktay Rifat’tan
Perçemli Sokak’ı, bu iki şiir kitabını birer soyut resmi izler gibi
okuyabilirsiniz. Sergide 16 adet şiir ve şiirsel metin ile 14 adet görsel
işimden oluşan genel bir kompozisyon var. Ayrıca sergide Nâzım Hikmet ve Ece
Ayhan’ın poetikasına çeşitli referanslar da var... Aslında, şiirsel
metinlerimin imgeselliği ile çoğu tipografik olan görsel işlerimin
imgeselliği arasındaki kimyayı, alaşımı ortaya koymak istedim. Bu alaşımda
poetika daha ağır geliyor... Bu nedenle şiir sergisi dedik...
T.P.: Bu serginin
açılması süreci nasıl işledi?
Z.Y.: “Odakule Sanat
Galerisi” ve “Asanat” danışmanı Necip Yeşiltepe, internetteki çeşitli
platformlarda bazı görsel işlerimi görmüş, çok beğenmiş. Bir sergi
düzenlemeyi teklif etti ve koşullarını sundu. Ben de kabul ettim. Sonrasında
serginin içeriği ve kompozisyonu üzerine çalışırken Necip Yeşiltepe,
şiirlerimdeki imgeselliğin daha baskın, daha etkileyici olduğunu ve görsel
işlerimi de kapsadığını fark etti. Böylece sergiyi hem şiirlerimden hem de
görsel işlerimden oluşturmaya karar verdik. Söyleşiler ise sergiye
katılacaklarla ve okuyucuyla etkileşim kurmak için düşünüldü. Bir de baktık
ki söyleyecek, anlatacak ve işaret edecek, yani içimizde birikmiş birçok şey
varmış... Bunları da paylaşalım istedik.
T.P.: “Görsel iş”ten kasıt nedir? Ya da
farkı nedir?
Z.Y.: Şimdi, benim bu
parçaları “görsel iş” diye muğlak bırakmamın sebebi onların “ne olduğu”
üzerinde kalıcı bir karara varamayışım... Yöntem olarak çeşitli kolajlardan,
grafik deneylerinden, stokastik süreçlerden ve tipografiden oluşuyor bu
işler... Ayrıca içlerinde, “Ş” harfinin tipolojisinin, matematiğin,
tersimlemelerin, istatistiğin ve felsefenin birtakım bileşkelerine işaret
eden işler de var... Fakat tüm bu teknikler ya da öğeler görsel işlerimin
“nasıl oluştuğu” hakkında bilgi verirken onların “ne olduğu” hakkında
aydınlatıcı değiller. Bunun sebebi de görsel işlerime bulaşan “poetika”, o
cehennem... Biliyorum ki tüm bu durum, bu bilinmezlik yaptığım işlerin bir
“ucube eser” gibi yanlış algılanmasına sebep oluyor, olacaktır da. Fakat
inan ki “görsel iş” deyişinden daha iyi bir deyiş bulamadım...
T.P.:Sergi kapsamında
gerçekleşecek söyleşilerin konuları nasıl
seçildi?
Z.Y.: Söyleşi konuları
Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda iki senedir sürekli tartıştığımız ve
sürekli savunduğumuz başlıklar... Bu söyleşiler çeşitli şairlerden çeşitli
alıntılarla ve şiir okumalarıyla başlayacak... “Boşluğun Dili” konulu
söyleşi dışında, söyleşilerin odağı şairlik halleri ve günümüz edebiyat
ortamımızın vasatlığı... Ayrıca,
“Haklılığın İnadı” başlıklı söyleşide Ece Ayhan ve Nâzım Hikmet
üzerinde özelikle duracağız ve görsel, işitsel paylaşımlarda da
bulunacağız... “Boşluğun Dili” ise tamamen benim şiirlerimle ilgili... Bu
söyleşide şiirlerim ve şiirlerimde yer alan birkaç duygudurum hakkında
konuşacağız... Söyleşiler başından sonuna kadar katılımcılarla etkileşimli
gerçekleştirilecek.
T.P.: Sergiye ve bir
şiirine adını veren “Taş Uçak” göndermesini açıklar
mısın?
Z.Y.: Öncelikle Taş
Uçak, Nâzım Hikmet’in mahkûm olduğu dönemde Bursa Cezaevi’ne verilen
lakaptır. ABİDİN Dino’nun aktardığına göre bu lakabı Nâzım Hikmet koymuştur.
Şimdi düşünün, taştan uçak yapmaya çalışan ya da yıllarını böylesine karşıt,
imkânsız bir düşüncenin, benzetmenin belki de avuntunun içinde geçirmiş bir
adam... Bir büyük şair...
İfadedeki imkânsızlık duygusu... Fakat gene de şairin bu yöndeki imgesel
inadı... Ayrıca, Cemal Süreya şöyle demişti: “Ağır ol bay düzyazı,
uçamazsın!” Sıkı şiirin en önemli temsilcisi olan Ece Ayhan da
“Anlaşılmayacaksın. Ey kanatsızlık!” diyor. Bugün sıkı şairlerin hepsi yeni
Taş Uçak’larda yaşıyor... Bunu işaret etmek istedim. Bir açıkhava
hapishanesine benzettiğim, görünmez dikenli tellerle çevrilmiş ve
imkânsızlıkları sistemin kaotik yapısıyla örülmüş kentlerde, yeni taş
uçaklarda...
T.P.: Bu sergi mevcut edebiyat ortamında
nasıl algılanabilir?
Z.Y.: Bugün, edebiyatın
içtenliğine ve sahiciliğine inananlardan değil de ticari kâhyalık yapmak ve
statüko cukkalamak peşinde koşanlardan oluşan, yani, editörcülük oynayan
fırsatçıların maniple ettiği bir edebiyat “ortalığımız” var. Çoğu da modern
şiiri bilmiyor, sezmiyor... Her iki türlü de liyakatsizler... Yani “kim kime
dum duma” bir ortalık, bir ortalama kavrayış, vasatlıktan kaynaklanan bir
retorik arsızlığı söz konusu... Bizim işaret etmeye çalıştığımız şeyler
kolay kolay anlaşılmayacaktır. Hatta sezilmeyecektir bile... Diğer birçok
konuda olduğu gibi edebiyatta da meydansızız. Sergiye “anlaşılmaz şeyler
bütünü” gözüyle bakılacak sanırım... Bu da kötü, belki de “ortalama” bir
yaklaşımdır bana göre... Kısacası bu meydansızlıkta serginin iyi ya da
yeterince algılanacağını düşünmüyorum.
T.P.: Sence nasıl
algılanmalı?
Z.Y.: Eski ve usta
şairleri saymazsak sıkı şiir denen şeyin okuyucusu, takipçisi kalmamış gibi
günümüzde... Ayrıca birtakım fason şiirleri ve şairleri, yani gerçekte şiir
ve şair olmayanları, sahici olmayanları zaten hesaba katmıyorum. Kalburüstü yayınevlerinden çıkan yeni
şairlerin yeni şiir kitapları bile en fazla 200-300 adet satıyor. Bu kadar
küçülmüş, bu kadar odalaşmış, bu kadar meydansız ve yalnızlıkla, dikenli
tellerle çevrilmiş bir ortamda bir tane yamuk bıyıklı ve kısa pantollu adam
çıkmış “şiir” diye inat ediyor. Sıkı şiirin içtenliğini ve sahiciliğini
savunmaya çalışıyor, onun akkor yapısını işaret etmeye çalışıyor, her şeye
rağmen yazıyor, okuyor, tartışıyor, uykusuz kalıyor, kısacası şartlarını
zorluyor filan... En azından bu çaba takdir edilmeli... Bununla birlikte
açık açık söyleyeyim ki eğer tek bir kişi, tek bir dizemin imlediği şeyi
sezdikten sonra o dizeyi aklına mıhlar ve hiçbir zaman unutmaz ise Taş Uçak
Şiir Sergisi başarısız değil demektir, benim için...
Senem Korkmaz ile...
(28
Kasım 2008)
Senem Korkmaz: “Karşı”, “Korkak Düşler” ve “Siya” adlı öykü
kitaplarından sonra 2007'de “Livar” adlı ilk şiir kitabın yayımlandı.
“öykü”den “şiir”e geçiş aşaması nasıl oldu? Neydi seni “şiir”e
iten?
Zafer
Yalçınpınar: Birtakım
görüngülerin, olayların ve tipolojinin inceliklerini düzyazıyla ortaya
koyamadığımı fark ettim. Bazı imgelemler ve sözler düzyazının içerisinde yer
aldığında yan-anlam zenginliğini, gücünü, ağırlığını, belki de imgesel
devinimini, sahiciliğini ve hızını kaybeder. Bazıları da ancak düzyazıyla
anlam kazanır, ayakta, sapasağlam durabilir. Bu bir tercih meselesi…
Örneğin, Eduardo Galeano’nun yapıtlarındaki imgeselliği düşünelim;
“Kucaklaşmanın Kitabı”, “Yürüyen Kelimeler” ve “Zamanın Ağızları” adlı
kitaplarında Galeano, şiir mi yazmıştır, öykü mü? Misal, Turgut Uyar adında
sıkı biri çıkmış ve dünyanın neredeyse en uzun öyküsünü tek bir dizeyle
yazmıştır: “İkimiz birden sevinebiliriz göğe
bakalım”
S. K. : Yazın tarihine bakarsak, tüm yazınsal türlerin temelinde
“şiir”in olduğunu görürüz. Kısacası insan dille beraber “şiir”i de yaratmış
ve kendisini “şiir”le ortaya koymuştur. Dünya edebiyatında da Türk
edebiyatında da böyledir bu. Bu anlamda Davut Yücel'in ifadesiyle “Öykü
nesrin alt başlığı olarak şiire atılan bir adım” mıdır gerçekten senin için
yoksa “asıla rücû” mudur?
Z.
Y. : Bunu
bilemeyiz. Böylesine bir alt-üst küme yaklaşımına ya da köşeli parantezlere
gerek olduğunu sanmıyorum. Bana göre, bazı imgelemler, olaylar, karakterler
var ki şiirle ifade edilmelidir. Bazı şeyler de öyküyle… Bu dünyadan Sait
Faik adında sıkı biri geçmemiş olsaydı, şiirin öyküden daha “doğuşkan”
olduğunu iddia edebilirdim. Artık, böyle bir şeyden
bahsedemeyiz.
S. K. : Sait Faik de öyküyle yetinememiştir ama şiir de yazmıştır.
Turgut Uyar’ın tek dizeyle dünyanın en uzun öyküsünü yazdığını az önce sen
söyledin. Yani şiir, öyküyü yaratabilmiştir tek bir dizeyle. Galeano örneği
de aynı şekilde; öykü, şiire yürümüştür bu anlamda. Bütün bu örnekler
“Aslolan şiirdir.” önermesine götürmez mi
bizi?
Z.
Y. : Şiirin
“sezgiler”le kurduğu ilişkinin, daha önce söylenmemiş, düşünülmemiş olanı
işaret etmek imkânı açısından öykünün “anlamlar”la kurduğu ilişkiden daha
üstün olduğunu söyleyebiliriz. Ama bundan emin olamayız. Ayrıca, bir felsefe
metni de yan-anlamlarla veya sezgisellikle dolu olabilir… Wittgenstein,
felsefenin şiirle kurulması gerektiğini ifade etmiş. Örneğin, bazı
zamanlarda Oruç Aruoba’nın felsefi metinlerini “şiir” olarak yeniden
okuyorum. Oradaki tümcelerde de bir “poetika” var. Fakat tüm bunlara rağmen,
bilmiyorum. Bunu bilemeyiz… Gerçekten…
S. K. : “Livar”dan sonra şiirlerinle tekrar tekrar yüzleştiğini,
sonuçta da “şair” değil “şiir yazarı” olduğunu fark ettiğini anlatmışsın.
Nedir “şair” ve “şiir yazarı” arasındaki fark? Ve seni bu sonuca götüren ne
oldu?
Z.
Y. :Her
şeyden önce, günümüz “Şair Endüstrisi”ne karşı ve karşıt olmak adına kendimi
bir “Şiir Yazarı” olarak kabul ediyorum. Eli kalem tutanların ¾’ünün kendine
“şair” dediği, üstelik bu yönde statüko üleştirmek için çeşitli edebiyat
kâhyalarının sabah akşam türediği, fasonlaşmış bir edebiyat ortamında ben
kendimi “şair” olarak göremem. Yani onlar şair ise ben şair değilim
demektir... Aslında bu mesele, yazım süreçleriyle de ilgilidir. Günümüzde,
“şair” dediğimiz tipoloji kendini de yazdıklarını da apansız olarak var
etmek istiyor. Bu nedenle, hem yazdıklarında hem de davranışlarında apansız
bir kopyacılık sergileyerek, birden bire “şair” olmak istiyorlar. Böylece,
apansız heveslerin peşine takılıp yapaylaşıyorlar ve sonuçta ortaya “şair”
değil de garip bir “yaratık” çıkıyor... Oysa benim yazdıklarımın çoğu bir
birikim, bir çalışma, bir yaşantı veya bir içselleştirme sonucu kendini var
eden, teyit eden şeylerdir. Her yazdığımda bir “süreç” ve bir “zamanlama”
söz konusudur. Bu yüzden kendimi “şiir yazarı” olarak görüyorum.
S.
K. :
“Sessizlik müziğin çerçevesidir.” şiarını “şiir”e uygulayan biri olarak
“şiiri konuşmak/yazmak”tan ziyade “şiiri susmak” çabasında olduğunu
söyleyebilir miyiz?
Z.
Y. :Böyle
bir şeyi söyleyemeyiz, tersten yaklaştın... Şiiri susmaya çalışmıyorum,
aksine, boşlukta yuvalanmış sıkı şiiri ve boşluğun büyüklüğünün bir parçası
olan özellikleri ortaya çıkarmaya, imlemeye çalışıyorum. Birçoğu farkında
değil ama nesneleri, olayları esinleyen ve çerçeveleyen tek bölünmez
büyüklük “boşluk”tur. Yani birtakım gerçeklikleri indirgeyeceğimiz,
sağaltacağımız en büyük anakütle boşluktur.
S.
K. : Wittgenstein'e
göre “söz” ağızdan çıktığı anda içinde bulunulan “durum” ve ona eşlik eden davranışlar
çerçevesinde anlam kazanan bir şeydir. Senin derdin de şiirinde
“sus”arak “durum”unu sezdirmeye
çalışmak, o hâlde. Doğru mu?
Z.
Y. : İyi
yerden yakaladın. Ben bu eşanlı denklemi “duygudurum tuşesi” olarak
adlandırıyorum. “İmgeler ve dizeler” arasındaki geçişler ile “anlam ve
sezgi” arasındaki geçişlerin özel bir kimyası var. Bu kimya okuyucunun
duygudurumunu da doğrudan etkiliyor. Eşanlı bir düzenek bu… Birçok yan-anlam ile farklı farklı
duygulara aynı anda nüfuz ediyorsunuz. Söz konusu etkinin kuvveti de
şiirdeki “sus”larda ve “sus”ların zamanlamasında gizlidir… Müzikte de
böyledir.
S.
K. : Senin
yaratına da yansıyan şiir-müzik ilişkisi şiir geçmişimiz boyunca var
olagelmiştir. Örneğin Hâşim, Yahyâ Kemal, Tanpınar... Yaptığın okumalarda
şiirin yakın geçmişinin yanı sıra daha uzak geçmişine de yer verir misin?
Örneğin “Divan Şiiri” ya da “Fecr-i Âtî” şiirini araştırır
mısın?
Z.
Y. :Güzel
bir soru sordun. Divan şiirini anlamak, oradaki incelikleri ve duygudurum
tuşelerini fark etmek için Osmanlıca bilmek gerekiyor. Fakat ben Osmanlıca
bilmiyorum. Ama bu gidişle, öğrenmek zorunda kalacağım. Örneğin Arap Ahmet
büyük ve derin bir şair… Onu Osmanlıca’dan okuyabilmeyi
isterdim.
S.
K. :“Anlam”la
verdiğin kavgaya dayanarak “Zafer Yalçınpınar'ın şiirini doğuran, anlamın
günlük dilde sıradanlaşmasının yarattığı infialdir.”diyebilir
miyiz?
Z.
Y. : Bahsettiğin
uzaklıkta ya da uzak durma çabasında bir infialden çok bir “sorgulama”
geçerlidir. Anlamın coşkusuzluğunu yani ortalama zekâyı sorgu sandalyesine
oturtmak, sorgulamak, ölçmek, bu yokuşun ölçüsünü almak ve “anlam”la “aksak”
bir ilişki içinde olmak... Bunun
peşindeyim.
S.
K. : Peki
bu “dizge”nin ayağa/ortalama zekâya düşmesini önlemenin biricik yolu
mudur?
Z.
Y. : Tek
yol değildir, fakat şiiri anlam ile sezgi arasında, aksak bir yapıda ve
cazvari bir özgürlükle kurmak gerekiyor. Cazın kontrpuan bilgisine benzeyen
bir düzenekte şiir yazmaktan bahsediyorum… Geleceğin şiiri “aksak anlamlar
ve aksak imgelemler” üzerine kurulacaktır. Milyonlarca yan-anlamdan oluşan
bir rastlantısallıktan, ahenkten, coşkudan, tüm bunların oluşturduğu farklı
bir senkoptan ve özgürlükten, genişlikten bahsediyorum... Bu bir tuşe veya
zamanlama meselesidir… İster inan, ister inanma fakat söz konusu durumun,
sözettiğim kimyanın farkına varabilen yani rastlantısallığı hesaplayabilen
ya da sezebilenler geleceğe kalacak. Gerisi de “hikâye” olacak. Böyle
düşünüyorum.
S.
K. : Peki
-sanatta ya da günlük yaşamda-gerçekten “ortalama zekâ”dan kurtulmanın bir
yolu var mı? Sonuçta hepimiz “karşımızdakinin anladığı kadar” değil
miyiz?
Z.
Y. : Hepimiz
karşımızdakinin rastladığı kadarız. Ortalama zekâdan kurtulmanın yolu
“stokastik süreç”lere itibar etmektir. Eğer rastlantının bizden akıllı
olduğuna inanırsanız, rahat edersiniz.
S.
K. :
“İm” nedir?
Z.
Y. :Sıfır
sayısının çarpanlarına ayrılamamasıdır. Katlanmaz bir boşluğun hem
kendisidir hem de sürekli kendini yenileyen ve çoğaltan büyüklüğüdür. Bakın,
“im” kolaylıkla kavranacak bir şey değil. Dilden önce “im” vardı. Biz ise
dil aracılığıyla düşünüyoruz. Yani düşünerek “im”e ulaşmamız
zor.
S.
K. :Deneysel
işleri seven biri olarak 2004 yılından beri “görsel şiir”le içli dışlı
olduğunu ve çalışmalarını “görsel iş” adı altında yayımladığını biliyoruz.
Nedir “görsel şiir”? Kelimenin zincirlerinden kurtulma çabası
mıdır?
Z.
Y. :
“Görsel Şiir” üzerine kalıcı, sarsılmaz bir karara varamadım henüz… Fakat,
sanıyorum, görsel şiir denen macera “imge”nin “im”e geri dönüşüdür… Bu
konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ayrıca, Serkan Işın bu
işlere çokça kafa yoruyor, senelerdir uğraşıyor. Bir tek o adam bu konuları
göze alabildi. Onun görsel şiir
üzerine yazdığı kuramsal yazılar okunabilir. Bir de Derya Vural ile Barış
Özgür’ün görsel işlerini beğeniyorum. O örnekler de
incelenebilir.
S.
K. :
“Görsel iş”lerinde kullandığın “Ş” ne anlam ifade ediyor ya da
etmeli?
Z.
Y. :Öncelikle
şunu söyleyeyim; “Ş” harfinin tipolojik özellikleri hoşuma gidiyor. Yani
“Ş”ye duyduğum ilginin birincil nedeni o harfin “şiir” kelimesinin baş harfi
olması değil. “Ş” harfini yılankavi, akışkan ve devingen duruşuyla başlı
başına bir karakter olarak görüyorum ben. Aynı zamanda coşku dolu, kabına
sığmaz bir karakter... Görsel işlerimde böylesine bir karakteri maceraya
çıkardığım, eyleme gönderdiğim söylenebilir. Artaud “Bir kelimenin ilk
harfini unuttuğunuzda onu sözlüklerde arayamazsınız” der. Eğer Ş harfini
unutursak, “şiir” kelimesinin
anlamını sözlüklerde arayamayız. Görsel işlerimdeki Ş harfi, içinde ya da
başında bulunduğu herhangi bir kelimenin diğer harflerini unutmuş, özgür,
coşkun, belki de “deli” bir karakter gibi gözüküyor... Garip bir karakter...
S.
K. :
Kullandığı malzeme “sözcük” değil de “görüntü” olduğu için "Görsel şiir”in
“yazın”dan ziyade grafik sanatına yakın olduğu; ayrıca anlaşılmak/yaratılmak
için mühendislik zekâsına ihtiyaç duyduğu yönünde birtakım görüşler var. Bu
konuda ne düşünüyorsun?
Z.
Y. : Sanıyorum,
Görsel Şiir’de “girdi, çıktı, yerleştirme, aşama, planlama, yapı ve süreç”
gibi konular çok daha önemli… Görsel Şiir, bir sanat ise mühendislikle
ilişkisi azdır diye düşünüyorum. Çünkü bugün, mühendislik zekâsının her
türlü açılımı endüstriyel yaklaşımlarla yönetilir. Ayrıca, mühendisler her
şeyi deterministik denklemlerle ifade etmeye çalışırlar. Oysa sanatta
rastlantısallık da var, endüstri karşıtlığı da… Bakın, bence mühendislik,
sanatta bir “çeşitleme ve farklılık” unsurudur. Bir seviyeye kadar yapıta
faydalıdır. Bir seviyeden sonra ise yapıta zarar verir. Dozajı iyi
belirlemek gerekiyor. Sonuçta, bilemiyorum… Ayrıca, daha önce de dediğim
gibi bu tip soruları Serkan Işın’a sormak gerekiyor… Görsel Şiir kuramının
ayrıntılarını o biliyor.
