Serdar Bey’in ününü duyanlar, onun yanına
yaklaşmanın tek yolunun içine kapandığı eve girebilmek olduğunu bilirler. Bu
nedenle, fazla uzun sayılamayacak yaşamı boyunca Serdar Bey’in kapılarını ve pencerelerini -hatta bacayı bile-
zorlayanlar çok olmuştur.
İçeri girmeyi başaranların bir daha dışarı
çıkamadığını belirttikten sonra, meselemizin içeri giremeyenler
olduğunu söylemem gerekir. Asıl hikaye içeri girmeyi deneyenlerin
başarısızlıklarında gizlidir.
Serdar Bey’in dış kapısını geçmek kolaydır;
çünkü kapı kilitli bile değildir. Ancak, dış kapının ardında uzanan dar
koridorun sonunda ikinci bir kapıyla yüzleşirsiniz. Bu kapının önünde bir
masa vardır. Gelen ziyaretçiler için en büyük engel, masanın üzerinde duran
küçük notlar ya da mesajlardır. Bu notlarda yazanlar yüzünden tuş olanlar,
mars olanlar, mat olanlar -kısacası başarısızlar- Serdar Bey’e ulaşmanın
mümkün olmadığını, her kapının arkasında başka bir kapıyla karşılaştıklarını
etrafa yaymışlardır. Böylece Serdar Bey’e ilişkin rivayetler artmış, evinin
girişinde bir labirentin varolduğu bile söylenmiştir. Oysa ki Serdar
Bey’in sadece iki tane kapısı
vardır.
Serdar Bey’e ulaşmayı ilk deneyenler müzikle
ilgilenen gençler olmuştu. Yeni yetmelikten henüz sıyrılamamış, dönemin “rock” müziğinin etkisi altında olan
iki uzun saçlı delikanlı…İlki saçlarını kırmızıya boyamıştı. Diğerinin dövmeleri tüm vücudunu kaplıyordu ve
bu sıradışılığı insanlara
göstermek için kolsuz bir atlet giymişti. Her ikisi de yanlarında
gitarlarını getirmişlerdi. Gerekirse en yeni bestelerini Serdar Bey’e
çalacaklar ve böylece onun
üzerinde güzel bir izlenim bırakabileceklerdi.
Serdar Bey’in kapısının bir zili yoktu. Birkaç kez kapıyı vurdular ama açan
olmadı. Dış kapının önünde oldukça uzun bir süre beklediler ve en sonunda,
şanslarını denemeye karar verdiler. Kırmızı saçlı olan, kapının kulpuna el
attı ve kilitli olmadığını anladı.
İçeri girebilmişlerdi.
Uzun koridor boyunca ilerledikten sonra masayı ve ikinci kapıyı gördüler.
Masanın üzerinde birkaç kağıt duruyordu. Bunları okumak istediler ama
kağıtları karıştırmamak daha doğru bir davranış olacaktı. Kırmızı saçlı olanı masanın arkasına
dolaşıp ikinci kapıyı zorladı. Fakat kapı kilitliydi. Bu sırada, dövmeli delikanlı masanın
üzerindeki kağıdı aldı ve okumaya başladı:
“Racmaninoff dinlemelisiniz , onu anlamaya
çalışmalısınız” yazıyordu.
Dövmeli olan sinirlendi ve kağıdı fırlattı, “Bu herif de aptal
klasikçilerden çıktı. Biz de adamı bir şey sandık!” diye söylendi. Kırmızı saçlı çocuk, yere baktığında
kağıdın arkasında başka bir notun daha yazılı olduğunu fark etti:
“Ya
da Jean Luc Ponty, Al Di Meola ve Stanley Clarke’ın “Rite Of Strings” adlı
projesini bulun ve dinleyin.”
Gençler
birbirlerine küfrederek ayrıldılar.
Entelektüel eğilimleri olan bir borsacı da
Serdar Bey’in hayranlarından biriydi. Bu adam stres dolu yaşamına değişik
boyutlar katmak için uzun zamandır şiirle ilgileniyordu. Ayrıca, insanların
Serdar Bey’e ulaşma konusundaki başarısızlıklarını duydukça onunla tanışma
arzusu borsacının içinde büyüdükçe büyümüştü.