S.K. : Şiirde “akım”lar dönemi gerçekten bitti mi?
Z.
Y. :
Bana sorarsanız, akım icat etmeye çalışan adamlar senelerdir top çevirip,
paslaşıp duruyorlar... Yeni bütüncülük, dördüncü yenicilik, soylu
yenilikçilik, neo-epikçilik, şu, bu... Kısacası, gol yok ve bu golsüzlük
etrafımızın “akım” derken “bokum” diyenlerle dolup taşmasına neden oluyor.
Bence son sekiz sene içerisinde “Madde Şiir” taifesinin bazı söylemleri ve
Serkan Işın’ın “Görsel Şiir” yakınsamaları dışında işlevsel bir şeyler
ortaya koyan, farklı bir açılım sağlayan yok. Bahsettiğim işlevsel taifenin
ise söylemlerini
daha da derinleştirmesi ve daha sağlam, daha tutarlı örneklerle
söylediklerini temellendirmesi gerekiyor. Şunu da söyleyeyim, bütün bunların
yanında farklı bir çizgi seziyorum ben... Oktay Rifat’ın Perçemli
Sokak’ında, İlhan Berk’in
Misirkalyoniğne’sinde ve Ece Ayhan’ın tüm kitaplarında kendini sunan bir
çizgi... Bu çizgi de geleceğe bir şeyler taşıyacaktır.
S.
K. :Türk
yazınının özellikle şiirin günümüzdeki çizgisi nedir? Nereye doğru
gitmektedir sence?
Z.
Y. : Türk
Şiiri’nde irticai faaliyetler var... Şiir ve şairlik heveslilerinden oluşan
birtakım kifayetsiz muhterislerin başarılı olmasının tek yolu irtica
sağlamaktır. İrticai unsurlar üzerinden değerleme yapılmasının, bu unsurları
kabul ettirmenin peşindeler...
Türk şiiri günümüz iktidarıyla olan pozitif ilişkisini akort ederek,
yani irticai unsurlara itibar ederek ve bu unsurları kullanarak ilerleyemez.
Çünkü şiir, bir özgürlük ve
bağımsızlık meselesidir.
S.
K. :Ece
Ayhan'ın yaşamındaki ve şiirindeki yeri aşikâr. II. Yeni şairleri arasında
onu senin için daha farklı kılan şey ikiniz arasında bazı yakınlıklar bulman
mıdır?
S.
K. :Bir
kere Ece Ayhan’a yanlış bakılıyor... Onu “Ece Ayhan” olarak değil de “Ayhan
Çağlar” olarak düşünmek gerek... 1950’lerde Ece Ayhan, çeşitli dergilerde
yayımlanan birçok şiirini “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamıştır. Şimdi,
aslında, bu konu hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bu
konu hakkında söylediklerim ya yanlış anlaşılıyor ya da bana karşı kötü
niyetle kullanılıyor. Sabırlı olmak lazım. Gelecekte ortaya çok önemli
şeyler çıkacak...
S.
K. : Okuyucu
gözüyle ve sanatçı gözüyle kendine dışarıdan bakmaya çalışarak cevaplarsan;
Zafer Yalçınpınar'ın “alâmet-i fârika”sı nedir?
Z.
Y. :İnsandan
çok eşyaya benzememektir. “Duvar saatleri gibi ahmak”
olmamaktır.
S.
K. :Süveyda
Sezgin'le yaptığın son söyleşide dile getirdiğin üzere “Puşt Ahali”nin çıkış
noktası “sessizliği bozmak”. “Susmuştum ve pisliklere mâruz kalmak sırası
bana gelmişti.” diyorsun. Tam tersine susmaya devam etseydin, senin için
daha iyi olmaz mıydı? Belki “ödüllü” bir edebiyatçı olarak “saygın” bir
yerde olurdun şimdi! Peki, ne demeye
konuştun?
Z.
Y. :Konuşmasaydım,
olana bitene “ses” çıkarmasaydım -diğerleri gibi yapsaydım- haysiyetimi
kaybedecektim. Edebiyat
ortamındaki muhterisler ve fırsatçılar için “sessizlik”ten daha güzel bir
zemin yok. Bu zemini onlara sağlamamak, bu pusuculuğa imkân vermemek
gerekir. Birilerinin ayağa kalkarak, söz konusu sessizlikten faydalananlara
“Bizi aptal yerine koyamazsınız!” demesi gerekiyordu. Şeref Bilsel’in “Özge
Dirik” meselesinde sergilediği fırsatçılık, Ali Enver Ercan’ın gençlere
karşı takındığı haller, iktidar adına uyguladığı kâhyavari, kabzımalvari
numaralar, kurduğu dirsek temasları, halay takımı mantığı filan benim
sabrımı taşırmıştı. Bu olan
biten onursuzluklara karşıydım ve çıkıp mücadele ettim. Edebiyat ortamındaki
herkes söylediklerimin, bu adamlara ilişkin işaret ettiğim çelişkilerin
doğruluğundan emindi. Hz. Müptezel’in en yakınındakiler bile beni içten içe
destekliyordu. Fakat herkes “yüksek sesle değil de fısıldayarak” konuşmaya
alışmıştı. Sonra, bir de baktım, kimse yüksek sesle bu tip adamlara karşı
bir şeyler ifade etmeyecek, edemeyecek... Zamanla anladım ki çevremdekilerin
hepsi üç aşağı beş yukarı bir “statüko” peşinde koşuyor. Yüksek sesle
konuşmamalarının sebebi buydu.
Kimisi antolojilerden, kimisi etkinliklerden, kimisi ödüllerden,
yarışmalardan kimisi de dosya konularından bir şeyler umuyordu. Yani
kendilerine bir şeylerin üleştirilmesini bekliyorlardı. Edebiyat kâhyaları
edebiyat ortamındakileri yemlemek için çeşitli “statüko enstrümanları”
oluşturmuşlardı. Durumun
böyle olduğunu fark edince, “Puşt Ahali!” dedim... Sonra, zamanla bu söylem,
bu mücadele benim üzerime kaldı.
S.
K. : Puşt
Ahali'nin sessizliği “gümbür gümbür” bozduğu açıkça ortada. Puşt Ahali'nin
“duruş”u, “retorik
arsızlığı”na, “yeni sinsiyet”e karşılık “haysiyet” mücadelesi vermek. Bu
kavramları açalım mı biraz; nedir “retorik arsızlığı”ndan ve “yeni
sinsiyet”ten kasıt?
Z.
Y. :
“Retorik arsızlığı” ifadesi, aslında Serkan Işın’a aittir. Zamanında Serkan
Işın, Şeref Bilsel’in “Şiir
Defteri” denen üleştiri makinesini tanımlamak için kullanmıştı bu ifadeyi...
Haklıydı. Retorik arsızlarının bir tarafından kâğıt koy diğer tarafından da
mürekkep koy, bir makine gibi size istediğiniz yazıyı ve fikri çıkarırlar,
yazarlar... Bu tip adamlar toplumun hafızasının zayıflığına güvenir. Bir gün bir şeye A derler, bir sene
sonra çıkıp aynı şeye B derler. Fakat bahsettikleri şey aslında C’dir.
Retorik arsızları, gerçeğe nüfuz edemezler veya nüfuz etmekten kaçınırlar;
gerçeğin etrafında dolaşıp dururlar, lafı uzatırlar ve yazık ki meselelerin
ağırlık noktasını, mihenk taşını okuyucuya göstermezler. Bazı meselelerden
sadece bahsetmiş olmak için bahsederler. Sahici değillerdir. Retorik
arsızlığı, Yeni Sinsiyet’in bir
enstrümanıdır. “Yeni Sinsiyet” konusunun kendisinden çok içerdiği
enstrümanlar daha önemli... Bu konuda uzun bir yazı hazırlıyorum. Önümüzdeki
günlerde okursunuz.
S.
K. : TYS
meselesine gelelim. Senin TYS'den ihrâç edilme sürecin, Salih Bolat
meselesiyle başladı. Puşt Ahali'de epeyce yazılıp çizildi bu konu hakkında.
Bu meseleden bağımsız olarak, genel anlamda şu noktayı anlaşılır kılalım;
karşı çıktığın şey “liyâkat sahibi olmayanlar”ın ödül alması mı, “liyâkat
sahibi olmayanlar”ın ödül vermesi mi, yoksa “liyâkat sahibi” sıfatını hak
edebilecek bazı kişilerin dahi mevcut “edebiyat kabzımallığı” ortamına “statü” ve “saygınlık cukkalamak”
adına boyun eğmesi mi?
Z.
Y. :Bir
kere, henüz TYS’den ihrâç edilmedim, ama üyeliğim önümüzdeki genel kurulda
karara bağlanmak üzere askıya alındı.
Ve aslında TYS meselesinde Salih Bolat bir piyondur; onun gerçek bir hususiyeti
ya da şahsiyeti yoktur.
Hikâyenin aslı şu; Kadıköy’de, Ali Enver Ercan’ın kendi dandik
gerçeğini onun kendisine hatırlatmamdan, “Eksik Yaşam” adlı ilk şiir
kitabını Enver Ercan’ın kendi eline tutuşturmamdan bir hafta sonra, bana
TYS’den cezalar, uyarılar ve çeşitli kâğıtlar gelmeye başladı. Fakat gelen
kâğıtlarda Salih Bolat’a karşı takındığım tavır gerekçe olarak
gösteriliyordu. Ayrıca, TYS tarafından hakkımda verilen “askılama” kararı,
savunmam alınmadan, sorgusuz, sualsiz ve faşizan bir şekilde uygulandı.
Bakın, bugün TYS, Enver Ercan ve avanesinin çiftliği ya da kuytusu haline
gelmiştir. Tıpkı Varlık Dergisi’ne olduğu gibi... Bugün TYS, Enver Ercan’ın
çeşitli kişisel çıkar ilişkilerini ve çıkar haritalarını yönettiği,
düzenlediği sıradan bir statüko enstrümanından başka bir şey değildir. Bunu Frankfurt Turizm Fuarı’nda olup
bitenlerde de bir kez daha gördük.
Ödül meselesi ise basit... Günümüzde “ödül” denen şey, “müesses
ölüm”ün toplu fotoğraf çektirmek istemesidir. Eskiden, yani bundan 7-8 sene
önce bütünüyle böyle değildi. Şimdi, gelinen seviyede, bütünüyle böyledir.
Ödül işine karışan herkes, neresinden bakarsanız bakın, ölü toprağından
yapılmış bir çamura burnuna kadar bulaşmıştır. Bu çamurdan kurtulmalarının
imkânı da yok artık.
S.
K. :Bir
de “Kötülük Dayanışması” meselesi var. Birtakım “cemaat şairleri”nin başını
çektiği bir klan tarafından türlü saldırılara uğradın. Hatta işi ekmekle
oynamaya kadar vardırdılar. Nedir bu adamların seninle alıp
veremediği?
Z.
Y. : Bu
konuda asıl sorulması gereken şey şudur: “Bu adamların kendileriyle alıp
veremedikleri nedir?” Yazamıyorlar! Asıl mesele bu adamların haysiyetsizlik
nedeniyle “yazamaz” bir duruma gelmiş olmalarıdır. Artık, tuvalet
duvarlarına bile yazacak bir şeyler bulamıyorlar. Yani asıl dertleri
“yazamamak”tır. Bu tip adamlar haysiyetli biriyle karşılaştıklarında onu
haysiyetsiz kılmak, kendi seviyelerine getirmek isterler. Yazan biriyle
karşılaştıklarında da onu “yazamaz” hale getirmek isterler. Muhteris ve
saygısızlardır… Sonuçta, başaramayacaklar. Çünkü istesem de onlar gibi
muhteris ve haysiyetsiz olamam.
S.
K. :
“Ne kadar haksızlığa uğrarsa uğrasın, bir sanatçı kavgasını yapıtı üzerinden
vermeli. Nasılsa zaman onun değerini biçer!” Çoğu insanda -kafası az çok
çalışanda bile- böyle bir bakış açısı var. Sanatçının meydanı yapıtıdır,
evet; ama bu önermeye sığınmak da işin kolayına kaçmak değilse
nedir?
Z.
Y. :Böylesine
bir düşünce, teslimiyet zihniyetinin milyonlarca türevinden biridir.
Bilinçli bir eylemsizlik, eblehlik ve edilgenlik hali... Bir “öğrenilmiş
çaresizlik” durumu... Bana çok aptalca geliyor. Günümüzün iktidar odaklarına
karşı “sessiz kalarak hakkını savunmak” mümkün değil. Sessizlik, iktidara
maruz kalanların değil, bizzat iktidar odaklarının kullandığı etkin bir
yöntemdir.
S.
K. :Puşt
Ahali oldukça geniş bir kesim tarafından takip ediliyor artık. Peki bu
kalabalığın içindeki durumun nedir? “Yalnız” mısın, “tek başına”
mı?
Z.
Y. :Melih
Cevdet’in şu dizeleri geldi aklıma; “Yine çıktık yollara/hem yalnızım hem
değilim.”
S.
K. :Puşt
Ahali'nin destekçisi de var; köstekçisi de. Fakat seni en çok yaralayan
kesim “etliye de sütlüye de karışmayanlar” mı; yoksa “hem nalına hem mıhına”
vuranlar mı?
Z.
Y. :Bu
iki davranış biçimi de çok önemli bir işe yarıyor aslında... “Etliye sütlüye
karışmayanlar” ile “hem
nalına hem mıhına gidenler”
işbu tavırları sergiledikçe Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun girişinde, ana
sayfasında yer alan şiarları, alıntıları teyit eder, güçlendirir bir konuma
düşerler. Böylece, istemeseler bile Puşt Ahali’nin söylemlerini
sessizlikleriyle ve kaypaklıklarıyla bir kez daha teyit etmiş olurlar. Beni
daha kuvvetli bir şekilde haklı çıkarır böyle
tavırlar.
S.
K. : Bu
camiada Puşt Ahali'nin “duruş”unu anlamayanlar, anlamak istemeyenler olduğu
kadar senin “prim yapmak” için ona buna saldırdığını düşünenler de var.
-Eğer değecekse-bunlara karşı söylemek istediğin bir şey var
mı?
Z.
Y. : Var...
Bu tip söylemleri ortaya atanlar, bir ara bana uğrasınlar da onlara
primlerini vereyim, primlerini üleştireyim…
S.
K. : Şiirinde
“duygudurum”unu “sus”arak ortaya koyan bir adam olarak hayatın içinde belli
bir mücadele uğruna sürekli konuşmak zorunda kalmak ne hissettiriyor? Zaman
zaman çaresizlik duygusuna kapıldığın oluyor
mu?
Z.
Y. : Çaresizlik,
haksızlığı kabullenenlerin içine düştüğü bir durumdur. Ben, henüz, çaresiz
kalmadım. Sürekli konuşmak değil de derinlikli düşünmek, işin doğrusunu,
kazın ayağının öyle olmadığını anlatmak ve bu yönde karşılaşılan
haksızlıklara boyun eğmemek en önemli şey... Bugünün ortamında, bir kişinin
sessizliği ve meydansızlığı yüz binlerce kişinin içindeki fırsatçılığın
alevlenmesine neden olabilir. Derdi olan çıkıp söylemeli… Sessizlik
Suikastı’nın edebiyat kâhyaları dışında kimseye bir faydası yok. Şu şiar da
önemlidir: Hem davul olacak hem
de sancak. Sadece davul olursa sünnet düğünü var zannederler. Ece Ayhan
hatırlatmıştır bu sözü... Yani, çıkardığınız seslerin yanı sıra bir
bütünsellik, çelişkisizlik, kararlılık ve belirginlik gerekiyor.
S.
K. : Son
olarak, Puşt Ahali'deki güncel soruşturma konusunu sana kısmen sormak
istiyorum. Zafer Yalçınpınar kimleri
okuyor?
Z.
Y. :
“Eşyadan çok insana benzeyen” ve “duvar saatleri gibi ahmak olmayan” herkesi
okuyorum.
S. K. : Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür
ederim.
Z.Y.
: Asıl
ben çok teşekkür ederim. Sağolasın…
*
Davut Yücel ile..
(11 Ocak
2008)
Davut Yücel: Bundan önceki şiir
kitabın Livar’da, kelimeyi, dahil ettiğin görsellikle sorgulamıştın. Şimdi
de anlamsal açıdan sorguluyorsun. Seni bu sorgulamaya iten nedir, bunların
odak noktasında ne var? İlhan Berk; kelimelerle, en çok da deyişle oynamaya
bayıldığını söylüyor, senin için de böyle bir düşüncenin varlığından
bahsedebilir miyiz?
Zafer Yalçınpınar: Benim
düşündüklerim, imlediklerim ve yazdıklarım için bir “caz yürüyüşü”nden ya da
istatistik veya ekonometride önemli bir yer tutan “random walk teoremi”nden
bahsedebiliriz. Balığın suyunu ya da katmanını bulmanın, oltayı çapari
usulüyle kullanmanın çabasındayım ben... Yakaladığımı yazarım, affetmem.
Dediğim gibi, sabah akşam çapariye çıkarım ve yakaladığımı
yazarım.
D.Y.: İmgeler, şairin gizleridir
diye düşünürsek, sen bu gizleri çekinmeden sunmuşsun. Nasıl bir şeyi
amaçladın, kurmak istediğin neydi?
Kendimce, bir bakış kurmak, bir
mukavemeti ölçmek ya da denemek istedim. Kelimeler, olaylar, anlam, imge ve
bunların arasındaki ipleri yokladım ben... Buna “yüzleşmek” de diyebiliriz.
Sadece benim ve kelimelerin olduğu yalıtılmış, özel koşullarla donatılmış
bir oda düşün... Bu odaya bir “çınlama odası” olarak da bakabiliriz. Burada,
böyle bir ortamda, kelimeleri “sorgu sandalyesi”ne oturtmak, onları
tokatlamak ve kelimelerin aklını, anlamını onlardan geri almak... Buna
baktım, bununla uğraştım. Eğretilemeler ve tersimlemeler aracılığıyla
kelimelerin aklını ya da ortalama zekâsını onlardan geri almak... Bunun
peşindeydim.
D.Y.: Livar’dan sonra bu kitabına
baktığımda, farklı tecrübelerden geçen ve fakat kaynaktan beslenen damarlar
seziyorum. Bu damarların birleştiği nokta da sonuç olarak aynı. Belki burada
da Oktay Rifat’ın bir sözünü anmak gerek; benim düşüncelerim yoktur, diyor.
Buna bakmak mı demeliyiz?
Oktay Rifat büyük çok bir adam,
çok sıkı bir şair... Hiç çekinmeden İlhan Berk’in poetikasında Oktay
Rifat’ın öneminin, şiirinin çok büyük bir payının olduğunu söyleyebilirim.
“Bay Lear” adlı romanında Oktay Rifat şöyle söylüyor: “Rastlantı bizden
akıllıdır.” Ben bu söyleme inanıyorum. Hem de sonsuz derecede ve sonsuz
olasılıkta inanıyorum. Misal, Enver Ercan’la karşılaşmalarımız böyle oldu.
Yaşamımda da hep böyle oldu. Rastlantılar beni sürükledi, savaştırdı...
Rastlantıların gazabına uğradım, hep bunu ölçtüm ya da biçtim diyebiliriz.
Kaynak ya da yol bellidir; Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak” adlı kitabı,
İlhan Berk’in “Mısırkalyoniğne”si ve Ece Ayhan’ın tüm kitapları... Bunları
takip etmek gerekir, yeni şiir, sıkı şiir bu damarlardan beslenir. Ve evet,
Oruç Aruoba’yı da söylemek, düşünmek lazım...
D.Y.: Bu kitaptaki maddeler nasıl
oluştu, biraz bahseder misin?
2004 yılıydı. 2000’den beri bir
Ekşisözlük furyası başlamıştı. Etrafımdaki birkaç arkadaşım “EkşiSözlük” ve
“PrivateSözlük” yazarıydı. Tüm vakitlerini buna harcıyorlardı. İşbu
internetteki sözlüklerin yapısını ve oradaki başlıkları incelerseniz
bunların birer “duvar yazısı, duvar metni” niteliği, grafiti özellikleri
taşıdığını görürsünüz. Ben de kendi hesaplaşmamı yarattım; kendimce, kendi
“im”lerimi, kökü bulmak istedim. Bir “çınlama odası” yaratmak istedim. Kendi ekşi sözlüğümü
yarattım...(gülüyor). Bu yazdığım maddeleri, kelimeleri “Kelimenin Yüzü”
adlı bir defterde topladım. Sonradan defteri bilgisayar ortamına geçirdim ve
“Kelimenin Yüzü” ilkin Zinhar şebekesinde bir e-kitap olarak 2004 senesinde
yayımlandı. Şimdi de Çekirdek Sanat’tan kanlı canlı yayımlandı. “Bir defter
serüveni” olarak başladığım “Kelimenin Yüzü”nün benim için en güzel
özelliği, ikinci baskısı yapılmış tek betiğim ya da kitabım olmasıdır.
D.Y.: Kitapta, saymaya tersten
başlıyorsun. Bunun, şiirindeki duruşla ilgisi olduğunu düşünüyorum; oradaki
sözcüklerin sendeki yansımaları gibi bir şeyin etkisi belki... Anlatır
mısın?
Eğer kelimelerle hesaplaşmak
istiyorsan, im’e inmek istiyorsan, kelimeyi sorgu sandalyesine oturtmak
istiyorsan bu işi sayıları arttırarak, “artan birikimli” bir şekilde
yapamazsın. Bu iş bir geri dönüştür, geri sayımdır, odaklanmadır yani
“azalan birikimli”dir. Bu nedenle kitaptaki kelimelerin numaraları, kitabın
nümerik yapısı geriye sayıyor. Mesele bu kadar basit, bu kadar biçimsel
aslında...
D.Y.: Kelimenin Yüzü’nde, yoğun
bir muhalif tat var; görüntülerin, göründüğü gibi olmadığını söyleyen ironik
bir tat. Doğal olarak buna katılmayanlar da olacaktır. Ancak sen
kavramların, sözcüklerin (görüntülerin) altını oymaktan vazgeçmiyorsun. Bu,
muhtemelen önüne bir çok engel de çıkartacaktır (çıkartıyordur). Yani,
kelimenin yüzünün ve içinin farklı olduğunu mu
söylüyorsun?
Bu sır hakkında konuşmak
istemiyorum. Her şair kendi sırrını yaratır. Dağlarca’nın son kitabında yer
alan şu iki dizeyle meseleyi işaret edeyim; “Deli derler/Tek başına dolaşan
sözcüğe”
*
G. Sesil Sar ile...
18 Ocak
2008
Toplam 52 sayfa olan, içinde 206 kelime taşıyan
kitabın Kelimenin Yüzü,
içerisinde hiçbir direkt muhalif söz barındırmasa da genç yaşta bir sözlük
yazma cesaretinin ağırlığını taşıyor. Henüz kitabın çok yeni ama genel
olarak gelen tepkiler var mı, varsa nasıl?
Vallahi, aslında herhangi bir tepki gelmedi
henüz… Her zaman, her olayda maruz kaldığım şu ünlü “yok sayma stratejisi”
ya da “sessizlik suikastı” olgusu devam ediyor. Ama artık mekanizmayı
çözdüm; sıkı bir şeyler yapan, yazan herkese karşı editörlerin ya da
eleştiricilerin elinde bulunan ve sık sık kullanılan en etkili şey “yok
sayma taktiği”dir. Bunu uyguluyorlar. Bu durum benim için bir ”klasik”
niteliği taşıyor ve artık şaşırmıyorum. Editörler beni şaşırtırlardı
eskiden, şimdi ise Monokl dışında beni şaşırtan herhangi bir dergi yok…
Kimse kusura bakmasın.
Kroşelerin geliyor
mu?
Aslında yüz binlerce kez söyledim; ben
birilerine özellikle “vuruş” yapmıyorum ve bu işleri de pek sevmiyorum.
Yaptığım tek şey onların “çelişki”lerini onlara göstermektir. Böylece o
insanlar kendi çelişkilerinin ağırlığıyla –o hantallıkla- kendi kendilerine
yıkılıyorlar. Enver Ercan dışında kimseyle münakaşam olmadı henüz… Ve bilin
ki bu işlerle “kerhen” uğraşıyorum. İşyerlerinde de böyledir, bir konu
hakkında fikir beyan edersiniz ve bir bakarsınız ki o işin sorumluluğu sizin
üzerinize atılmış. Bu işler benim üzerime kaldı.
Kelimenin Yüzü’nde
imgelerini 206 kavramla sunmuşsun. Karşılaşacağın tepkiler dışında tehlike
arz eden başka bir konu olabilir mi? Örneğin, sence imgeler(in) hiç değişmez
mi?
Kelimelerin Yüzü’nü bir pusula olsun, milletin elinin, ayağının
altında benim şiirlerimi anlamak ya da aydınlatmak yolunda bir lamba, bir
kolaylık olsun diye yazmadım. O kitap, eğretilemelerden ve ağırlıklı olarak
da tersimlemelerden oluşan bir iç bakıştır. Kelimenin Yüzü, şiirin dışındaki
saklı bir mecrada, yalıtılmış bir bölmede kelimelerle teker teker
hesaplaşmamdan ya da yüzleşmemden; anlam, sezgi ve imge arasındaki iplerin
sağlamlığını kontrol etmeye çalışmamdan ibarettir. Bu deney odası boşlukla
doludur. Bu odaya bir “çınlama odası” bile diyebiliriz. Ben, kelimelerin
ağırlığını yoklamaya belki de ölçmeye çalıştım. İşbu yönelim, kelimelerin,
kitabın yazıldığı dönemdeki imgesel kökenleridir. O kitaba bir “ipucu” gibi
bakmamalıyız. Aksine, kitabın kendisi “ip”lerle dolu ve hatta karmakarışık
bir dolaptır. Tıpkı insanın yüzünde yer alan kırışıklar ve hatlar gibi...
Kelimelere, bana bir şey ifade etmeyen kırışık yüzlere baktığım gibi bakmaya
çalıştım.
İmgeleri(ni) ortaya koymak bir şiir yazarını,
yani seni, kısıtlamaz mı?
Kısıtlamaz. Biraz önce söylediklerimi
düşünürsen, bu hesaplaşmayı, bu oluşturduğum yalıtım mekânını ya da o
kitabın bir “sorgu sandalyesi” olduğunu düşünürsen, işbu “tersimlemeler”in
ve “iki nokta üst üste”lerin beni kısıtlamayacağını fark
edersin.
Semantiği sorguladığın Kelimenin Yüzü’nde, kelimelerin
yetersiz, bazen de gereksiz olduğunu ama bir açıdan da yansımalarıyla var
olduğunu görüyoruz. Öyküden şiire, şiirden kelimeye… Buradan ötesi
törpülenmeyecek kadar azalıyor gibi. Livar’da artlama şiirlerin mevcut,
Kelimenin Yüzü’ndeyse kelimeler
denize bakan biri gibi. Burada sonra sıra tamamen letrizmde
mi?
Bundan sonra ne olacağını kestiremiyorum. İnan
ki bilmiyorum… Zaten bilinmez de. Bugüne kadar da oturup özellikle bir
şeyler planlamadım. Ama böyle bir şeylerin, yönelimin ya da kısıtın
olacağını pek sanmıyorum. Bu tip bir bağlayıcılığı, daralmayı ya da tam
tersine genişlemeyi dört sene boyunca Serkan Işın üstlendi ve bir tek o adam
göze alabildi. Bu tip şeyler, aslına bakarsanız Serkan Işın’dan sorulmalı…
Benden değil.
Şiirini hiç okumamış olanlar için şiirinin biçimi ve anlam arayışlarına özgü şöyle
bir benzetme yapmak doğru olur mu? Sentaks açısından Ece Ayhan, semantik
olarak da İlhan Berk şiiriyle benzerlikler
gösteriyor.
Doğrudur. Fakat benim şiirim bunlardan ibaret
değildir. Odaklanırsanız, şiirimde Edeuardo Galeano’nun, Cortazar’ın, Oktay
Rifat’ın etkilerini de görebilirsiniz. Eğer sezgileriniz biraz daha güçlüyse
şiirimde Paul Celan ve özellikle Oruç Aruoba etkileri de bulabilirsiniz. Tüm
bu etkiler, tüm bu borçlar şiirimin “nasıl olduğu” yolunda size fikir verir.
Ancak, şiirimin “ne olduğu” yolunda zerre kadar fikir vermez. Ayrıca, bu
konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Poetikamı anlattığım, ortaya
koyduğum bir sürü yazım var. O yazıları okumak
faydalıdır...
İkinci Yeni Akımı için, şiir değil diyenler
var. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Kısaca cevaplayayım. İkinci yeni akımına “şiir değil!”
diyenlerin zihniyeti, Mahsun Kırmızıgül’ün “yönetmen” veya “sinemacı” olduğuna
inananların zihniyetidir. Bunların söylemlerinin üstünde durmayınız. Bunlar
yetkinlik denen şeyi bilmeyen adamlardır...
Kitaplarında, öfke yok; Livar’da Livar başlığı altında lirik bir
biçimde babanla birlikte balık tuttuğun anlardan mavi lekeli izler var. Çalgıdönüm başlığı altında müzisyen
yanını görüyoruz, Bu adlı bölümde
ise Ece Ayhan’ı ve biyografi içerikli şiirlerini. En sonda da Tepegöz adı altında görsel
şiirlerini… Hepsine dayanarak, senin için şiir bir arayış mı, aranan
mı?
Aynen öyle… Hep söylüyorum; doğru cevapları
bulmak için soruları doğru sormak gerekir. Bence artık, yaşadığımız çağın
dinamiklerine, teknoloji tüketimine falan baktığımızda “Sanat Nedir? Şiir Nedir?” gibi
sorular, doğru sorular değil. Benim için “Ne şiirdir?” ve “Şiir Nerdedir?”
soruları çok daha önemli… Kaynağını falan bilmediğim bir sezgisellikle, el
yordamıyla yapıyorum her şeyi... Ve Oktay Rifat ne demiş; “Rastlantı bizden
akıllıdır.” Ben bu söze sonsuz inanıyorum. Bir “caz yürüyüşü”, bir
duygudurum salınımı, bir eskrim…
Duygudurumların ve düşüncelerin tınısının ya da tuşesinin peşindeyim.
Gerisi laf-ı güzaf…
En son grupta, 2007’de Ece
Ayhan’la ilgili yapılanları not almışsın. Ece Ayhan’ı ilk ne zaman okuduğunu
hatırlıyor musun? Onu, sana bu denli sevdiren, benim şairim, dedirten
nedir?
Bu konuda fazla bir şey
söylemek istemiyorum. Çünkü, beni sevmeyenler bu konuda söylediğim her şeyi
önce yanlış anlıyor, sonra da çeşitli kötülük uygulamaları oluşturmak için
aleyhimde kullanıyorlar. Ama ben, asıl, Ece Ayhan şiirinin “sathi” tarafına
hayranım. Ece Ayhan şiirinin yukarıya ya da aşağıya doğru olmadığını bana
Celal Gözütok söylemişti. “Sıkı şiir” insanlara doğrudur, onlar içindir
fakat ne yazık ki işbu düzlem, sıkı şiir, akkor şiir, insanlara çarpar
çarpar ve sonunda durmak zorunda kalır... Şunu da eklemek istiyorum; Ece
Ayhan’a ve şiirine yanlış yerden bakıyorlar, baktılar… Onu anlamak için,
ona “Ayhan Çağlar” olarak
bakmaları gerekir. Ece’nin deyişiyle “Tipolojiyi bilen
kazanır!”
Neden bu kadar öfkelisin? Özellikle de edebiyat
çevresine karşı neden öfkelisin? Sence söyleme biçimin fazla sert değil
mi?
Üslubumun sert olduğu doğrudur. Bunun nedeni
bazı kişilerin “çelişki”lerine, dirsek temaslarına ve retorik arsızlığına
karşı bende varolan tahammül eşiğinin her geçen gün biraz daha azalıyor
olmasıdır. Misal, bir adam var; bu adam bir çelişki yumağı ve aynı zamanda
da öfkeli… Şimdi ben bu adamın çelişkilerini, retorik arsızlıklarını ve
köylü kurnazlıklarını göre göre, bunlara maruz kala kala öfkelendim. Örneğin
bir adamın Özge Dirik konusundaki arsızlığı, pişkinliği beni çileden
çıkarmıştır… Sonra, başka bir adam var; bu adam kaynakçı ustasından devşirme
bir edebiyat heveslisidir. Yani topyekûn ya da neresinden bakarsanız bakın
bu kadardır, bu kadar eder. Ama bu adam gerçekten çok heveslidir, çok
inatçıdır vs. Bu hevesi onu bir yerlere getirebilir, getirmiştir de ama o
heves insanı “edebiyat
kâhyalığı, belediyecilik ve jüricilik” mertebesine getirirse, “Sendika
başkanlığı, statüko hırsı” mertebesine getirip bırakırsa ne olacak, ne
olmuştur? İşbu hevesli adam
kendini kaybederek etrafındaki üç beş meczubun gazına gelip bir “müptezel”
ya da bir “muhteris” olmuşsa, en az onun kadar inatçı birilerinin çıkıp “Hop
kardeşim, sen bizi aptal yerine koyamazsın! Kazın ayağı öyle değil!” demesi
gerekir. İşte benim bu söylediğim gerçekler bazı çevrelerce “öfke” olarak
görünüyor, anlaşılıyor.
Şu
an periyodik olarak bir yerlerde yazıyor musun?
Monokl Dergisi’ni ve Birgün Gazetesi’ni seviyorum.
Oralarda sürekli yazmaya çalışıyorum. Bir de, tabii ya, P.A.T! var… No-Edebiyat’ı da sevmiştim ama
geçenlerde, onların editöryası son derece eski ve ezberci bir “dinlendirme”
söylemiyle karşıma çıktılar. Kısacası, şiirlerimi yayımlamayacaklarını
kibarca bana bildirdiler… Mecburen o dergiden de uzaklaştım ya da
uzaklaştırıldım. Gerçi, çok da önemli değil… Beni istemiyorlarsa yapacak,
zorlayacak bir şey yok…
Belirtmek istediğin bir şey var
mı?
Bilmem ki… Şunu söyleyebiliriz; bütün o içsiz, tözsüz editörler,
sessizlik tetikçileri, kötülük dayanışmaları ve bütün o edebiyat cürufu şunu
anlamalı: Şiir yazmak, şiir eleştirmek, incelemek -hatta şiir okumak
bile- “Berber Muhabbeti”
mantığıyla veya esnaf yordamlarıyla yapılmaz. Artık bu numaraları kimse
yemez. Bunu böylece bilsinler. Meselenin özünü anlayamıyorlarsa oturup
mecburen, ezberlesinler.
Teşekkür ederim.
Asıl ben çok teşekkür ederim. Sağ
olasın…
*
Davut Yücel
ile…
03.03.2007
M.
DAVUT YÜCEL: “Livar”, çıkan ilk şiir kitabın. Daha evvel yayımladığın öykü
kitapların, anlatı kitapların var. Öyküyü, nesrin alt başlığı olarak
aldığımızda, şiire ya da şiirsel olana atılan bir adım olarak ayırabiliriz.
Bu anlamda öykülerinde de şiirsel bir tat var zaten. Ancak yine de üç adet
şiir kitabı çıkartmış birinin sonradan bir öykü kitabı çıkartmasından daha
az dikkat çekici bence bu (Tabii bunu söylerken bir yandan da yayımladığın
şiirleri gözden kaçırıyor değiliz.). Bu açıdan baktığımızda öykü ve/ya da
şiir yazmayı, birbirine bağlılıkları ya da ayrılıkları hakkında, senin yazma
sürecini de dahil ederek, neler söylersin?
ZAFER YALÇINPINAR: Zekice bir bulguya ulaşmışsın. Bak, ben yaşamın
içinde yuvarlanan, debelenen, gidip gelen bir adamım. Bazı olaylar ve görüngüler var ki
bunlar ancak şiirsel bir dille ya da bizzat şiirin kendisiyle ortaya
konmalıdır. Öykü dili ve kurgusu -yani şu bildiğimiz inşaat düzeneği- bazı
görüngüleri açıklamaya, istediğimiz hızda ve dozajda ortaya koymamıza
yetmez. Ama şiir apansız varoluşuyla bunları anlatabilecek güçtedir. Öykü
bana çoğu zaman fazla nizami ya da askeri geliyor. Didaktik eleştirmenlerin
yapısalcı ve şematik yaklaşımları da bugün öyküye böyle bakılmasını sağladı.
Oysa ki “Julio Cortazar” diye bir adam var! Eleştirmenler neden bu adamın
büyüklüğünü ölçemiyorlar, açıklayamıyorlar? Çünkü “gündelik hayatın ustası”
değiller, gündelik hayattaki şiiri fark edemiyorlar. O ünlü dilbilimciler,
Cortazar’ın “Clone” adlı öyküsündeki gizleri neden fark edemiyorlar? Çünkü
müzisyen değiller, çünkü cazı ve cazın şiirselliğini bilmiyorlar. Diğer bir
örnek ise Sait Faik’tir. Onun
hemen hemen tüm eserleri düzyazı ile şiir arasında etkileşime giren bambaşka
bir kimyada oluşmuştur. Ama kimse yüksek sesle Sait Faik’teki şiirselliği
incelememiştir. Şunu demek istiyorum; şiir bir dağın röntgenini çekmek ve
görüngülere bu yolla bakmaktır. Öykücülük ise bir dağın içini araştırmak
için belirli yerlerden sondajlar yapmaktır, görüngülere mühendis gibi
yaklaşmaktır. Bu ikisinin arasındaki tek benzerlik ise “tipoloji
bilgisi”dir. Ece Ayhan’ın şu
sözünü tekrar edeyim; “Tipolojiyi bilen
kazanır.”
M.D.Y:
Denizi seviyorsun. Bu sevgi kitabına da sirayet etmiş durumda. Şiirde
deniz senin için neyin ifadesi?
Z.Y.
: Çocukluğumun ve
yeniyetmeliğimin kayda değer bir bölümü denizin üzerinde geçti. Babamın en
büyük merakı teknecilikle, balıkçılıkla ve denizle ilişkilidir. Amcam ve
dedemden ailemize yadigâr kalan bir teknemiz var. Babam için oltalarının ve
teknesinin bakımı, siyasetten, bankadaki mevduatından ve o paranın
yönetiminden en az on kat daha önemlidir. İşte ben de böyle bir adamın
oğluyum.
Deniz, benim için, boğazlarıyla, kıyılarıyla,
ırmaklarıyla, limanlarıyla, “argos”uyla, tarihiyle, deyişleriyle,
terimleriyle, tekneleriyle, oltalarıyla, balıklarıyla ve balıkçılık
tipolojisiyle birlikte “akışkan”
veya “devingen” bir bütünün ta kendisidir. Yani deniz, kara benzeri
bir durağanlık içinde değildir ve denizin hareketleri karanınkiler gibi
atonal eğilimli değildir, armoniktir. Ayrıca “deniz”, tıpkı “gökyüzü”nün
varlığı gibi bütünsel bir büyüklüğü ve genişliği de ifade ediyor bende.
Öylesine geniş…
Bir şiirinde Serdar Koçak “uçan sandallar”
ifadesini kullanmıştır. Bunu çoğu kimse ya hiç anlamadı ya da yanlış anladı.
Gündüz vakti, bulutlarıyla birlikte gökyüzü denize yansıdığında, denizde bulunan bir tekne
gökyüzündeymiş gibi olur, yani uçar. Serdar Koçak’ın bu tamlaması, şiirsel
ve imgesel olarak denizi yeniden “göz önüne” almamı sağlamıştır.
Bugün, insanlığımız toprağın ve doğanın canını
almak/yakmak için garip bir mühendislik iştahıyla toprağa türlü türlü
işkenceler yapıyor. Bunu da girişimcilik veya yatırım mantığına bağlıyorlar.
Oysaki mesele düpedüz açgözlülüktür. Üstelik söz ettiğim bu aç gözlülüğü de
yöntemli ve planlı bir şekilde icra ediyorlar. Sabancı öldüğünde ve mezarına
gömüldüğünde kendi kendime şöyle demiştim; “Heh, Sabancı Bey, şimdi ayvayı
yedin; toprağın senden alacağı intikam çok fena
olacak!”
Buna karşılık, denize karada olduğu
kadar güçlü hücum edemediler. Edemezler de. Deniz sallantıdadır ve örneğin,
denizde kişisel mülkiyet yoktur. Deniz herkesindir, denizin kanunları yazılı
ya da yazısız olmak üzere başka esaslar veya dengeler üzerine kurulmuştur.
Şu bizim ülkemizde, yani “emlak cumhuriyeti”mizde bir dönüm arsa için
birbirini kesen, parçalayan ve gömen insanlar, mafyalar vardır. Denizde ise
böylesine büyük bir kıyım yoktur. Eğer “deniz altı”ları saymazsak…
Ancak, LİVAR’daki “Gece Denizi” algısı ise daha
farklı bir yerden geliyor. Bir gece adadaki yazlığımızın bulunduğu koydan
yola çıkıp merkeze doğru yürürken simsiyah gece denizi gözüme bir “mürekkep”
olarak göründü ve yürüyüşüm boyunca bana eşlik etti. Israrla “Beni dinle ve
beni anla!” der gibiydi. Ben de onu anlamaya ya da çoğunlukla “sezmeye”
çalışıyorum. Şiirlerimde yaptığım şey, geceyi, denizi ve onların tınılarını
anlatmaya ya da sezdirmeye çalışmak…
M.D.Y:
Aynı şekilde yalnızlık düşüncesi ya da teması da hâkim şiirlerine. Bu
yalnızlık korkulu bir yalnızlık mı, endişeli bir bekleyiş mi yoksa bir kader
mi, nedir biraz anlatabilir misin?
Z.Y.
: Genelde “yalnızlık” ile “tek
başına olmak” birbirine karıştırılıyor. Ben yalnız bir adam değilim, ama
çoğu durumda, çoğu şeye karşı “tek başına” olduğum ya da “tek başıma”
kaldığım söylenebilir. Yalnızlık kuyusundan düpedüz bahsetmekten kaçınıyorum
ve evet, fazla ıssız, fazla kuytu, köşeye sıkışmış olmak… İnsan kendisiyle
baş başa kaldığında ve kendini kandırmadan “iyice bir” düşündüğünde, varoluş
zonklamasından, ötekilerden ya da “memleketin hâli”nden endişelenmez de ne
yapar? Sonra, “yalnızlık” dediğimizde Enis Akın’ın şu dizesini ya da büyük
sorusunu aklımdan çıkaramıyorum: “Nasıl yalnız bırakır adamı bir meydan?”
Geçenlerde Emil Michel Cioran’ın “Burukluk” adlı eserinde okuduğum şu söz de
beni çok etkiledi; “Eğer Nuh biraz ileri görüşlü bir adam olsaydı, o gemiyi
batırırdı!”. Bilmem anlatabildim mi…
M.D.Y:
Kitabın isminden yola çıktığımızda, bu toplama dâhil ettiğin şiirler
kurtarılmış olanlar mı?
Z.Y.
: Kitabın isminin kısa
hikâyesi şöyle: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde
kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin
LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla
oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık gelip
elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine
çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki
şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir
canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı
dosyama… Kısacası o şiirler ve işler kurtarılmış olanlar değil, aksine,
yakalanmış olanlardır.