Hayatını analizlerle geçiren bu hisse senedi
simsarı, herkesin uyguladığı sıradan yöntemlerle Serdar Bey’e
ulaşamayacağını biliyordu. Bu yüzden –servetini manipülasyon gibi üç
kağıtçılık yöntemleriyle elde ettiğinden- Serdar Bey’in kapılarına değil de
pencerelerine doğru yönelmeye
karar verdi. Ufak bahçeyi dolaşarak arka taraftaki pencerelerden birine
sinsice yaklaştı. Ama pencerenin üzerindeki not yatırım uzmanımızı hayatındaki en
önemli hayal kırıklığıyla tanıştıracaktı.
“Giriş kapıdandır.”
Bu yazıyı gördüğünde başaramayacağını anladı.
Çünkü Serdar bey’e ulaşmak hisse senedi alıp satmaya benzemiyordu. Sonuç
olarak, vazgeçti. Anlaşılan Serdar Bey’in üç kağıtçılarla işi
yoktu.
Edebiyat ve felsefe dünyasından insanlar da
Serdar Bey’e ulaşmaya çalışmışlardı. Özellikle, bazı muhalif dergilerde
yayımlanan karşı yazıları ve açık mektupları bu camiayı oldukça etkilemişti.
Serdar Bey ince mizah anlayışıyla birçok “kurusıkı” yazarın ağzının payını
vermiş, “Koyunun olmadığı yerde
keçiye Abdurrahman Çelebi diyenlerin” oldukça canını sıkmıştı. Serdar
Bey’den dersini alanların arasında ünlü dilbilim profesörleri bile vardı.
Bu olaylardan sonra herkes
Serdar Bey hakkında konuşmaya başlamıştı.
Saygın edebiyat dergilerinden birinin editörü
olan Batur Bey de ne yapıp edip Serdar Bey’le görüşmeliydi. Uzun
uğraşılardan sonra tanıdıklarını devreye sokup bir buluşma ayarladı.
Batur Bey ilk kapının karşısında biraz
heyecanlanmıştı, ama ardından kendi statüsünü yani piyasadaki en etkili
edebiyat dergisinin yayın yönetmeni olduğunu düşünerek heyecanını yendi. İlk
kapıyı geçip ikinci kapının önüne geldiğinde masada bir zarfın bulunduğunu
fark etti. Zarfın üzerinde “Batur
Bey’e” yazıyordu. Zarfı açtı ve içindeki mektubu okumaya
başladı:
Sevgili Batur Bey,
Derginizi ve çalışmalarınızı büyük bir
özveriyle takip ediyorum. Siz ve ekibiniz statükoculuğun edebiyat
dünyasındaki komiserleri olarak bu görevinizi başarıyla yerine
getiriyorsunuz. Bir anlamda sizleri tebrik ediyorum.
Diğer taraftan, üzerinizdeki göbekli
patronların ve para sihirbazlarının ipinizi ne zaman çekeceğini merak etmekteyim. Ayrıca, içinde
bulunduğunuz klozetin sifonun çalışacağı günü de dört gözle beklemekteyim.
Size
ve ekibinize “boktan” çalışmalarınızda başarılar
dilerim.
Serdar
Not:
Çıkarken kapıyı kapamayı unutmazsanız sevinirim.
Batur Bey, bu satırları okumayı bitirdiğinde
“nerden geldiğini” ve “dünyanın kaç bucak olduğunu” şaşırmış, başına keskin bir ağrı girmiş, kalbi
öfkeyle çarpmaya başlamıştı. Uzun zamandır kendini böylesine gergin
hissetmiyordu. Dış kapıyı hızla vurarak kapattı, hırslı adımlarla evi terk
etti. Kısa bir süre düşündükten sonra başarı dolu kariyerinde Serdar Bey
gibi bir deliyle karşılaşmadığına
karar verdi ve sakinleşti. Sokakta yürürken kendi kendine
konuşuyordu:
“ Bu adam zırdeli. Evet, evet… Kesinlikle manik-depresif
bu adam…”
Bir süre benzer şeyler mırıldanarak Erenköy’ün
sokaklarında yürüdü. Yanından geçen yaşlı bir adamın kendisine garip garip
baktığını fark edince sustu. Bir daha da konuşmadı.
Zafer Yalçınpınar -
22 Ekim 2003