M.D.Y:
Kitabın “Çalgıdönüm” isimli bölümünün girişinde yer alan Sting’e ait
iki paragraflık metinde; müzisyen olarak kendilerinin yaptıkları müzikle,
aslında sessizliği vurguladıklarını söylüyor. Senin şiirine baktığımızda da
böyle bir sessizliği vurgulama durumu seziliyor. Şiirlerinde yer alan
susları, ses boşluklarını, anlam boşluklarını, duraksamaları düşünürsek;
sessizliği vurgulamak düşüncesi senin için ne tür bir amaç ve bu amacın
nihayetinde metin ile anlam arasında bir tür prozodi oluştuğunu söyleyebilir
miyiz?
Z.Y.
: Konuyu matematikçi gibi
“örten fonksiyon” mantığıyla ele alıp kontrpuan bilgisinden yola çıkarsak
“prozodi” oluştuğunu söyleyebiliriz. Ama benim peşinde olduğum ve
kullandığım zaten “anlam kayması”yla yürüyen bir şey… Dizelerimde “aksak bir
anlam” söz konusudur. Sonra, “anlam”ın en tehlikeli yanı imgenin
barındırdığı coşkuyu azaltması ve ortalama zekânın hizmetine sunmasındadır.
Biliyorsun, anlamın yerine sezgiyi koymak gerekiyor. Yeter ki istediğim
duygudurum geçişlerini ya da tınılarını yansıtabileyim ve “bütünden daha
önemli bir ayrıntı”yı, şiiri farklı kılan eklemleri ustalıkla işaret
edebileyim… Gerisi laftır.
M.D.Y:
Müziğe ve özelde caza olan ilgini biliyorum. Şiirlerini kurarken de o
alana ait bir takım şeylerden faydalandığını yazmıştın bir keresinde. Bu
anlamda, evet, şiirine ilişkin
bir takım denemelerde/açılımlarda bulunmaktan kaçınmıyorsun (görsel şiiri şu
an için konu dışı tutuyorum). Deneysel olanın sende, şiir düşüncende yeri
nedir?
Z.Y.
: Mesele sanıldığı kadar karışık değil
aslında; deneysellik olarak
görülen şey, caza olan ilgimi,
müzisyenlik geçmişimi ve bu izlekten öğrendiğim tuşeleri ya da “coşku
dönemeçleri”ni şiirlerime yansıtmaya çalışmamdan başka bir şey değil.
Aslında yaşamsal, geçmişimle ilgili bir şey bu… Ben caz davulcularını ve
onların tuşesini çok takip ettim.
Davul cümlelerinin veya senkopların nerede, nasıl tınıdığını iyi
bilirim. Bir ritm, bir şarkının “köprü” bölümündeki köşeler, bir hi-hat’teki
sektirmeler, bir şarkının “verse” bölümündeki tekrarlar ve yükselişteki koro
duygusu, bir atak ya da bir senkoptan sonraki “sus”… Bunlar benim için çok
önemli şeylerdir. Bir de çalgıların tınısı önemlidir. Kontrbas ile trompet
en sevdiğim çalgılardır. Ayrıca, üflemeli çalgıları çok içten
ve şiirsel bulurum. Zurna da buna dâhildir. “Çalgıdönüm” bu tip müzikal
benzetmelerin ve çalgıların mevsimlerle eşleşmesinden başka bir şey
değildir. Bunu akıl etmek de, ne bileyim, geçmişimden gelenlerin
pekiştirmesi, bir çeşit sezgisel yetidir… Örneğin Patricia Barber’ın “The
Moon” adlı şarkısının girişindeki kontrbas ezgisi kafamın içinde “bakar
yüzün/oyuk oyuk” dizeleriyle birlikte tınıyor. O dinlediğim ezgiyi kafamın
içindeki dizeyle birlikte baş başa buluyorum birden… Bu nasıl oluyor, ben de
gerçekten bilmiyorum. Şunu da eklemek isterim; en son “Ece Ayhan İçin Bir
Davul Cümlesi” adında bir şiir tamamladım. Bu şiiri okuyan bir davulcu bunun
hiç de deneysel bir şiir olmadığını anlar. Ama siz bunu deneysel olarak
algılıyorsunuz… Ece Ayhan şu sözü boşuna dememiştir: “Tarihe bakarsanız
anlarsınız!” Ben de rahatlıkla “Müziğe bakarsanız anlarsınız!”
diyorum.
M.D.Y:
Şiirinin müzik ile olan ilişkisinden bahsettik. Bir de sanki bir
tiyatro oyununun sahneleri oynanıyormuş gibi ya da kısa metrajlı bir filmin
çekimleri yapılıyormuş gibi etki oluşuyor zihnimde. Önce bu alanlarda da
çalışmalarının olup olmadığını sorayım. Şu an üzerinde çalıştığın ya da
ilerisi için düşündüğün bir şey var mı?
Z.Y.
: Sanırım, üzerinde oluşan söz
konusu etki şiirlerimdeki bazı atmosfer odaklanmalarından kaynaklanıyor. Kesinlikle böyle bir fikrim ya da
planım yok. Olmasını da istemem. Şiirlerimde kullandığım bazı bölümlemeler,
ayraç niteliği taşıyan kelimeler ve dizeler bir sahnenin perdesinin
açılışını veya kapanışını çağrıştırabilir. Ya da ışıkların sönmesini falan…
Ama sadece bu kadar, daha fazlasını amaçlamıyorum. Bazı kişisel sebeplerden
dolayı tiyatroculardan nefret ederim. Özellikle de başarısız tiyatroculardan
ve senaryo yazarlarından… Yaşamın kurgusu ve mimikleri tiyatrolardaki gibi
değil; yaşamın replikleri tiyatrocuların ya da senaryo yazarlarının ortalama
zekâya yönelik kurduğu turşular gibi değildir. “Gösteri toplumu” kavramından
hiç söz açmayacağım, çünkü içinden çıkamayız…
M.D.Y: Şiirinde, başkaldırıya varabilecek
eleştirel bir duruşunun olduğunu söyleyebilir
miyiz?
Z.Y.
Hem edebiyat dünyasında hem de
gündelik hayatımda kabullenemediğim birçok “”hoyratlık” ve üçkağıtçılık var.
En yakınımda bile bunu görebiliyorum bazen... Şiirimde, önce bu sevmediğim
hoyratlıkları işaret edip ardından da -bile bile- onları “rezil” etmeye
kalkıştığım oluyor. Şiirimin
“ayağa kalkarak bağırmak” gibi bir derdinin olduğunu sanmıyorum, ancak bazı
şeyleri de yüksek sesle söylemek gerekiyor, gerekir de. Bu bizim okurun ya
da toplumun (topluluğun) alışık olduğu bir şey değil… Sonuçta, çoksesliliğe,
eşanlılığa ve anlam kaymasına alışkın olmayan burnunun dikine yaşayan sessiz
bir yığın bizimkiler… Garipsiyorlar…
M.D.Y: Şunu merak ediyorum; ilginin
odaklandığı farklı noktalar var. Ve bunlar “malzeme”, “biçim”, “düşünüş”
olarak şiirine yansımış durumda. Bunlarla yazım sürecindeki ilişkin
nasıldır, değişmezlerin var mıdır? Yukarıda denizin etkilerinden
bahsetmiştin ya da müzik…
Sorunda “düşünüş” değil de “seziş” deseydin tam
yerinden vurmuş olacaktın.
Benim değişmezim “bakmak”… Daha fazlası bana
zarar veriyor. Bir “bakış”ta, bir “görüngü”yle tüm şiirimin rotası
değişebilir. Benim “bakış”ım bir “yelkenli”ye benziyor. Yavaşlar, hızlanır,
ayarlar, kurar, açar, kapar, ölçer, durur, debelenir vesselam… Bunu seviyorum. “Anlam”ı kırmayı,
“anlam” denen şeyi bir sorgu sandalyesine oturtup sorgulamayı, tokatlamayı
çok seviyorum. “Biçim” ve “malzeme”ye gelince... Onlar benim şiirimin “çapari
oltası”dır.
M.D.Y:
Tekrar konuya dönecek olursak; kendi dilini konuşan, kendi müziğini
çalan, kendi senaryosunu yazan bir bütün var karşımızda. Ve aynı zamanda
şair oradaki duyguya da hakim, duygu başıboş bırakılmamış. Şiirlere
‘-sus-’lar veriliyor, kesiliyor, bölünüyor. Bütün bunlar şiirde
birleştiğinde de bir tür sınırsızlığı ya da sınırları zorlamayı
(metinlerarasılıktan alanlararasılığa geçiş) çağrıştırıyor. Umberto Eco’nun
“Okura tek bir anlamın kendini zorla kabul ettirmesini önlemek gerekir”
deyişini hatırlamak gerekir belki burada. Bu, şiir olumlayan bir özellik bu
anlamda. Görsel şiir için de düşünecek olursak, alanlararasılığı yoğun
şekilde hissedildiğini söyleyebiliriz. Şiirlerindeki bu çağrışım zenginliği
için ne söylersin?
Z.Y.
: Bu durum eklektiktir, aksak
bir kolâjdır ve sıkılgan, saplantılı bir adamın elindekilerle ne
yapabileceğini düşünmesinin sonucudur: Dolaşımdaki tümce yapılarını,
görüngüleri ve düşünce dizgesini -belli ilkelere bağlılıkla- nasıl
kaydıracağını ya da eğeleyip aşındıracağını sürekli düşünen bir adamın
başıbozukluk zenginliğinden başka bir şey değildir.
M.D.Y: Yukarıda saydıklarımızdan olsa gerek,
şiirinde anlamın sayfaya, bütüne yayıldığını da söyleyebilir
miyiz?
Z.Y.
: Söyleyebiliriz, ama her
şiirim veya her dizemin uzantısı için bu söylem geçerli değil. Boşluğu
vurgulamaya çalıştığım bazı dizelerim için geçerli bu… Ancak, görsel şiir
kuramında şöyle bir ilke de var: “Görsel Şiir’de ilk dize, sayfa düzleminin
üzerindeki herhangi bir koordinattır.”
M.D.Y:Kısa ve az kelimeli şiirlerden her zaman
daha çok etkilenmişimdir ben. Az kelimeli şiirler belki konvansiyonel alana
yakınlık tehlikesi bakımından güncel dile, çok sözcüklü ve çok sayfalı şiire
tercih ediliyor… Ama, senin yazdıklarında güncel dil olmasına karşın az
sözcüklü bir yapı da var. Bu konu hakkında hem “Livar” bağlamında hem de
şiir görüşün bağlamında neler
düşünüyorsun?
Bu durum, aslına bakarsan, bendeki Wittgenstein
etkisidir. Kelimelerin bir ağırlığı var. Dize olarak kullandığım kelimeler
ya da hecelemeler, görüngüden ve imgeden uzanan iplik parçalarıdır. Bunu
tartmayı öğrenmek gerekiyor. Gündelik hayatımızda kelimeleri “ayağımıza
ayakkabı giyer” ya da “kapıyı kapatır ve gider” gibi hoyrat kullanıyoruz. Bu
hoyratlık canımı sıkıyor. İşte ben,
“gündelik” ile “ağırlık” arasındaki karşıtlığı kullanıyorum Livar’da…
Şiirde “vurgu” çok önemlidir. “Gece”, “kıyı, “sis” ya da “susku”
kelimelerinin ağırlığını, şiirde tek başına kullanıldıklarındaki
ağırlıklarını ya da hecelemelerle oluşan anlam kaymalarını, bu tip bir
“vurgusal zekâ”yı göstermek
zorundayım. Bu durum ilgi çekici ve denenmemiş bir “karşıtlık” yaratıyor.
Oruç Aruoba’nın “Ol/an” adlı kitabına ve Necatigil’in “hecekırım”
çalışmalarına da çok önem veriyorum.
M.D.Y:
İkinci şiir kitabını ne zaman elimize alıyoruz peki? Ya da elimize
alacağımız kitap ne üzerine olacak?
Z.Y.
: İkinci şiir kitabımı henüz
bilmiyorum, yani henüz öyle bir şey yok. Livar’ın dosyalaşması dört sene
kadar sürdü. Uzun bir süre şiir kitabı yayımlayacağımı sanmıyorum. Şimdi, “Adabeyi” adında bir
“novella” ya da “uzun öykü” yazmaya başladım. Sırası gelmişken söyleyeyim;
ben roman türünü sevmiyorum, roman yapısı bana çok yavaş ve dekoratif
geliyor. Onun yerine “Novella” biçimi, kurgusu bana daha uygun. Ayrıca, bu aralar defterlerimle de çok
ilgileniyorum, ama defterlerimdeki anlatıları, anıları, çizimleri ve
tümceleri ne yapacağımı da hiç bilmiyorum. Üç adet tamamlanmış defterim var; “Çünkü
Defteri”, “Çapari Defteri” ve “Turuncu Defter”… Kısacası, onlar ne olacak,
yazdıklarım ne zaman, nasıl yayımlanacak, pek kestiremiyorum. Bu belirsizlik
her zaman olmuştur… Biliyorsun, bizim memlekette “Dağlarca olsan bile şiir
kitabını basmayız” diyen yayınevi sahipleri falan var… Onlar ne zaman ayarlar ya da hep aymaz
olarak mı kalacaklar belli değil…
M.D.Y:
Kitabın son bölümü olan ‘Tepegöz’de, on iki adet görsel şiirin yer
alıyor. Bu çalışmalarında çok çeşitli teknikler kullanmıyorsun, genel olarak
görsel bir takım malzemeler ile tipografik malzemenin birleştiği çalışmalar.
Orada oluşturmayı amaçladığın dünya nedir?
Z.Y. : İnan ki bilmiyorum. Görsel
şiir kuramıyla ilgili tutarlı ve çelişkisiz bir şeyler söyleyebilecek
birikime henüz sahip değilim. Belki ileride… Ama görsel işlerimde
oluşturmaya çalıştığım dünya hakkında şunu söyleyebilirim: Bir adam geliyor
bir davula vuruyor, bir sene sonra gelip aynı davula bir kere daha vuruyor.
Arada oluşan boşluk ve orada yuvalanan kimya, coşku, uzam, denge, likidite…
Sanırım, bunları göstermeye, bunları nitelemeye çalışıyorum.
M.D.Y:
Görsel olan “nesne” ile şiirin –ya da şiirselliğin- birleşmesi;
maddeleşmesi ya da klasik deyişle dünyevileşmesi, bu tarz çalışmalara ‘iş’
denmesinin sebebi midir? Ya da senin için görsel şiir öyle
midir?
Z.Y.
: Bu konuda Serkan Işın’ın
sözleri çok önemlidir. Monokl’ın ilk sayısında onun “Şiirde İş” adlı bir
yazısı vardır. O yazı “iş”
tanımlamasını ortaya çok düzgünce koyuyor. “Teknik” kavramının açılımları ve
günümüzdeki yönelimi de çok önemli… İsteyen o yazıyı okuyabilir… Bir de,
tabii ya, benim bunlara “iş” deyişimin altında bir güvensizlik kıvılcımı da
yok değil…
M.D.Y:
Tavır ve amacı itibariyle görsel şiir direkt olarak hayatın kendini
vermektedir, göstermektedir. Bu anlamda göstergenin soyuttan somuta
geçmesiyle anlam dağarcığı belli göndermeler dışında zihinde fırtınalar
yaratma yetisini de kayıp mı etmiştir yoksa aslında anlamı sonsuz sayıya mı
çıkartmıştır?
Z.Y.
: Görsel şiir, bence, şiirsel
algının ya da sezginin osiloskobudur. Sanırım, bu osiloskobun da alt ve üst
sınırları vardır. Bir de ben
matematikteki şu sözü çok severim: “Sebepler zinciri sonsuz
değildir!”
M.D.Y:
Bu işlerinde neyi, nasıl
değerlendiriyorsun?
Z.Y.
: Görsel işlerimde
duygudurumların tınısını “dengesel” olarak yerlemlemeye çalışıyorum. Görsel
işlerimdeki “Ş” harfinin yerlemi İlhan Berk’in “Şiir bir tuğlanın
minareden aşağıya atılmasında ama yere düşmemesindedir, havada asılı
kalmasındadır” fikrinin
yansımasıdır. “Şiir dengesi” işlerimde müzik var. Bunu kimse fark etmiyor.
Aslında en sıkı “müzikal tuşe”ler şiir dengesi başlığı adı altında
topladığım görsel işlerimde yuvalanmış durumdadır.
M.D.Y:
Görsel işlerini hazırlarken maddede ya da nesnede bir söyleyiş biçimi
mi oluşturmayı hedeflersin yoksa işin kendisi direk madde ya da nesne mi
olur? Bu işlerin oluşum süreci nasıl işler
sende?
Z.Y.
: Sanırım ilki… Ama, şu
“oluşum süreci” meselesini atlayalım. Çünkü, inan ki ben de ne yaptığımdan
ve nasıl yaptığımdan henüz emin değilim. Bendeki “görsel iş” sürecinin veya
denkleminin büyük bir kısmı hâlâ stokastik değişkenlerden
oluşuyor.
M.D.Y:
Görsel şiir; şaire, ressama, grafik tasarımcısına, mimara,
kaligrafi/hat sanatçılarına hatta romancıya, öykücüye seslenen kendinden bir
şeyler bulabileceği bir alan. Bu çok yönlülüğü nasıl
değerlendiriyorsun?
Z.Y.
: Bu zenginliğe “doğuşkanlık” denir. Görsel şiir
müthiş canlı ve dinamik bir alandır. Yeni bir meydan ya da bir panayır,
büyük bir devinim, bir karınca yuvası… Çok sıkı bir verim ve soyutlama
alanı… Herkes buna bilgisi ve tekniği ölçüsünde paydaş olmak isteyecektir.
Hatta, ağızlarına doladıkları şu “inovasyon” sözcüğüyle birlikte bu işe
yakında mühendisler de karışacaktır. Öyle görüyorum ben…
M.D.Y:
Görsel şiirin Türk şiirine katkısı nedir
sence?
Z.Y.
: Bence, görsel çalışmalarla
birlikte şu eski sözel şiirden ve onun retoriklerinden uzaklaşmanın bir
aşaması daha tamamlanmış oldu. Görsel Şiir, tekniğin cehenneminden uzak olan
“gölbaşı şairleri”nin ve “retorik arsızları”nın karşısına sağlam bir söylem
ve uygulama alanı olarak çıktı. Edebiyat kâhyaları ve şairler, şiirlerini ve imgelerini bir kez
daha düşünüp, dizelerini akort etmek zorunda kaldılar. Bu durum, açık
söyleyeyim, Serkan Işın’ın ısrarı, cesareti, başarısı ve tokadıdır. Serkan
Işın görsel şiiri icat etmedi, kendini görsel şiirde buldu, oraya kadar
gidebildi. Bazı şiir çevreleri de aymazlık –tabii ki- yapıyor; pestili
çıkmış içsiz dosya konularını sunmaya devam edip sıkı işleri, görsel şiir’i
“Yok sayma” stratejisini uyguluyorlar. Yalnız, bu noktada şöyle bir tehlikeye de işaret etmek istiyorum;
karaya çekilmiş bir teknede kürek çekip “kuram”ın gergin derisini/yüzünü
patlatmamak gerekiyor. “Derisi patlamış bir davulun kasnağını sıkan,
kastıran” bir sürü kuramcı adam
ve “heves”li dergi de var şu an… Onların düştüğü hataya düşmemek lazım.
Ayrıca, “Cemaat” olgusu da büyük bir tehlikedir. Bugün, “tarikat, cemaat,
şeriat, hakikat” gibi dört kapılı dinci söylemlerin üzerine çalışmalarını,
ilişkilerini kuran edebiyatçılar var. Bunlar sanatçı tipolojisinin “kendi
dağının tepesinde yalnız” oturduğunu bilmiyorlar mı? Sanatçıların bir “halay
takımı” gibi birlikte bulunmasının hiçbir anlamı yoktur. Efelerin oyunu gibi
tek başına oynanan bir oyundur sanat…
M.D.Y:
Görsel ya da somut şiirin bulunduğu yola şöyle bir baktığımızda,
bunun gittikçe halktan koptuğunu ya da kopacağını, şiirin belli bir kesim
dışında anlaşılmaz kalacağını söyleyebilir
miyiz?
Z.Y.
: Söyleyebiliriz. Ama bunu biz
yaratmadık. Tarihte şair hep tek başına kalmıştır, toplumla arasındaki
ilişki aksaktır ve şairler birbiriyle kavga halindedirler. Biz kimseyi hor
görmedik ama herkes bizi “hor görmek” ya da “yok saymak” eğilimindedir. Bu
uzaklık “edebiyat kâhyaları” yani editörler tarafından icat edildi. Bu
durumun kaynağı ya da başlangıcı bizim yaptığımız ettiğimiz şeyler
değil. Tüketim toplumu, çıkar
çatışmaları, sığlık ve bu tip
şeylere angaje olan editörler var… Ama bazen, özellikle de son zamanlarda
“Yahu, böylesi daha iyi!” dediğim de oluyor. “Ortalama zekâ” ve “edebiyat
kâhyaları” ile kesişim noktalarımı akort etmeye ihtiyacım yok. Sığ sular
yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır: Birilerinin hizasına gelecek değilim… Örneğin, Ece Ayhan’ı kimse
kafakola alamamıştır. Kafakola alamadıkları için de “Ece kötü bir adamdır”
söylemleriyle onu yıprattılar. Halbuki Ece Ayhan şiirlerinin altından onun
imzasını çekin ve yerine “Ayhan Çağlar” imzasını koyun, herkesin nasıl
hayran kaldığını göreceksiniz… Bugün, neresinden bakarsanız bakın Ece
Ayhan’ın sadece ismini yıpratabilmişlerdir, şiirini
değil…
M.D.Y:
Görsel şiir, şiir metinlerinde yer alan harflerin özel olarak
biçimsel boyutlarda kullanılmalarıyla kendini gösterdi ilk olarak.
Somut/Görsel şiirin malzemesi yine metne dahil olan ya da olmayan ama her
hâlükarda metne ait olan harfler idi. Fakat bu büyük bir değişime uğramakta.
Bu şu demek, şiir olan bir şey aslında şiir gibi de değil. Bunun için
sınırsızlığın bir ürünü, çağın bir görünümü diyebiliriz. Tabi bu farklı
açılardan okunabilir. Sen bu sınırsızlık hakkında neler
düşünüyorsun?
Z.Y.
: Ben bu sınırsızlığı “armonik
kaosun mazgalı” olarak görüyorum. Tınısı kulağıma böyle geliyor. Bence
–sıkı- yazarlar, “yalansızlık” ve “özgürlük” çerçevesinde varolmalıdır.
“Görsel Şiir” her iki kavramın günümüzdeki karşılıklarına bir “armonik kaos”
olarak hizmet etmektedir. Ancak, şöyle bir düşüncem de var; günümüzdeki
kavram karmaşasını düzeltmek için bir milyon kişi hayatlarının başından
sonuna dek tam zamanlı ve eşanlı olarak çalışsalar bile bu işi
beceremezler. Öyleyse ben, tek
başıma, hiçbir şeyi beceremem; tek başıma kalmaktan ve batmakta olan bir
teknenin suyunu almaktan başka…
*
Gül Acemi ile “Livar”
üzerine…
4 Ocak 2009
Gül Acemi: Kitabınızın adı ‘Livar’...
Teknenin içinde bir deniz parçası, yani balığın hayata tutunduğu yer... Bu
tutunma ve inat duygusu şiirlerinizde de görülüyor. Şunu merak ediyorum;
Livar’ı hangi duygu ve düşüncelerle yazdınız, sizce şiir yazmak ile denize
açılmak arasında bir benzeşme var mıdır?
Zafer Yalçınpınar: Livar,
balıkçılıkta, yakalanmış balıkların bir süreliğine canlı tutulduğu,
istiflendiği ve deniz suyuyla dolu olan bir bölme anlamına geliyor. Yani
balıkçılık açısından düşündüğünüzde Livar, balığın hayata tutunduğu yer
değil de onun hayattan, denizden koparıldığı geçici bir ortamdır. Ama kitaba
Livar ismini vermemdeki gerekçe bu tip ayrıntılar değil... Çocukluğumda,
babamla birlikte balığa çıktığımız günlerden birinde yaşadığım bir olayın,
bir tanışmanın sonucunda kitaba “Livar” ismini verdim. Daha önceki
söyleşilerimde bu konudan çokça bahsetmiştim... Şimdi, tekrar etmeye gerek
yok... Bence, şiir yazmak ile denize açılmak arasındaki benzeşim
“bilinmezlik” duygusudur. Teknolojideki gelişmelere rağmen, hangi donanımla
çıkarsanız çıkın denizde –zaman içerisinde- başınıza neyin geleceğini, neye
rastlayacağınızı bilemezsiniz. Şiir de böyle bir şeydir. Örneğin İlhan
Berk’in “Kuyucu Arıyordum” başlıklı bir yazısı var... Hikâye şöyle; İlhan
Berk kuyucuya bahçesindeki bir yeri gösteriyor ve “buradan su çıkar mı?”
diye soruyor. Kuyucu da şöyle cevaplıyor: “Çıkar da çıkmaz da... Bilinmez!”.
Sonra İlhan Berk bu bilinmezlik durumunu şiirindeki buluntulara, anlam arayışlara ve soyutlamanın
derinliğine benzetiyor... Livar’ı hangi duygularla yazdığıma gelince...
Livar’da dünya kadar duygu var. Tipoloji de var. Ama kitapta asıl
önemsenmesi gereken şey duygudurumlar, tipolojik öğeler ve imgeler
arasındaki geçiştir, tuşedir...
Bu geçişler Livar’daki bütünlüğü ve canlılığı çerçeveleyen,
tanımlayan önemli özelliklerdir. Livar’daki şiirlerin belirleyicisi
şiirlerde yer alan suskular ve yan anlam salınımlarıdır.
G.A.: Livar duygular kadar
düşüncelerinize de vurgu yaptığınız, yaşamın acımasız ve aldırmazlığına
karşı duran, düşüncelere yaslanan bir kitap. Aynı zamanda kelimelerle, yeni
düşünme yöntemleri ile yeni biçimler kurmak gibi cesaretli bir girişim
seziliyor. Bu kitapta bir “düşün şiiri”nden söz edebilir
miyiz?
Z.Y.: Felsefe ve şiir arasındaki
ilişkinin uzun bir tarihi var... Fakat, Livar, bir fikir, bağlam ya da
temellendirme yığını değil. Şiir, binaların yükselişine ya da binalardaki
işlevselliğin dağılımına benzeyen bir inşaat mantığıyla yazılmaz. Şiirdeki
süreç deterministik değildir. Stokastiktir. Livar’daki bazı dizeleri ve
eğretilemeleri birer “önerme” olarak da okuyabilirsiniz. Ancak, Livar’daki
bu dizeler üzerinde ne kadar düşünürsek düşünelim varacağımız karar noktası
ya da edineceğimiz çıkarım düşünsel değil de -gene- imgesel olacaktır. Bu
nedenle bir “düşün” şiiri yazdığımı ileri süremeyiz. Aklıma geldi diye
söylüyorum, bir zamanlar “lirik felsefe” şeklinde kavramsallaştırılmaya
çalışılan bir söylem vardı. E.M. Cioran’ın yazıları bu söylem çerçevesinde
değerlendiriliyordu. Kimse fark etmiyor ama, sanıyorum, Oruç Aruoba’nın
eserleri için de bu söylem geçerlidir.
G.A.: Livar’daki şiirleriniz arasında
bir süreklilik var. Yaşamın
sürekliliğini vurgular gibi… Yüksek sesli şiirler bunlar, yani içinizden
mırıldanır gibi değil, okuru kışkırtmak gibi bir tavırla yazılmış gibiler.
Kışkırtmak felsefenin işi, yeknesak düşünceye çomak sokmak. Livar’daki şiirlerinizin böyle bir
niyeti var mı?
Z.Y.: Yok. Livar’daki süreklilik
benim birtakım imgesel saplantılarımdan ve bunların yaşamdaki tipolojik
karşılıklarından kaynaklanıyor. Livar’daki şiirler okuru kışkırtmak amacıyla
yazılmamıştır. Hatta zaman
zaman Livar’ın gereğinden fazla kişisel, sadece beni ilgilendiren lirik
öğeler içerdiğini bile düşünürüm.
G.A.: Şiirlerinizi okurken, şiir-müzik arasında bir etkileşim
seziliyor. Sizce şiirin müzikle olan bağı nasıldır, şiirde bunu
önemsediğinizi söyleyebilir miyiz? Kelimelerin kendine has ritmi ve tınısı
dışında, farklı tınılar yakalama uğraşı içinde olduğunuzu, bildik
kelimelerin yeni müziğini arıyorsunuz diyebilir
miyiz?
Z.Y.: Benim için kelimelerin arasında
yeni bir müzik aramak değil de kelimelerin imlediği şeylerin -bazen de yan
anlamların- arasındaki müziği, tınıyı biçimlendirmek daha önemlidir. Caz müziğinin armonik özgürlüğü hatta
melodik atıfları beni ve şiirimi çok etkilemiştir. Özellikle de caz
davulcularının davul cümleleri... Ya da bir trompetçinin nefes tuşeleri... O
suskular... Oradaki coşku, senkop ve zamanlama... Müzik ile şiir arasındaki
ilişkinin genel yapısını ya da fonetik notasyonu filan tüm ayrıntılarıyla
bilmiyorum, fakat benim şiirim söz konusu olduğunda “duygudurum tuşe”lerinin
çok önemli ve belirleyici bir şey olduğunu biliyorum. Şiir bir zamanlama,
tuşe ve bağımsızlık meselesidir... Caz da
öyledir.
G.A.: Sizce ne-neler şiirdir ve sıkı
şiir nerede başlar? Yaşamanın Livar’ı yazmak
mıdır?
Z.Y.: İlhan Berk’in kuyucu
meselesinde bana çağrıştırdığı bir başka şey de “Sıkı şiir nerdedir?”
şeklindeki sorgulamadır. Aslında, bu konu üzerine fazlaca konuşmak
istemiyorum, fakat size birkaç ipucu vereyim: Sıkı şiir sezgisel bir
yüzleşmenin akkor sonucundan veya coşkusundan çıkar, yazılır. Yaşamdaki
karşılığı, ateşleme noktası sezgiseldir. Fakat bu çıkarım, uçsuz bucaksız
iki uçurumun birbiriyle karşılaşması gibi korkunç da olabilir... Ayrıca,
sıkı şiirde süreç vardır. Sıkı şiir, aksak anlamların geçerli olduğu
sezgisel bir seviyede, bir süreç eşliğinde ve olabildiğince armuzsuz
yazılır.
G.A.: Kitapçılarda kendine zor da
olsa ufak bir yer edinmiş olan şiir kitaplarının arasında Livar’ın olmayışı
bir tercih mi, yoksa bildik isimler dışındaki şiir kitaplarının paylaştığı
bir ortak yazgı mıdır? Okur Livar’ı nasıl bulup
okuyabilir?
Z.Y.: Livar, 2007’in başında
yayımlandı. Kitabın dağıtımı ve şu an nerelerde bulunduğu hakkında fazlaca
bir şey bilmiyorum... Aslında
işbu kitapçılık ve dağıtım meselesine değinmekte de fayda var: Şimdi, bugün,
büyük şehirlerdeki kitapçıların hemen hemen hepsi endüstriyel satış
noktalarıdır. Yani, kitapçılar ve mağazacılık mantığı edebiyatın
içtenliğini, sahiciliğini ve bilgi birikimini taşımıyor, taşımaz. Hatta bu
anlayış edebiyata ve yazarlara zarar veriyor, verir. Edebiyattan ve sanattan habersiz ya
da yüzeysel bilgilere sahip tezgâhtarlarla, mağaza müdürleriyle, stok
sayımcılarla, raf kiralayıcılarla, kitap kulesi inşa edenlerle, irsaliye
düzenleyenlerle ve kasiyerlerle edebiyat ortamı ilerleyemez... Bu kişilerin
edebiyat bilgisi ya da edebiyat üzerine bir liyakati yoktur, sadece stok
yönetimi, pazarlama ve satış konularında birtakım becerileri vardır. Belki
biraz da tarih, siyaset, politika filan biliyor olabilirler... Bu nedenlerle
sahaflık ve sahaf geleneği edebiyat için çok daha önemlidir, derindir,
işlevseldir ve kalıcıdır. Livar, bazı sahaflarda var... Aklıma gelmişken
şundan da bahsedeyim; geçenlerde bir kitabevinde bir bölüm gördüm. Bölümdeki
levhanın üzerine büyük harflerle “Yeraltı Edebiyatı” yazmışlar... Bu
bölümdeki kitapları incelediğimde çoğunun dokuzuncu, onuncu baskıya ulaşmış
olduğunu gördüm. Çok güldüm. Hani gizli bir fısıltıydı, bir fısıltı gibi
gizli dağılıyordu yeraltı edebiyatı? Demek ki yeraltı edebiyatı da yerüstüne
çıkmış ve alışveriş merkezlerinde endüstrileşme sürecine girmiş. Belki de
endüstrileşme sürecini tamamlamıştır bile... Bu durum konforlu apartmanların
yedinci, sekizinci katında –yani yerüstünde- oturup “yeraltı edebiyatı” türünde
yazmaya çalışan üçkâğıtçıları, ithal ve hatta yapay bir acıyı, yapay bir
öfkeyi çağrıştırıyor... Yani sahici değil, içselleştirebileceğimiz, kabul
edebileceğimiz bir şey değil. Bugün, ülkemizde yeraltı edebiyatını
kuramsallaştırmaya ve yaygınlaştırmaya çalışan sözde sivil adamlar, her
türlü statüko cukkalama enstrümanına paydaş olup ödüller dağıtmadı mı,
mikrofon arkasına geçip ahkâm kesmedi mi, pazarlama yapmadı mı, patronaja el
vermedi mi, Frankfurt Kitap Fuarı’na katılacakların listesini hazırlama
işine karışmadı mı? Sanıyorum,
bu “yeraltı edebiyatı” meselesi başından beri ithal edilen ve kavramsal arka
planı Türkiye gerçekleriyle uyuşmayan bir şeydi... Ve Sanıyorum ki “Yeraltı
Edebiyatı”nın taşıyıcısı olan fanzinlerin çoğu içerik açısından değil de
biçem, grafik, dağıtım ve paylaşım özellikleri açısından fanzin olarak
çıkmayı tercih ettiler... Ayrıca, 90’lı yıllardaki faaliyetlere baktığımızda
olsa olsa bir “köprüaltı edebiyatı”ndan söz edebiliriz. Neyse... 2009 yılı
içerisinde bu “endüstrileşen yeraltı edebiyatı” konusuna ilişkin uzun ve
ayrıntılı bir yazı yazmayı düşünüyorum...
*
Hüsniye Sakar
ile...
28 Mart
2008
Hüsniye Sakar: Şiir yazmanın sanıldığı
kadar kolay bir şey olmadığını; şairin yazarken zaman ve mekân kavramlarına
çok da bağlı kalmadığını düşünüyorum. Buna katılıyor musunuz? Ve bunun
dışında yazmanın bir iş, bir görev olduğunu savunanlar için ne söylemek
istersiniz ya da bu düşünceyi doğru buluyor
musunuz?
Zafer Yalçınpınar: Bulmuyorum. Şiiri ya da işte
sanatsal içeriği dışsallıklar belirlemez. Belki “tetikleyici” olurlar ama
hiçbir zaman “belirleyici” olamazlar. Bugünkü dinamikleri ya da çevrimsel
dönemleri göz önüne aldığımda iş ya da görev bilinciyle yazanlar, söz konusu
bu işten ve görevden saygınlık cukkalamanın ya da köşeyi dönmenin peşinde
olanlardır: Kariyerist ve fakat “kifayetsiz muhteris” insanların, statüko
arayışlarının basit bir uzantısı, belirgin bir kanıtı... Zorlama sonucu ortaya çıkacak tek
şey bir “cüruf”tur. Bugün, birçok şair geçinenin böylesine bir cüruf
oluşturmak için sonsuz “çaba” sarf ettiğini ve “heves”lendiğini görüyorum.
Ayrıca şunu da söyleyeyim; “şairlik” aslında tipoloji olarak -özellikle-
ilgilendiğim ve kabul ettiğim bir şey değil. Ben meselelere “şiir yazarı”
olarak bakıyorum. Bunu da olur olmaz her yerde dile gitirdim...
Davut Yücel ile yapmış olduğunuz söyleşinizde
şiirlerinizle birilerine gönderme yapmadığınızı, insanlara kendi
çelişkilerini, kendi yüzlerini gösterdiğinizden bahsetmişsiniz… Öyleyse
şiirlerinizin bir ‘’ayna’’ görevi gördüğünü söyleyebilir
miyiz?
Söyleyemeyiz... Büyük ihtimal Davut Yücel’le
yaptığım söyleşide başka bir şeylerden bahsetmişizdir... Bunlar, bu işler
benim şiirlerimin konusu ya da derdi değildir. Belki “Taş Uçak” ile “Tek bir
tokat” adlı iki şiirimde böyle bir durum söz konusudur. Ama bu ikisinin
dışında, şiirlerimin imlediği şeylerin hiçbiri de ayna mayna, tokat mokat
değildir. Eğer şiir bir ayna vazifesi görebilseydi dekorasyon firmaları veya
iç mimarlar mobilyalarında, aksesuarlarında ayna yerine şiirler, dizeler
kullanırlardı. Fakat illa ki şiirimi bir mobilyaya benzeteceksek, benim
şiirim bir “askılık”a benzer...
Yine
imgelere dönmek istiyorum. Şiirinizin yapı taşını oluşturan imgeler ve
onların yaydığı müzik şiirinizi duymamızı ve onu derinden algılamamızı
sağlıyor. Bu anlamda şairin kendine özgü bir müzik dili oluşturduğunu ve
müzikle iç içe yaşaması gerektiğini söylemek doğru olur mu?
Olur... Müziğin imgesel denge veya imgesel
ahenkteki gerekliliğinden “Ezra
Pound” sıkça bahseder, ayrıca bunun “zorunlu” olduğunu söyler... Kelimelerin
hatta anlam dolu bir tümcenin veya paragrafın bile bir tınısı vardır. Hiç
unutmam bir gün Serdar Koçak bana “renkler aracılığıyla düşündüğünü”
söylemişti. İnsan “tını”ları sezebildiği ölçüde “tını”lar aracılığıyla
düşünebilir de... Renkler için de aynı şey
geçerlidir.
Şiirde insan tiplemelerini betimlemek çok zor
olsa da sizin ustaca betimlediğinizi düşünüyorum. İnsanı ve insanın
çelişkilerini, çıkmazlarını anlatırken kendinizden de bir şeyler katıyor
musunuz? Siz de orada mısınız?
Oralardayım tabii ki... Başka nerde olacağım?
Bakın, “çelişki”ler birer mihenk taşıdır. İnsandan ve tipolojiden bahseden
herkes çeşitli “çelişki”lere çarpar, sonra da durur. Bu benim için de
geçerli... Ece Ayhan şöyle der; “Tipolojiyi bilen kazanır.”
Anlamı kırmanız ve sonra onu sandalyeye
oturtarak sorguya çekmenizdeki asıl amaç nedir? Ve neden anlamı kırma
düşüncesi? Anlam bir şiirde ve metinde bütünlük sağlayan bir öğe değil
midir? Sizin bu öğeye karşı almış olduğunuz tavrın asıl nedenini
açıklayabilir misiniz?
Anlamda, anlamlılık adına yazılanlarda bir çok şeyin yitip gittiğine
inanıyorum. Özellikle de “coşku”nun... İlhan Berk’in poetikası bu durumdan
sürekli bahseder. Bana sorarsanız bu dünya, bu insanlık tarihi sanıldığı
kadar “us”lu değildir. Şöyle bir etrafınıza bakın, insanların ya da insan
suretindekilerin yapıp ettiklerine... Artık, bütünlüklü olmak “samimi” ya da
“gerçek” bir şey değildir. Aslında “anlamı kırmıyorum.” Sadece onun
etrafında dolaşıyorum. Anlam’a ihtiyacım olduğu kadar nüfuz ediyorum... Yani
“anlam” benim için bir amaç ya da ulaşılması gereken bir şey
değildir.
Zaman, en yalnız kavramdır ve gölgesizdir.
Böylece şiirin zamana benzediğini düşünebilir miyiz? Zaman kavramı sizde
nasıldır?
Güzel bir şiirsel önerme bulmuşsun... Şiirin
“apansız oluşu” ve bu “apansızlığın ölçüsü”nü sezmek çok önemli... Benim
şiirim için “zaman”dan çok “zamanlama” kavramı geçerlidir. Bir eskrim
zekâsı, bir “tuşe” meselesi bende daha önemlidir. Ayrıca biliyorsun ki
“zaman” denilen şey fizik olarak da psikoloji olarak da göreceli bir şey...
Harflerin tarlasındasınız ne düşünüyorsunuz?
Orada olmak sizi özgürleştiriyor mu
gerçekten?
Benim için, harflerin içinde olmak ile
sayıların içinde olmak arasında “işaretlemek” bakımından çok fark yok.
Sayıbilimsel bir olgudan ya da regresif bir modellemenin (stokastik ile
deterministik öğeleri bir araya getiren bir denklemin) ifade gücünden de çok şey
öğrenmişimdir. Bir eylem olarak “özgürlük” hem benim, hem de tarih için çok
yeni bir şey... Fakat “özgürlük duygusu” öyle değildir, yeni değildir.
Şiirde dokunup geçtiğiniz ama büyüsünden hiç
kopamadığınız şey nedir?
Bakışsızlıktır.. Ama bu konuda daha fazla bir
şey söylemek istemiyorum.
Davula vurduğunuz zaman çıkan sesin kendi
içinde barındırdığı “tin’’e ve onun özgünlüğüne ulaştığınızda, içinizde
uyanan duyguları biraz anlatabilir misiniz? Bu sorunun şiirinizle çok
bağlantılı olduğunu düşünerek soruyorum.
O bahsettiğin şeye –her ne ise- ulaşabilmek
benim için çok önemli... Daha doğrusu ona ulaşabilmiş olmak, onu yazabilmiş
olmak... Bir mutluluk, bir beceri, bir başarı duygusu... Sanırım bunları
hissediyorum. Geçenlerde birileri, yayımlanmış bazı kitaplarımın çeşitli
“kişisel hırslar” nedeniyle ve gayri resmi olarak toplatıldığı, geri
çekildiği gibi bir şeyler iddia etti bana... Gerçek nedir bundan emin
değilim, ama toplatılsa da toplatılmasa da umurumda değil. Benim için önemli
olan o kitapları, o hikayeleri, o imgeleri, o dizeleri yazabilmiş,
sezebilmiş, düşünebilmiş olmak... Önemli olan bu...
*
Utku Kaygusuz ile...
14
Ağustos 2008
Utku
Kaygusuz: Puşt Ahali Tarifesi’yle tanışmam 3. sayıya denk geliyor… Puşt
Ahali Edebiyat Platformu’yla da… Derginin çıkış nedenlerinden birini
“çeşitli edebiyat kabzımallarının cemaziyelevvellerini ortaya
çıkarmak” olarak belirlediğini görüyorum. Sonuçta anladığım, ‘retorik
arsızlığı’na karşı mücadele ediyorsun. Yayım organlarının da içinde
bulunduğu zemini bozuk yapılara karşın, elektronik (bu kelimeyi sevmiyorum)
bir ortam olan Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun ister istemez bir
dengesizliği, dikbaşlı ya da dikbakışlı bir mizacı doğurduğunu söyleyebilir
miyiz?
Zafer Yalçınpınar: Karmaşık bir soru bu… Daha
doğrusu basit bir soruyu karmaşık sordun. Öncelikle Puşt Ahali Edebiyat
Platformu’nun mizacındaki “dikbaşlı”lığın bir olumsuzluk ya da dengesizlik
ihtiva ettiğini düşünmüyorum. Aksine, platformun dikbaşlı görüntüsüne
odaklanırsan bu duruşun külyutmaz bir kararlılıkla ve özellikle de
haklılığın inadıyla oluştuğunu, bu nokta üzerinden akkorlaştığını fark
edersin. Aslında “elektronik platform”
söylemi de eskisi kadar olumsuz bir şey değildir. İnternet bugün bize
birçok iletişim olanağını eskisinden çok daha hızlı ve etkin bir biçimde
sundu. Çok sevdiğim bir lâf vardır: “İneğin içtiği su süt olur, yılanın
içtiği su ise zehir olur.” İnternet için de bu durum geçerli… Kim internette
ne yapıyor, ona bakmak lazım. İnternet karşıtlarına her zaman şunu
soruyorum; “İnternette yer alan, yayımlanan yazıları okuyamıyor musunuz?
İnternette yazılanlar başka harflerle mi yazılıyor? İnternette yazı ya da
şiir yazanlar Mars’tan mı geldi?” Hayır. Basılı dergilerde olduğu gibi
internette de sıkı şeyler yazanlar, tartışanlar ve paylaşanlar var. Buna
karşın, tıpkı basılı dergilerde olduğu gibi internette de fason şeyler
yazanlar ve başarısızlığını internet aracılığıyla bertaraf etmeye çalışanlar
da var… Bence bir yazarın ya da şairin sıkılığı onun nerede yazdığıyla veya
hangi platformda kendini gösterdiğiyle tescil edilemez. Bu söylediğimi
tamamlayan en güzel örnekler son 2-3 sene içerisinde Varlık ve Kitap-Lık
adlı dergilerde bir araya gelen çoğu isimdir, söz konusu dergilerdeki fason
yazılar ve dosya konularıdır… Yarışmalar, antolojiler, jüriler ve diğer
statüko cukkalama enstrümanları için de aynı şey geçerli… Şuna bakmak lazım;
yazar, edebiyatçı neyin üstüne gidiyor, neyi yazıyor, hangi fikri ya da
hangi imgeyi bütünlemiş, hangi konuda yeni açılımlar sağlamış, hangi kuramı
hangi kavramlarla takip etmiş, hangi eğretilemeyi ustaca kullanmış, hangi
çelişkileri bertaraf etmiş, ne kadar canlı, hayatın ne kadar içerisinde, ne
kadar haysiyetli davranmış, neyi sezdirmeyi ya da anlatmayı ne kadar
başarıyor… Bence bu gibi sorular bir yazarın nerede yazdığından çok daha
önemlidir ve belirleyicidir. “Retorik arsızlığı”na olan karşı duruşum da
aslında bununla ilgilidir. Birtakım adamlar, bir halay takımı 25 senedir
retorik arsızlığı üzerinden prim yapıyor. Gerçeklere nüfuz etmek yerine
gerçeklerin etrafından dolaşıp çeşitli söz dansözlükleri sergiliyorlar.
Kendilerine ait olmayan
düşünceleri, kendi haysiyetlerini de hiçe sayarak “ortaya karışık” biçeminde
okura sundular ve birtakım cansız söylemleri yazılarında enstrüman (çalgı)
olarak kullandılar. Bunlar öyle adamlardır ki bunların bir tarafından
mürekkep koy, bir tarafından da kâğıt koy, tıpkı bir matbaa makinesi gibi
sana istediğini yazsınlar, anlatsınlar… Öyle haysiyetsizler… Fakat, artık
kimse bu numaraları yemez. Cemaziyelevvel meselesi de bundan ibaret… Retorik
arsızlarının kendilerine, haysiyetlerine ya da toplumsal aydınlanmaya hiçbir
katkıları yoktur. Bu adamların eserlerinin “derleme” olarak bile bir değeri
kalmamıştır. Varsa yoksa “yapay saygınlık” ve “statüko cukkalamak”… Bunun
peşindeler. İşte ben bu tipolojiye karşıyım.
“Dikbakışlı” şeklindeki ifaden ise çok hoşuma
gitti. Balıkçılıkta “oltanın gamını almak” diye bir olgu vardır… Gamlı, eğri
büğrü bir misinadan oluşan oltayla balık tutmanız çok zordur; olta ikide bir
karışır, dolanır durur... Denizin üzerindeyken balık tutacağınıza, dolanmış
oltanın düğümünü açmakla zaman kaybedersiniz… Puşt Ahali Edebiyat Platformu,
olta çokça karışmasın ve bu karışıklıktan yararlanmak isteyenler de fazlaca
prim yapamasın diye “dikbakışlı”dır. Anlayacağın, arada bir oltanın gamını
almak, oltaya bakım yapmak gerekiyor…
U.K.: Birçok değerli yazarın, şairin bu gruba
üye olduğu biliniyor. Kültürel açılımların ve paylaşımların yapıldığı ve
hatta ‘sıkı’nın hakkını veren bir belgiye sahip olan Puşt Ahali Edebiyat
Platform’unu, bunların dışında (en köşesinde) ‘at gözlükleriyle güneşe
bakılmaz!’ sözünü savunan Zafer Yalçınpınar’a bir kuşbakışı olarak kabul
edilebilir miyiz?
Z.Y.: Belki… Fakat ben bu işleri “kerhen”
yapıyorum, kovalıyorum… Bu işler benim üzerime kaldı. Her zaman söylerim,
bir konu hakkında konuşursunuz ve bir de bakmışsınız ki o konunun
sorumluluğu sizin üzerine kalmış. Bana da öyle oldu. Geriye dönüp
baktığınızda haklılığın inadını, bu mücadeleyi hiç korkmadan, çekinmeden
göze alabilmişim… Anlıyorum ki susmak, kim kime dum duma bir vasatlığa maruz
kalmak yolunda sıranın size gelmesinden başka bir işe yaramıyor. Zaten
artık, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun yönlendiriciliği Janset Karavin’in
üzerinde… Grubun katılımcıları da söylem olarak belli bir seviyenin, açık
yürekliliğin üzerine çıktılar. Ben artık, platforma birkaç kişisel
paylaşımda bulunmaktan ve birkaç eskimiş meselenin takipçisi olmaktan fazla
bir katkı sağlayamıyorum. Artık asıl yük Janset’in üzerinde… Ona da, gruba
üye olan diğer paylaşımcılara da çok güveniyorum… En az kendime güvendiğim
kadar…
Aslında ben verdiğim mücadeleden ya da Puşt
Ahali Edebiyat Platformu’ndan ibaret değilim… Savaştığım edebiyat kâhyaları
bu söylemi, benim Puşt Ahali Edebiyat Platformu’ndan ibaret olduğumu falan
sağa sola yaymaya çalışıyorlar, bunu kendilerine görev edinmiş gibiler….
Geriye dönüp, “Livar” ve “Siya” adlı kitaplarıma ve Kuzey Yıldızı Edebiyat
Dergisi döneminde Vedat Kamer’le birlikte savunduğumuz, yayımladığımız
yazılara bakabilirsiniz… Oralarda çok farklı şeyler var; onları bulup
okuyabilirsiniz… Ya da son
dönemlerde Karga Mecmua ve S Gazetesi’nde yazdıklarımı da
inceleyebilirsiniz…
U.K.: Puşt Ahali Tarifesi(P.A.T!) bilindiği
üzere hiçbir yerde satılmıyor, satılamaz da. Piyasa ya da sözlük şairlerinin
ve şiirlerinin cirit attığı yayımlara olan ilgiye karşılık keskin bir bakış
açısı olarak P.A.T! adını ne ölçüde
duyurmuştur?
Z.Y.: Fason dergiler bugün satış ya da baskı
olarak da itibar sahibi değillerdir. Bazı basılı dergiler sadece “çıkmış
olmak” ve “isminin devamını sağlamak” amacıyla çıkıyor. Bu tip dergilerin
ismini kullanarak jüri üyelikleri, antoloji seçicilikleri, etkinlik
konuşmacıları, sivil toplum kuruluşu başkanlığı gibi mevkileri kazananlar
var… Yani, sadece statüko sağlamak ya da mevcut statüko dağılımını korumak
amacıyla çıkan dergiler var… Müptezel dergiler… Bunların fazlaca okuyucusu
ve takipçisi de kalmamıştır… Bu dergiler içerik olarak da okuyucu olarak da
bir çeşit mezarlık görüntüsü sergiliyorlar…
Bu tabloya karşılık, eğer yanlış
hesaplamadıysam P.A.T!’ın her bir sayısının en az 700 civarında sivil
okuyucusu var. Yeter de artar bile… Ayrıca P.A.T!’ın derdi adını duyurmak
veya okuyucu sayısını arttırmak değildir, etki yaratmaktır… P.A.T! zihniyeti
nicelikten çok operasyonel değerlere itibar eder. Ben, P.A.T! ile birlikte özel bir
etkiyi yarattığımıza, bazı taşları yerinden oynattığımıza
inanıyorum.
U.K.: Puşt Ahali Edebiyat Platformu, Zafer
Yalçınpınar’ın edebi kimyasını nasıl etkilemiştir? Ya da etkilemiş
midir?
Z.Y.: Etkilemiştir şüphesiz… Fakat ben bu
etkinin yaşamın yüklediği etkiden daha fazla ya da daha farklı bir mertebede
olduğunu sanmıyorum. Söz konusu etkinin “doğuşkan” bir yapısı da vardır. Son
senelerdeki “iktidar baskısı”nın, memleketteki hayatı ideolojik olarak sağa
eğik, beli bükük bir noktaya ve faşizan yaklaşımlara boyun eğmeye zorladığı
açıkça görülüyor. Bu durumdan, bu türbülanstan faydalanmak isteyen
oportünist adamlar var. Bir de bu duruma karşı içinde sonsuz bir öfke
birikenler, faşizan yaklaşımlara, statükoya ve meydansızlığa tahammül
edemeyenler var. Puşt Ahali Edebiyat Platformu bünyesinde yaşananlar, maruz
kaldığım “kötülük dayanışmaları” ve benzeri şeyler zihnimdeki “Meydansız”
fikrinin ya da duygudurumunun oluşmasında çokça etkilidir… Bir terslik
çıkmazsa, yakında “Meydansız” adlı şiir kitabım çıkacak… Oradaki kimyayı
incelersiniz ve bir karar verirsiniz…
U.K.: ‘Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?’
üzerine
Ece
Ayhan sahiden yaşadı mı patron?
Eğer yanılmıyorsam “Ece Ayhan sahiden yaşadı mı
patron?” şeklindeki çağrışım Haydar Ergülen’e ait… Haydar Ergülen’i hiç
sevmem ve ne yazıktır ki bu sevgisizliği kendisi yarattı. Fakat gene de
soruna cevap vereyim: Ece Ayhan Çağlar, bu memlekette yaşamış üç-beş “sahici
insan”dan biridir. Yani, soruyu şöyle de sorabilirdin, “Nâzım Hikmet sahiden
yaşadı mı patron?” Demem o ki “Tarihe bakarsanız
anlarsınız!”
14
Ocak
2007
Z.C.B.
ile...
Zeynep Cansu Başeren: Olayın nedir?
Zafer Yalçınpınar: Olayım bakmaktır. Örneğin, şu an karşımda bir
portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Bu
cansızlık onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa ya da
canlanabilseydi üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi.
Boşluğuna, varoluşuna geri dönerdi. Ben bir şeye, -bazen de tipolojilere-
bakarım, bununla yetinirim. Çünkü sonrası fazla gelir bana; sonrası
çalgıcıdır, dansözdür, şarkıcının dekoltesidir, şudur budur… Oysa ben
bilirim ki “susku” müziğin çerçevesidir ve tanımıdır. Büyük sır, “susku”da
ve “boşluk”ta yuvalanmıştır. Bunun peşindeyim ben… Bu çerçeveden fazlası
bende tiksinti uyandırır ve dolaşımdadır. Olayım şudur; bir davula bir kez
vurmak, aradan iki sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak… Gerisi
laftır.
6 Kasım 2006
Vedat Kamer
ile...
Vedat Kamer: siya'da anlatmaktan ziyade
sezdirmeyi benimsemiş bir altyapı var. şiir yayımladığını da düşünürsek,
öykünün/anlatının ve şiirin bina edildiği zemini anlatır mısın? bu üç
disiplin hangi poetikaya tabî? birbirinden ayrılmalarını sağlayan ilkeler
nelerdir?
Zafer Yalçınpınar: Ben
-özellikle de şiirde- anlatmaktan çok sezdirmenin yanındayım. Bunun çeşitli
sebepleri var. En başta, bir şeyi, olayı yaşarken, onu sezmek
anlamlandırmaktan önce gelir. Yani önce seziyorum sonra anlıyorum. Hatta,
bazen hiç anlamadığım da oluyor o yaşananı. Ama seziyorum. Yazarken de bu
durumu yansıtıyorum. Okuyucu yazdığım yaşantıları, anlamlandırmadan veya bir
kılıfa sokmadan önce sezmeli. Husserl’in “Yaşamın özünü sezgilerimizle
kavrayabiliriz.” düşüncesinin tamamıyla yanındayım. İlhan Berk’in poetikası
bana önemli açılımlar sağlamıştır bu konuda. “Anlam”da birçok şeyin,
çoğunlukla da “coşku”nun yitip gitmesi beni anlatmaya değil de sezdirmeye
yöneltiyor. Vokalsiz bir caz parçasından ya da klasik müzikten ne anlıyoruz?
Ya da soyut plastik sanatlardan ne anlıyoruz? Anlamıyoruz, sadece seziyoruz…
Ama gene de bir anlamdan söz edeceksek şiirde “aksak bir anlam” söz konusu
olabilir. Şiire böyle bakılmalı. Ama bunun çeşitli dozajları ve kimyası var
tabiî ki… Şiirde -apansız yazılıyor olması nedeniyle- sezgiselliği bütüne
yayabiliyorken, öyküde -dizgesi ve inşa edilerek yazılıyor olması nedeniyle-
sezgiselliğin dozajını azaltmamız gerekir. “Anlatı” veya “değini” gibi yazın
türlerini ise, şiir ile öykünün arasında, ruhsal açılımların,
hesaplaşmaların ve gizlerin tüm koyuluğunun içinde oluşturulmuş, birinci
tekil şâhısa yönelmiş, kısacası bu çeşit bir uzamda yazılmış ve geleceğini
bu aritmetikte kuracak türler olarak
düşünüyorum.
siya'daki öykülerde/anlatılarda karşımıza çıkan
kişiler, bilindik değer dizgelerinden uzak bir şekilde yaşıyorlar.
Derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan bu kişilerin
yalnızlıklarının temeli nedir?
Sorunun cevabı sorunun içerisinde gizli, şöyle
ki; kitapta derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan
karakterlerin yalnızlıklarının nedeni de, sonucu da derinliklerini her şeye
karşı muhafaza etmeye çalışmalarıdır. Garip bir “sarmal” ya da “totoloji”
diyelim buna. Ama şunu da
eklemek isterim; sığ ve tekdüze yaşamda bir numara yok, bildiğin
hesaplardan, çıkar çatışmaları veya ortaklıklarından başka bir numara yok.
Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır. Ama bunun da bir dozajı vardır.
Su ürünleri biliminde “com” diye bir terim yer alıyor; “Verimsiz, yaşamın
olmayacağı kadar derin…” anlamına gelir. Böylesine de derin olmamak gerekir.
Kısacası yalnızlık veya tek başına kalmak iyidir, adamı silkeler, ancak
dikkatli olmak lazım.
siya'dan önceki kitabın korkak düşler aralık
2001'de yayımlanmıştı. bu uzun sessizlik başka kitaplara gebe mi? siya'daki
bölüm başlarında yer alan dizeler bize bir şiir kitabını müjdeler mi
yakında?
İlhan Berk’in en sevdiğim dizelerinden biri
şudur: “sessizlik de/bilinmek ister/hakkı bu!”…
Sessizlik yazılara, şiirlere ve yazmaya gebe
kalıyor. Bu kesin… Hem de doludizgin yazmak istiyor insan...
Aslında, “Dergilerde gördüğümüz, yayımladığın şiirleri ne yapacaksın,
bir şiir kitabı oluşturabildin mi?” diye soruyorsun bana… Şiir dosyam hazır…
Dosyanın adı da “Livar”. Ancak ne zaman yayımlanacağını bilmiyorum. İyi bir
çalışma oldu ve benim için çok şey ifade ediyor. Ben şiir konusunda
bildiklerimin çoğunu İlhan Berk, Turgut Uyar ve Ece Ayhan’a borçluyum. Şiir
yazdıkça, yayımladıkça onlara olan borcum da artıyor. Senin ve Kuzey Yıldızı
Edebiyat Dergisi izleğinin de şiirlerim, yaşadıklarım üzerinde büyük bir
etkisi vardır.
Siya’da öykülerden önce gelen epigraflar ise
şiirlerimin içinden seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın
diye kitaba dikiş attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda
perdenin açılışı ya da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama,
aslında, okuyucu o dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı
kafasında berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o
dizeler güçlendiriyor.
zinhar dergisinde ve poetikhars.com adresinde görsel ve
somut şiir alanında işlerin yayımlanıyor. görsel ve somut şiiri nasıl
tanımlıyorsun? görsel ve somut şiirin sağladığı yeni olanaklar nelerdir?
livar'da bu işlerine yer vermeyi düşünüyor
musun?
Bir kere, bence, görsel şiirin en büyük
yeniliği; doğrudan olmasıdır. İmgeyi göze ve zihne “gösterge”ler
aracılığıyla doğrudan sunmasıdır. Görsel şiir, dizeler ve kelimeler arasında
kurgulanan ortalama zekâyı, beylik imgelemi ve dizgeyi kırabilecek güçtedir.
Ayrıca, onu bir o kadar da coşkun görüyorum çünkü sezgisel yönleri çok daha
güçlü…. Görsel şiir, bilindik retoriklerin, semantik yapının ve bazı
şairlerin beylik düzenbazlıklarının üstesinden geliyor, kentin göstergelerle
dolu kaosunu içten ve dolaysız olarak yansıtabileceğim bir form olarak
karşımda kocaman duruyor. Ve beni imgesel sıkıntılarımın çoğundan
kurtarıyor. Ben aradığım sezgisel iletilerin hepsini görsel şiir yardımıyla
ortaya dökebildiğime, işaret edebildiğime inanıyorum. Aynı şeyi dolaşımdaki
(insanların ağzına dolanmış) sözcükler veya dizgeler için söyleyemem.
Sözcükler dilin dolaşımının ve belki de insanların -hatta “söz”leşmelerin
bile- tutsağıdır. Ama iş görselliğe gelince durum böyle değil. Yani
kelimelerin anlamlardan sıyrılabilmesinin, kelimelerin özgürleşmesinin en
yüksek dozajı gene “görsel şiir” aracılığıyla mümkünleşiyor. Bunu seziyorum.
Görsel şiirin diğer bir güzelliği de disiplinler arası imkânların ve
tekniklerin çok daha düzgün kullanılabiliyor ve okuyucuya sergilenebiliyor
olmasıdır. Tipografi, topoloji, morfoloji, göstergebilim, soyut resim…
Görsel şiirin, şiirsel sezginin ve soyutlamaların coşkusunu, hem görsel hem
de işitsel olarak sunabilecek bir yeteneğe ve tekniğe sahip olduğunu hiç
çekinmeden söyleyebilirim. Tüm bunlar benim için çok önemli açılımlar...
Ben, görsel şiir için, kendi adıma “sıkılganlığımı, kaşıntımı, şiirdeki
tıkanıklığımı açan büyük bir açılımdır” diyebilirim. Şu an otuz kadar görsel
işim var. Bunların hepsi internette kendi web sitemde ve Zinhar’da
yayımlanıyorlar. Basılı olarak ise, önce, Livar’a “Tepegöz” adında bir bölüm
oluşturmayı düşünmüştüm. Sonradan bundan vazgeçtim. Şimdi, görsel işlerimi
ayrı bir kitap ya da albüm olarak yayımlamayı düşünüyorum. Yayımlayabilirsem
tabiî… Bakalım, göreceğiz…
sonrasızlık adlı fanzini mayıs 2003'te
yayımlamaya başlamıştın. sonrasında bunu zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog
adresinden yayımlamayı sürdürdün. dergicilik tecrübenden de yararlanarak
sormak isterim: fanzin-blog gibi yayım türlerinin atonalitesinin kökeni
nedir? bu türleri dergicilikten nasıl ayırt
edersin?
Öncelikle benim edebiyat dergiciliği deneyimim
ve izlenimim Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle sabittir. Sen de biliyorsun
ki, biz seninle beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin
farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz
yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle
tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin
kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de “ölüsoyguncu” ve
fırsatçı mizaçlarıyla yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan öğrendik ve
öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi. Edebiyat dergiciliğinin, yüzüne yalancı bir gülümseme,
memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen
taraflarının farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki
yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün… Biz bu işlerin içine
girmemeye çalıştık. Hâlâ da olabildiğince bu işlerin içine girmemeye
çalışarak kendi yolumuzu alıp götürmeye uğraşıyoruz… Götürürüz de. “Fanzin”
ya da “blog” fikri bu çeşit bir içtenliğin uzantısı olarak kafamda oluştu.
Fanzinlerin bir fısıltı gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda
bulunması kısacası daha “başıbozuk” olması inat içeren bir içtenliğin ve
temizliğin sonucudur. Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak,
olduğundan başka görünmek, pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi
dertleri yoktur. Bu da atonalite’ye iter fanzin yazarlarını ve
yayımcılarını… Genel olarak böyle düşünüyorum. “Sonrasızlık” fikri ise bütün
bütün bu düşüncelerden beslenmedi. Daha çok, beğendiğim alıntılar
vasıtasıyla, yaşadıklarımı, saygı duyduklarımı, duygulanım süreçlerimi
değiştiren yani ezber bozan metinleri, bir deftere kaydetmek ve bunlardan “aksak bir kolaj”
oluşturmak düşüncesiyle oluştu. Aslına bakarsan lirik bir çaba benimkisi…
Belki de sıkılganlığımın bir sonucudur, kim
bilir…
“çalgıdönüm” adlı e-kitabın mevsimlerin ve
müziğin şiirlerinden oluşuyor. şiir ve caz arasında nasıl bir bağ
kuruyorsun?
“Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasında iki etken
vardı. İlki müzisyenlikle ilgili uzak geçmişim ve bu geçmişin bana verdiği
bilgi, diğeri de Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan
ilgimdir. Patricia Barber’ın
“Verse” adlı albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve
notalar arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak istedim. Şarkının
sessizlik(sus) anlarını, oradaki boşlukları betimlemek istedim. Şarkının
sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı beni çok etkilemiştir. Bu durum
baştan sona şiirsel geldi bana. Şarkının açılış bölümündeki Kontrbas
melodisi aylarca kafamın içinde
tınıdı ve sonunda “Bakar yüzün/ oyuk oyuk” dizesi oluştu kafamın içinde. Bu
dizeyi Ay’ı tanımlamak için söylemiştim. Sonra farklı mevsimlerde aynı
şarkının üzerimde farklı etkiler bıraktığını hissedip mevsim dönümleriyle
şarkıyı birleştirmek istedim. Böylece, “senkop”, “sus” ve “koro” gibi
müzikal terimleri ya da çeşitlemeleri de kullanarak “çalgıdönüm”
dörtlemesini oluşturdum. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel
sesi (veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere
ilişkin imgelerin anlatımıdır. Ayrıca, “The Moon” adlı şarkının üzerimde
bıraktığı etkilerin de bir özetidir.
Şiir ile caz arasındaki ilişkiye girmeyelim…
Çünkü, ne poetik ne de müzikal bilgim, bunu tutarsız bir biçimde
açıklayabilecek kadar güçlü değil. Ancak şu hikayeyi aktarabilirim;
Armstrong’a biri “Caz nedir?” diye sormuş. Armstrong da adamı “Şu zamana
kadar Caz’ın ne olduğunu anlayamadıysan, bundan sonra da hiç kurcalama!”
diye cevaplamış. Cazı ve onun coşkusunu anlatmak güç bir şey; tıpkı şiiri
anlatmaya çalışırken olduğu gibi…
türkiye'deki öykücülüğün son yıllardaki
gelişimini nasıl değerlendiriyorsun? öykü dergiciliğinin bu gelişimdeki rolü
nedir?
Öykücülüğümüz hâlâ “postmodern anlatı”
ekseninde, çoğunlukla yabancılaşmış ve içedönük anlatılarla ilerliyor.
Öyküde yenilikçiliği oluşturan şeyin dilin yapısını, kurgusunu ilerletmek,
gerekiyorsa da amaca uygun bir şekilde dili kırmak olduğuna inanıyorum.
Wittgenstein’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler” sözünü aklımıza
mıhlamalıyız. Her şeyin bir öyküsü vardır. Her nesnenin, her insanın, her
devinimin ya da her durağanlığın… Yeter ki sezmeyi, görmeyi sonra da onları
“dil”lendirmeyi bilelim. Yeni anlatım olanakları, dil cambazlığı,
tipolojinin diyalog (ya da monolog) eksenindeki salınımları ve dağılımları
öykücülüğümüzün gelişmesinde büyük etkenlerdir. Öykü sadece tipolojiden ya
da kurgudan ibaret değil, bunu anlayıp, deneyler yapıp, dilin imkânlarını
daha fazla zorlamalıyız. Ayrıca, tarihin derinliklerindeki “ağız”lar hâlâ
gizli dil zenginlikleri barındırmakta ve gizli ya da ironik olayları işaret
etmektedir. Onları da ortaya çıkarıp üslubumuzun kimyasının içine
eklemeliyiz.
Bugünün öyküsüne, başka bir taraftan
baktığımızda da “gündelik kent yaşamı”, “iş ve çıkar çatışmaları” gibi
konular ön plana çıkıyor. Bugün, “yeni bir toplumcu gerçekçilik”ten söz
etmek demek, kent yaşamından, bilgisayarlardan, karmaşadan, tüketim
arsızlığından ve –basitçe- salaklıktan söz etmek demektir. O cehennemden, o
adam harcama kültüründen, plazalardaki vahşetten ve yaşayan ölülerden
bahsetmeliyiz. Paranın olduğu yerde vahşet vardır. Genelde yeni öykücüler
buna dikkat ediyorlar, bunun farkındalar.
Dergilerden ve etkilerinden bahsetmeyeceğim,
çünkü “Aylak Öykü Dergisi” ve “Monokl” dışındaki dergiler –açıkça-
kulüpçüdür ve fasonlaşmışlardır. Kalburüstü dergilerde yayımlanan dosya
konuları, yazarlar ve öyküler (birkaç genç ismi ayrı tutarak
söylüyorum) yalıtılmış bir
kulübün eski, vasat, coşkusuz ya da ağlak işlerinden başka bir şey değil.
Kendimizi kandırmaya gerek yok; böyle yaparak vakit ve enerji kaybedemeyiz.
roman yazmak ilgini çekiyor mu? bu konuda bir
çalışman var mı? en son hangi romanları
okudun?
Daha önce de bir yerlerde söyledim, roman bana
çok “hantal” ve “yavaş”
geliyor. Bu yüzden “novella” ya da “uzun öykü” yapısı bana daha uygun… Bu
formda “Adabeyi” diye bir şeyler yazmaya başladım. Ama, nasıl ve ne zaman
biter kestiremiyorum. En son Vecdi Abi’nin “Sarıkasnak” adlı uzun öykü
kitabını okudum. Etkileyiciydi. Ondan önce de Julio Cortazar’ın “Seksek”
adlı romanının yeni çevirisini okumuştum. Cortazar sıkı bir cazcı,
gündeliğin içinde iyi geziniyor, büyük adam... Bir de Hasan Ali Toptaş,
“Uykuların Doğusu”, büyük kitap…
31 Mart 2007
Mehmet Altun
ile…
Mehmet ALTUN:
Şairlerin sonradan öykü ya da roman yazdığı
alışılmış bir şeydir. Oysa öyküyle başlamış birinin şiirle devam ettiği pek
alışılmış bir şey değil. Sizi öykü yazarlığı ile tanıyoruz, oysa yeni
kitabınız “Livar” bir şiirler kitabı. Öyküden sonra neden
şiir?
Zafer YALÇINPINAR: Aslında böyle bir şey yok. Şairlerin sonradan
roman yazmasını ya da tersini, türler arasında böylesine bir kronolojik
nedenselliği ya da “zaman serisi” yaklaşımıyla konunun ele alınmasını
anlamış değilim. Daha doğrusu, kabul edemiyorum. Benim inancıma göre
“yazmak” doğuşkandır ve türler arasında eşanlı ilerleyen, etkileşimli, çok
boyutlu sezgisel bir süreçtir.
Ben hep böyle düşündüm.
Başlangıçtan beri şiir ve öykü (veya anlatı) eşanlı olarak
gelişiyordu bende. Yazmaya, öykü diyemeyeceğim basit duygusal izlenimlerimi
-olduğu gibi- yansıtarak başladım. Çoğunlukla monolog anlatılar çıkıyordu
ortaya. Zamanla bu izlek bir “gerçeği değiştirme” sürecine dönüştü. “Anlatı”
denen şeyi kurgusal olarak algılamaya ve hayal gücümü buna eklemeye
başladığımda kendimi kısa öyküler yazar halde buldum. Tabiî sonra işin içine
tipoloji ve karakter kimyası da girdi. İnsan, öykü yazmak amacıyla yola
çıkıp “zaman”a ve “mekân”a baktığında, bunları betimlemeye,
irdelemeye, doğa düzeneğini ya da düzlemini fark etmeye başladığında ise
işin içine “şiir” giriyor. Yani, imgelemlerle yüzleşiyorsunuz. Bu durum
kaçınılmaz. Ve birden kendinizi “imgelemi kurgular” buluyorsunuz. Böylece
bugünkü “eğretileme” anlayışıma ulaşmış oldum. Şunu da söylemeden
edemeyeceğim; öykünün tipolojik bilgisiyle, şiirin imgesel yoğunluğu iç içe
geçebilir. Böylece şiirlerinizde tipolojiyi sezdirebilir, öykülerinizde de
“eğretilemeleri” zekice yerlemleyebilirsiniz. “Livar” ile “Siya” adlı
kitaplarımı yazmam beş senemi aldı. Ve her ikisini de birlikte tamamladım.
Şiir ile öyküyü…
M.A:
Sizinle şiirinizin yapısı, dili, üslûbu, poetikası...vs üzerine konuşmak
istemem. Bırakalım ona okuyan karar versin; ancak siz şiire ilişkin
fikrinizi açmak isteseydiniz, bizimle neyi/neleri
paylaşırdınız?
Z.Y: Çok zor ve sıkı bir soru… Poetika’mı sorsaydın
cevap vermem, çoğu şairin yaptığı gibi bir şeyler sallamam daha kolay
olurdu. Şöyle diyelim; benim için şiir bir “bakış”, “susku”, “kırılım” ve
“tuşe” meselesidir. Şiirlerim bu dördünün apansız kimyasından ya da garip
bir sezgisel zamanlamadan oluşuyor. Şiir budur benim için; bir boşluğun
sezgisi… Düşün, biri gelip bir davula bir kere vuruyor, bir sene sonra gelip
aynı davula bir kez daha vuruyor. Bu aralıkta milyonlarca şiir ve dize
yuvalanır, ben de onları sezer ve yazarım… “Atonalite” anlayışım da buna
benzer…
M.A:
Şiirin anlatma yeteneği, öykünün anlatma yeteneğine baskın gelir; ya da
öykünün gücünün yetmediği durumlar vardır, bu tür durumlarda şiirin
eğretileme yeteneğine ihtiyaç duyulur, demiştiniz son konuşmamızda. Bununla
ne anlatmak istiyorsunuz?
Z.Y: Karışıklık olmasın diye şunu başta ifade
edeyim; şiirlerimde bir şeyler anlatmaya çalışmıyorum. Öykülerimde de…
Sadece bir şeyleri yöntemli olarak sezdirmenin peşindeyim. O konuşmamızda şunu demek
istemiştim: Öyle görüngüler ve olaylar vardır ki öykü formunda bir
dekorasyonla ya da “yapısal kurguyla” sezdirilebilir ve öyle görüngüler
vardır ki şiir yardımıyla, inşaattan uzak bir biçimde, “apansız” bir imgelemle ya da bir dizeyle
sezdirilebilir… Bunu anlatmak istemiştim. Örneğin, görüngüyü bir “dağ”
olarak kabul edelim. Öykü o dağı gösterirken, garip bir “sondaj” ve
“mühendislik” kullanıyor. Ama şiir (veya dize) o dağı apansız inceliyor,
ifade uygun olur mu bilemiyorum ama, şiir o dağın “röntgen”ini çekiyor, tözüne dokunuyor ve bu
şekilde sezdiriyor.
M.A:
Yazdıklarınızın yaşadıklarınızla ne tür bir ilişkisi olduğunu
söyleyebilirsiniz; ya da yazdıklarınızı hayatla buluşturmayı başardığınızı
söyleyebilir misiniz?
Z.Y: Yazdıklarımın hayatla buluşup buluşmadığını
bilemem ama yaşadıklarımın yazdıklarıma yakınsadığını söyleyebilirim. Çok
sevdiğim bir söz vardır, her yerde söylerim; “yaşam ile sanat birbiriyle
kavga eden iki sevgili gibidir.” Bununla birlikte, şunu da unutmamak
gerekir: “yaşamak her şeyin önündedir”. Yaşamın coşkunluğunu
sezdirebiliyorsam, yazabiliyorsam ne mutlu
bana!
M.A:
“İnsanın mücadelesi insanladır” diyen düşünce, şiirin bu mücadeledeki yerini
ne kadar doğrular sizce?
Z.Y: Nâzım Hikmet’in yazdıkları ve yaşadıkları
kadar doğrular bence. Şu dizeyi
aklımdan hiç çıkarmıyorum; “duvar saatleri gibi ahmak/kelepçe zincir filan
gibi /hâzin ve rezildiler”. Nâzım’ın bu dizede bahsettiği insanlara sonsuz
karşıyım ve böyle insanların ölene kadar karşısındayım. Şiirle, kalemle,
yüzümle, yumruğumla… O anda elimde ne varsa onu kullanarak, bir “Amok
Koşucusu” olarak bu tip insanların karşısındayım. Böylece
bilinsin.
M.A:
Şiirlerinizde fazlaca ironi ve sanki karşıda taciz eden bir yapıya kafa
atmak isteyen biraz afacan, biraz
sıkıntılı, sancılı bir hava hakim. Karşıda oturmuş, etrafı rahatsız
eden bir atmosfer mi var bulunduğunuz
yerde?
Z.Y: Güzel bir soru… Bulunduğum yerde değil de
çalıştığım yerde bir sürü dar kafalı insan var. Garip bir “sözleşme” ve “proje”
hayatı yaşayan, pragmatik düşüncelerle donatılmış, aradaki uzaklığın
matematiğini düşünmeden Ay’a bakamayan insanlar var. Bir de fabrikalar,
dumanlar, makine sesleri, evrak ve makam koşuşturması… Bilinçsiz bir tüketim
topluluğunun (toplum demiyorum) isteklerini karşılamaya yönelik “memnuniyet
hizmetkârları” ordusunun arasındayım… Hayatı “deterministik” sanan dar
kafalıların arasındayım ve bunların çoğu “sistematik hata”ların içindeler.
Yaşamın organik yapısını bozmaya çalışan, mekatronik ve teknoloji
saplantılı, gözü kör bir “Homo Faber” ırkının içindeyim, bu durum beni
korkutuyor. Bunlara karşı “deniz”i ve “şiir”i savunmak, balıkların tarafında olmak
gerekiyor ve inan ki çok zor bir savaş bu… Yaşamın yanında
olmak…
M.A:
Neden “LİVAR”, ne demek için “Livar”?
Z.Y: Daha önce başka yerlerde de anlattım, kitabın
isminin hikâyesi şudur:
Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık
oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin
LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla
oynamaya başladım. O balığı inceledim. Kofana, gelip elimdeki ıskarmoza kafa
atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Dinamik,
canlı ve muhteşemdi… Yaşamın inadını gösteriyordu. İşte benim Livar’ımdaki
şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir
canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı
dosyama… Kısacası, bir dinamizm ve bir canlılık belirtisi olsun istiyorum
Livar…
M.A:
Size ne sorulmasını isterdiniz; ya da sizi baştan çıkaran soru ne olurdu?
Soruyu biz sorduk varsayarak, cevaplar
mısınız?
Z.Y: Bana Ece Ayhan’ı sormanızı isterdim. Onun
duruşunu, onu nasıl bildiğimi… Bugün beni Ece Ayhan’a benzetenler filan var.
Doğrudur, bazı dil kırılımlarım, kolaj mantığım Ece Ayhan’a benzer… Ama
içerik olarak çok farklıyız. Ayrıca, Ece Ayhan’da kelimenin bölünüşü, deniz
ve doğa imgeleri azdır. Ece’de büyük bir tarih olgusu ve iktidar karşıtlığı
vardır. Onun şiirine “Epik” bile diyebiliriz. Bende ise büyük bir Lirizm
var. Bir de “Ece Ayhan”a çok haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bu büyük şair
bir kere bile ödül almamıştır. Herkes Ece Ayhan’ı “kötücül” olarak tanımlar
ama akşam eve gittiğinde “Yort Savul” şiirleri okur, duygulanır veya coşar…
Gizliden gizliye severler Ece’yi… Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e yazdığı
mektupları okuduğumda, edebiyat kâhyalarının ne büyük ve derin bir
yanlışlığı ya da kötülüğü “yöntemli olarak” Ece Ayhan’a uyguladıklarını
gördüm. Bakın, bugün “Ece Ayhan” demeseydik de “Ayhan Çağlar” olarak
baksaydık ona, onun ne kadar büyük bir şair olduğunu anlardık. Yakında Ece
Ayhan’la ilgili bir kitap yayımlanacak. Haklılığın inadını anlatan bir
kitap… O kitabı merakla beklemekteyim. Şu an Eren Ağın, Ankara’da bu işin
peşinde koşuyor…. Göreceğiz…
M.A:
Teşekkürler.
Z.Y: Tüm içtenliğin ve sıkı soruların için ben
teşekkür ederim aslında.
18 Ekim 2006
YaşamRadyo'da "Şiirbaz" adlı programda
İSMAİL CEM DOĞRU ile...
Programın kaydını siirbaz.mp3 olarak
indirip
dinleyebilirsiniz.

20 Ekim 2006
MÜZEYYEN KARABAĞ
ile...
Kitabınızın ismi neden
Siya?
“Siya” bir tekneci/balıkçı terimidir. Kürekleri
tersine çekerek, önce tekneyi durdurmak, sonra da geri geri -tersine-
hareket etmek anlamına gelir. Kitaptaki tüm öyküleri ve karakterleri bu
“eğretileme”nin üzerine kurdum. Olayları, şiirselliği ve diğer her şeyi
ortak bir tavra veya duruşa dikiş atmaya çalıştım. Hayata karşı ters oturum… Olanın
bitenin içinde giderken, silkinmek, ardından da “siya” yaparak başka bir
yerlere, limanlara, alt gerçekliğe, öfkeye -ne varsa işte ona- doğru ağır ağır
ilerlemek… Belki de yürümek… Bu benzetmeyi, hem gündelik yaşantıda hem de
kent bireyinin ruh zonklamalarıyla birleştirmekti amacım. Biraz becerdim
sanki… Şunu da belirteyim, usta tekneci “siya”sından anlaşılır. Tekneyi
tersine hareket ettirebilmesinden, balığa çıktığında bir elinde olta diğer
elinde kürek, siya yaparak tekneyi kerterizde
tutabilmesinden…
Sistemin mutsuzlaştırdığı insanların -bir
çeşit- doğaya kaçış eğilimi görülebilir mi
Siya’da?
Görülür. Ancak, bunu, doğaya kaçıştan çok
yalnızlığa kaçış olarak ifade etsek daha doğru olacaktır. Şu da var, deniz
de doğa da, aslına bakarsanız, büyük bir yalnızlık içinde dururken, bir
taraftan da ahenklidir. Düzgündür. Yalnızlık insanı silkeler, farkına
vardırır bir şeylerin, uyandırır. Uyandırır çünkü yalnızlık büyük bir
odaktır, büyük bir “monolog”tur. Biz ne yazık ki hem birbirimize, hem de
doğaya karşı sonsuz bir acımasızlık içindeyiz… Aynı zamanda da sonsuz kibirliyiz ve
kaotik yaşıyoruz. İşte bu gibi şeylerden kaçmanın, bu gibi şeyler karşısında
bir yere ya da bir köşeye saklanmanın öykülerini yazmaya çalıştım. “Mıhçı Sokak” ya da “Tümörgü” adlı
öykülerimi aklına getir… Ama bu kaçış, her şey, kent’in içinden başlayıp
gene kentin içinde bitiyor.
İstanbul’un içinde… Buna da dikkat
etmeliyiz.
Hikayelerinizde yarattığınız karakterlerin
ortak noktası “yalnızlık” denilebilir mi?
Demin bunu anlatmaya çalıştım. Şimdi, meseleyi
derinleştirelim o zaman; kitaptaki karakterleri ve olayları bütünleştirip
düşündüğünde aslında tek bir karakterin ya da anlamın oluştuğunu göreceksin.
Zor bir karakter, şöyle ki, günümüzdeki adam harcama kültüründen ve
sığlıktan kaçan, tüketim toplumunda yaşamakta zorlanan biri… Sığ suların
yüzmeyi bilmeyenlerin suları olduğuna inanan biri. Derin sularda yüzdüğü için de şaşkın,
başarısız, tüm dünyayı geride bırakmış bir ada gibi… Ama gündeliğin içinde
yaşamak zorunda olan bir “yüzen ada…” Evet, “yüzen ada” gibi bir karakter,
aslında bir hafif siklet sosyopat... Belki bu çeşit bir ortaklıktan söz
edebiliriz öyküler için..
Kısa
öyküleriniz kısa film tadı
bırakıyor dersek , uzun metrajlı film çekecek misiniz, roman yazacak
mısınız?
Uzun romanları okuduğumda, bana kuru ve yavaş
geliyorlar. İster klasik ister modern, isterse postmodern olsun, fark etmez,
bana kuru geliyorlar... Bu nedenle uzun bir roman yazmayacağım. Ancak
“Novella” gibi bir şeyler yazmaya başladım. Uzun öykü gibi bir şeyler, ki
benim tarzım da bu. Böyle bir işe giriştim ama ne zaman
biter bilmiyorum. Bitse bile ne zaman yayımlanır ya da ne zaman anlaşılır
orasını hiç kestiremiyorum.
‘’Her gece toprağa gider ve
şiir tohumları atardı.’’ Şiirle aranız nasıl? Yakında şiir kitabınız geliyor
mu?
İyi bir şey yakalamışsın. O
dize Özge Dirik için yazılmıştır. Özge bankacıydı ve bankacıların ortamının
ne kadar vahşi olduğunu bilemezsin. Paranın olduğu yerde vahşet vardır.
Bankada vahşet daha çoktur çünkü orada doğrudan para alınıp satılır. Özge bu
işi yapıyordu ama bundan nefret ediyordu. Bu işe ve diğer her şeye karşılık
olarak Özge’nin elinde sadece “şiir”i vardı ve şiirini çoğaltmaya
çalışıyordu. Onunla yaşıyordu, onunla kendini gerçekleştiriyordu. Akşam
işten çıkınca şiirin başına oturuyordu. Ben böyle olduğunu tahmin ediyorum.
Bu nedenle “her gece toprağa gider ve şiir tohumları atardı.” dizesini
yazmıştım. Şiirle aram nasıl? Evet, şiir; o vatoz… Şiirle aram iyidir ama
bir şair olduğumu kimse söyleyemez, ben bile söyleyemem. Söyleyemem çünkü
şairlerinkine benzer bir hayatım yok, daha doğrusu fazlaca şiirsel
yaşamıyorum bu hayatı… Benim için “şiir yazan” demek en doğrusu olacaktır. Zaten insanlık ve tarih
daha henüz şiir hakkında fazlaca bir şey bilmiyor… Şiir hermetik bir şeydir
ve apansızdır; gizli bir tarikat gibidir. Böyle çoğaltır kendini. Şiirin
neyi işaret ettiğini anlamanız zordur. Yapabileceğiniz tek şey onu
sezmektir. “Şair”lik denen yaşantı için de aynı şey geçerlidir. Birinin şiir
yazması onun “şair” olduğunu göstermez. Şimdi, “Livar” adında bir şiir kitabım
hazır. Bir terslik olmazsa 2007 içinde yayımlanacak. Bakalım,
göreceğiz.
20 Eylül 2006
SEL EBEGÜMECİ ile
"Haz Manevrası" adlı fanzin için...
Kendini biraz tanıtır
mısın? Kitaplar, dergiler, yazmaya
başlangıç…
Tevellüt 1979. İstanbul…
Edebiyata sarılmam, okumam,
yazmam, kendi üzerimdeki ikinci bir kişilik sınaması veya düşünce düzlemi
olarak başladı. Bunun tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorum. Bir
şeylere karşı durma biçimi ya da bunu kayıt altına alma güdüsü olarak, olanı
biteni tekrardan düzgünce gözden geçirmeye çalışarak yazmaya başladım.
Önceleri -herkes gibi- duygusal anlatılar yazdım. Bunları kendimle konuşur
gibi çalakalem yazıyordum. Sonra baktım ki yazarak daha iyi düşünüyorum ve
olayları daha iyi sınıyorum, yazmadan edemeyeceğimi anladım. “Korkak Düşler”
ve “Karşı” böyle oluştu. Ardından Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle
buluştum, onun düşünü, pırıltısını, fısıltısını omuzlayarak devam ettim.
Kendim gibi yazanlarla ve edebiyat taifesiyle tanıştım. Başkalarının neler
yaptığına, nasıl duygulanımlar yaşadıklarına ve bunları nasıl ifade
ettiklerine baktım... Onların hayatına, yaşamına, çabasına baktım. Birinci
tekilden üçüncü tekile doğru ilerledim. Okudum, takip ettim. Sonra işler
karıştı. Artık bir “kömürcü” gibiyim, cehennemin içinden yazıyorum. Çünkü
yazmak ile yaşamak birbirine karıştı… İşte, sonunda, “edebiyat” dediğimiz
“zoka”yı yemiş bulunuyorum. Kitaplar, okumalar, yazmalar, dergiler,
alıntılar, dipnotlar, şiirler, didinmeler; bu cehennem bahçesi böylece sürüp
gidiyor… Bununla birlikte, şunu da hatırlatmak isterim; Eduardo Galeano
“Ellerim kaşındığı için yazıyorum” der. Kısacası kendim kaşındım. Son
kaşıntımda da “SİYA” çıktı ortaya…
Kadıköy sound? Kadıköy’ün
ve adanın (hangi ada?) öykülerde gözle görülür bir yeri var. Buralar seni
nasıl etkiliyor?
1995’den beri
Kadıköy’deyim. Ben Kadıköy’de takılmaya (gidip gelmeye) başladığımda “Karga”
yeni açılmıştı ve tek katlıydı. Bugünkünden daha farklı bir ortamdı. “Loser”
kültürü yoktu pek… Tüm üniversite hayatım Kadıköy’de geçti. Bir şeyler
içmeye ya da sohbet etmeye Kadıköy’e giderdik. Eğer bir yalnızlığın içine
düşeceksek de gene onu Kadıköy’de yaşardık. Körler ülkesinde… Yavuz Çetin’i,
Kerim Çaplı’yı ve daha birçok sıkı adamı Kadıköy’de tanıdım ve izledim.
Kısacası Kadıköy’de yüklü bir geçmişim var. Tüm yeniyetmeliğimizi Kadıköy’de
yaşadık, -kolay değil- yaşam yüzünü önce Kadıköy’den gösterdi bize…
Ada’ya gelince; öykülerdeki
Marmara Adası’dır. Orada babamın babasından yadigâr bir yazlığımız var. Tüm
yazlarım ve çocukluğum orada geçti. Orada babamla vakit geçiririm, balığa
çıkarım. Deniz, geceleri mürekkep gibi gözükür gözüme… Bir de ben ada
görüngüsünü ve adanın coğrafi konumunu seviyorum. Örneğin Ece Ayhan edebiyat
ortamı için bir adadır. Anakara’dan uzaktadır, dört tarafı denizdendir, tek
başınadır ve hatta korkunç yalnızdır. Anakaranın ışıklarına ve devinimine
karşı olarak ada dingin, karanlık ve yalnızdır. Bunu severim işte ben… Bir
eğretileme kaynağı olarak bakabilirim adaya ve onun gece
denizine…
Hayal gücünden çok
yaşanmışlıkların daha doğrusu mekansal bir yaşanmışlığın doğurganlığı
görülüyor sende. Bunun sebebi
nedir?
Aslında bir önceki
sorularında buna çokça cevap verdim. Yaşadıklarımı tekrardan gözden
geçirmek, kayıt altına almak, ikinci bir yaratım, yansıtma ve eğretilemeye
ulaşmak arzusunun, tutkusunun peşinden gidiyorum yazarken. Bunlarla bir
kimya oluşturmaya çalışıyorum. Bu içgüdünün, kaşıntının üstesinden
gelemiyorum. Bir de şu sözü çok severim ben; “Yaşam her şeyin önündedir.”
Buna inanıyorum… Buna bakıyorum; yaşamaya. Ve tabii ki yazmaya. Ölene kadar
yazacağım.Yaşam ve yazı birbirine ne kadar karışmış olsa bile, ölene kadar
yazacağım.
Vecdi Çıracıoğlu kim? Kitap
arkasını neden o yazıyor?
Vecdi Abi sıkı bir düzyazı
ustasıdır ve sıkı bir dostumdur. Eski zamanları, denizi, boğazı, tekneleri,
balıkçıları, nesneleri, mühendisliği ve edebiyat denen cehennemi iyi bilir…
Serseri Standartları Sempozyumu,
Sarıkasnak, Cimri Kirpi, Kara Büyülü Uyku gibi büyük eserler yazmıştır.
Denizi ve deniz insanlarını bir nakkaş gibi işler… Şimdi, “SİYA” gibi adını
bir “denizci/tekneci” teriminden alan kitaba arka kapak yazısını o
yazmayacak da kim yazacak… Orhan Pamuk mu? Yoksa “Belediyeci Hilmi Yavuz
Hazretleri” ya da “Yazı İşleri Komutanı Enis Batur” mu yazsaydı arka kapağı?
Hadi bunlar becerdiler ve arka kapak yazısını yazdılar diyelim, bir anlamı
ya da içtenliği olur mu onların yazdıklarının? Vecdi Abi için deniz, hem
kardeş hem de düşman gibidir. Anla işte, o kadar yakındır denize ve bana...
Bu nedenle arka kapak yazısını Vecdi Abi
yazdı.
Şiire bakışın ile öyküye
bakışın arasındaki açı farklı… Bu farkı anlatsana
biraz…
Vallahi, şiir ve dize
apansız oluşan bir şeyler… Öykü öyle değil. Bir yapısı var. Öyküdeki işlek
ile şiirdeki işlek arasında koca bir “dağ” var. Şiir çıplak gözle dağın
röntgenini çekiyor, öykü ise mühendislik duygusuyla, aletleriyle, bilgisiyle
dağda tünel açmaya çalışıyor. Bir de, şiir gizli bir tarikat gibi, yan
anlamlarla, derin imgelemlerle ve sezgiyle ilerliyor. Çoğunlukla
anlamsızlığa kaçtığı da oluyor şiirin… Öykünün ayaklarının altındaki zemin
ise daha az kaygan. Şiir, kendi hakkındaki her kuramı yıkma eğilimindeyken,
öykü tam tersine inşa eğilimi içinde. Bunları göz önüne alırsak açıların
farkını da anlarız. Ancak duygulanım biçimlerim açısından ikisi arasında bir
fark yok benim için…
Her öyküden önce gelen
epigrafların (ayraçların) öyküye verdiği yön nedir? Bunlar bizi nereye
sürüklemeli?
Onlar şiirlerimin içinden
seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın diye kitaba dikiş
attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda perdenin açılışı ya
da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama, aslında, okuyucu o
dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı kafasında
berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o dizeler
güçlendiriyor. Ve o dizelerin her birinin de yaşamsal karşılık anlamında
işaret ettiği bir gizi vardır… Şimdilik, açığa vuracak değilim onları… Hem
sonra ne zevki kalır…
Askerlikle ilgili bir
öyküyle başlıyor kitap… Askerliğe bakışın
nedir?
“Komutan” adlı öyküm
askerlikle olan ilgisinden çok barışla ilgilidir. Geçen kış askerlik
vartasını atlattım. Bir bakışım yok askerliğe artık. Çünkü insanlık
anlayışımla askerlik arasında bir bağ kuramıyorum… Tarihin başından beri
olan bir şey savaş; bir ilkellik, bir yanlışlık… Sürüp giden bir yıkım,
korkuluk ve vahşilik… Hüsnü Arkan intikal yürüyüşündeki askerler için son
romanında şöyle diyor; “…sabırla, inatla, hayvanlar gibi sessizlik içinde
yürüyorlardı.”
Kadıköy’de nerelere
gidiyorsun?
Eskiden Karga’ya, Buddha’ya
ve Liman Kahvesi’ne sık sık giderdim. Hatta oralarda tamamladığım öykülerim
de olmuştur. Sonra uzun bir zaman dilimim de aşağıda, Yazı Kitabevi’nde
geçmiştir. Yazı Kitabevi farklı bir ortamdı. Eski halini ve oradaki
insanları özlüyorum şimdi.
Üniversite bittikten ve iş hayatı başladıktan sonra hafta sonları
sakin sakin yemek ve içmek için Agapia’ya gidiyorum. Yanımda canımdan çok
sevdiğim, şiir gibi, sabah gibi biriyle… Bazen de Son Gemi’ye giderim… Eğer
canlı müzik dinleyeceksem Acil Servis’i izlemek amacıyla Shaft’a gittiğim de
olur. Onun dışında Moda’daki kahvehanede tavla oynamak en sevdiğim ve sık
yaptığım şeylerden biri şu aralar…
Ne yapmaya çalışıyorsun?
Yazarak…
Ne zor soru… “Kaşıntımı
azaltmaya çalışıyorum” diye tekrar edelim ve geçelim bu
soruyu…
Takip ettiğin yazarlar ve
şairler kimler?
Bu da büyük ve zor bir
soru… Sen de basit gibi görünen ama kazık sorular soruyorsun… Bir sürü isim
ve kitap var aklımda. Ama şu isimleri hemencecik sayabilirim sana; Panait İstrati, Hasan Ali Toptaş,
Julio Cortazar, Vecdi (Çıracıoğlu) Abi, Oruç Aruoba, Celine, Turgut Uyar, Ece
Ayhan ve İlhan Berk… Bu isimlerden çok şey öğrendim ve yazdığım her yeni
şeyle birlikte bu isimlere daha da çok
borçlanıyorum.
Bu kadar
mı?
Bu kadar… Teşekkür
ederim.
Gamze Erzin
ile…
(2. 7.
2007)
Gamze Erzin: Şair olmadığınızı, şiir yazarı
olduğunuzu söylüyorsunuz (yaşadığınız hayat tarzından dolayı) Sonuçta
şiirle bütünleşip o ruh haline gecen insanın -her ne kadar işi bu olsa
da- hesap kitapla, şiirle hiç ilgilenmeyen bir insan gibi uğraşması...
Genel olarak hayatına şiiri yansıtmadan böyle şiirler yazman bir gel git
oluşturmuyor mu?
Zafer Yalçınpınar:
Öncelikle şunu söylemeliyim ki asıl ve önemli olan yaşamdır, yaşamaktır,
kerteriz budur. Turgut Uyar’ın deyişiyle, “bir şeyler bulup coşmak”tır. İyi
bakarsanız, odaklanırsanız yaşama dair her şeyi, her türlü ilişkilendirmenin
ya da gerekçelendirmenin temelini sezebilirsiniz. Bugünkü insan davranışları
sanıldığı kadar taktik dolu değildir, aksine rastlantısaldır. Bugünkü radar
teknolojisi, yarasaların fizyolojisinden ortaya çıkmıştır. Radara
yakalanmayan uçakların icadı ise yarasalardan kaçmayı başaran böceklerin
incelenmesiyle birlikte gerçekleşmiştir. İnsanoğlu ne yaparsa yapsın
doğadan, tipolojiden ve “yaşantı”lardan esinlenmek durumundadır. Tübitak
Bilim Kitapları arasından yayımlanan Herbert Reeves’in “Boşluk Bakışımın
Biçimini Alıyor” adlı eseri bu durumu çok güzel açıklar. Ararsanız, her
yerde tipoloji, eğretileme ve şiirsellik bulabilirsiniz. Hep kendimize
sorarız “Şiir Nedir?” diye… Ve nedense, aklımıza “Ne şiirdir?” diye sormak
gelmez. Hâlbuki bu sorunun peşinden gitmeliyiz. Ben bu sorunun peşinden gittiğim için
“şiir yazarı”yım, şiiri yazarım. Benim eğitimim “Ekonometri” gibi
deterministik ve stokastik öğeleri birlikte içeren karmaşık modellemeler,
analizler üzerineydi. Ama bir yandan da müzikle uğraşıyordum. Şehrin,
insanların, Kadıköy’ün, kısacası yaşadıklarımın ve tipolojilerin kafama
uymayan taraflarını gördükçe bunları yazmaya, yazarak değiştirmeye çalışıyordum.
Sonra, zamanla kendimi şiirde ve imgede buldum. Bende oluşan ya da benim
vardığım şey bir “poetika”ydı. Orada, onunla birlikte ayıldım. “Şiir
yazarlığı”m yaşamın ve tipolojinin peşinden gitmekle, onlarla gidip gelmemle
birlikte oluştu. Duydurumların tınısının, bu tip ayrıntıların boyunun
ölçüsünü alarak, tipolojiye ve yaşama bakarak şiir yazdım. Ayrıca, şu da
var: bugünkü “şair” tipolojisi son derece yapay, marazi ve hiç de iç açıcı
değil. Tüm bu anlattıklarım nedeniyle kendime “şair” demiyorum. Zaten, bir
sürü “edebiyat kâhyası” ya da “edebiyat kabzımalı” benim şair olmadığım veya
şiir yazmadığım konusunda hemfikirler…
Ece Ayhan'ın sizde ayrı bir yeri var. Nedir
Zafer Yalçınpınar için Ece Ayhan'ı vazgeçilmez yapan, onu bu denli özel
kılan?
Ece
Ayhan tipolojiyi ve tarihi çok iyi biliyordu, entelektüel alanda
külyutmazdı. Herkesin (hatta kendisinin bile) ileri sürdüğü kadar da kötücül
değildi. Bundan eminim. Eşitlikçi ve sathi bir adamdı, tipolojik hafızası ve
ilişkilendirme yetisi çok kuvvetliydi. Entelektüel yapısı, sivil duruşu,
muhalifliği, her şeyi topyekün reddetmesi, her şeyden topyekün vazgeçmesi
ona çok geniş bir hareket alanı ve düşünce devinimi kazandırdı. Ben de böyle
bir içtenliğin ve bağımsızlığın peşindeyim; Ece Ayhan’ı kimse kafakola
alamamıştır ve kimse ona patronluk taslayamamıştır. Başkaları gibi “halay”
mantığıyla yaşamadı, bir efe gibi yalnız başına çıktı ve oynadı. “İkinci
yeni”nin ağababası oldu. Kendi sözdizimini kurdu, kendi bakışını anladı,
“bakışsız bir kedi kara” olduğunu ama kendi karalığının “akkor” olduğunu
anladı. Bugün Ece Ayhan’ın nelere rağmen “sıkı şair” olduğunu merak edenler
onun İlhan Berk’e yazdığı mektuplardan oluşan “Hoşça Kal” adlı kitabını
okuyabilirler… Bu yakınlarda da
Ece Ayhan hakkında çok sıkı bir kitap yayımlanacak, ona da
bakabilirsiniz.
Şiirlerinizde coşkulu bir anlatım tarzınız var.
Aynı zamanda anlamdan cok sezgiye önem verdiğinizi biliyoruz. Ayrıca
görsel şiirle ilgili gelecekte güzel planlarınız da var. Bunların hepsini
bir arada düşündüğümüzde gelecekte bizi nasıl bir Zafer Yalçınpınar şiirleri
bekliyor?
Bilmiyorum,
bilinmez de. Ben –özellikle- görsel şiir konusunda fazlaca bilinçli değilim.
Ayrıca yaptığım şeylerin “Görsel Şiir” değil de ne idüğü belirsiz “Görsel
İşler” olduğunu düşünüyorum, biliyorum. Görsel Şiir konusunda -eser
anlamında- en yetkin sanatçı Derya Vural’dır. Onun işlerine bakarsanız
aradaki farkı anlarsınız. Kuram konusunda da Serkan Işın çok
önemlidir.
Şimdi,
inanın ki gelecekte ne tip şiirler yazacağımı, ne tip işler yapacağımı ve
hangi zamanda ne tip kitaplar yayınlayacağımı bilmiyorum. Livar’ın oluşması
ve kitaplaşması beş sene kadar sürdü… Üstelik bu süreç çok da planlı
gerçekleşmedi.
Cemal Süreyya, Edip Cansever gibi şairlerin
bugün büyük dergilerde yer bulurken Ece Ayhan'ın daha küçük çaplı dergilerde
yer alması sizin 'bugün , şiir ve dergi ' üçlüsünde nasıl bakmanıza neden
oluyor , insanlar neden Edip Cansever'e öncelik veriyor olabilirler? Ya da
bu durum bunun bir göstergesi olabilir
mi?
Cemal
Süreya ve Edip Cansever daha uzlaşımcı şairlerdi. Ece Ayhan ise öyle
değildir. Bazı insanların, editörlerin canını yakmış ve onları
sıfırlamıştır. Bakın, ben, özel araştırmalarım sonucu şunu biliyorum: Bugün
Ece Ayhan’ı sevmeyenler ya da onu kötüleyenler, akşam evlerine döndüklerinde
gizlice Ece Ayhan okurlar. Bir servet harcamayı göze alsanız bile sahaflarda
Ece Ayhan imzalı kitap bulamazsınız.
Duruşunuzda sanki 'Sanat, sanat için yapılır .'
izlenimi var. Kimseye çok birşey anlatma çabanız olmadan, kendi deyiminizle
eliniz kaşındığı için yazıyorsunuz. Baştan beri yazmanın hangi yönü çekiyor
sizi? Başka şeyler de olmadan -yani başka bir aşk - Kuzey yıldızı dergisi
için bu kadar uğraşmazdınız sanırım…
Kaşıntı
benzetmesi Eduardo Galeano’nun söylemidir. Ancak bana çok uygun bir
gerekçelendirme olduğu için durumu bu şekilde açıklamakta zarar görmüyorum.
Bakın, “sanatı, ne ya da kimin
için yaptığım konusu ya da sorgusu” beni fazlaca ilgilendirmiyor. Daha önce
bir yerlerde bu konu hakkında konuşmuştum. Beni, sanat adına asıl
ilgilendiren şey “ne yaptığım” ya da “ne yapabildiğim”dir. Tüm bu
yaptıklarım üzerinden de kendimi ya da bizzat tipolojinin veya imgenin
kendisini ikinci bir düşünce katmanına ya da sınamaya tabi tutmamdır,
bunlardan ibarettir.
Kuzey
Yıldızı Edebiyat Dergisi bir ise “düş”tü. Yıldızlara yakın olmak
isteyenlerin kasabalarını uçurumlara kurduğu bir “düş”tü.
Edebiyat ortamı, şair, yazar ve okuyucu tipolojisi hakkında
kazandığım iyi veya kötü her izlenimi Kuzey Yıldızı edebiyat dergisine
borçluyum.
Edebiyat hakkında -ki bizim konumuz şiir- çok
fazla bilgi sahibisiniz. Sadece size bakarak şiirin, insanı içine alan ve
onu olgunlaştırmadan bırakmayan bir girdap olduğunu söyleyebilir miyiz,
yoksa sizi bu yasta bu kadar olgunlaştıran salt şiir değil mi?
İlk
soruya verdiğim yanıtta bu konu hakkında bir şeyler söyledim. Fakat biraz
daha açık söylemek gerekirse; şu an bile, dizelerden, sesten, kâğıttan,
imgelerden, şairlerden, yayınevlerinden, fanzinlerden, sahaflardan veya
dergilerden uzakken bile –ya da sözgelimi edebiyatın dışındayken bile-
aslında şiirin içindesiniz. Yaşamdaki duygudurum tınısı hiç dinmeyecek…
Felsefe ile şiir arasındaki ilişkiyi göz önüne almakta fayda var. Özellikle
de Wittgenstein incelenmeli; “Gerçeğin yapısını dilin yapısı
belirler.” önermesi verili olarak, hatta şiar olarak göz önünde
bulundurulmalıdır. Bilmem sezdirebildim mi?