
b
i r , i k i , ü ç
Gözlerini açtı. Yalnızlıkla tortulanmış
yatağının üzerinde doğruldu ve kimsesiz bir odada uyanmanın tüm
tedirginliğini içinde hissetti. Sağa baktı; boşluk… Sola baktı; yine boşluk…
Yataktan kalkarsa dipsiz bir hiçliğin içine düşeceğinden korkuyordu.
Ayaklarının altından en fazla iki santim uzaklıkta bulunan zemini süzdü. Bir
uçurumun kenarında oturuyormuş gibi hissetti kendisini. Ama denemeye
değerdi, her sabah denerdi.
“Bir, iki, üç.”
Yataktan kalktı. Zeminin varlığını çıplak
ayaklarının altında fark edince rahatladı. Parmaklarının ucuyla bir kez daha
yeri kontrol etti ve gülümsedi. Tekrardan yatağın kenarına oturdu,
çoraplarını giydi, başucundaki sandalyenin üzerinden hırkasını aldı.
Pencereye yöneldi, perdeyi açıp dışarıya baktı. Böylece, yeni bir gün daha
başlamış oldu.
***
Kapıyı kilitledi. İnsanların arasına çıkacak olmanın tüm
tedirginliğini içinde hissetti. Yavaş adımlarla merdivenlerden indi,
apartmanın giriş katında komşusuna rastladı. Bu adam bankacıydı, servis
aracını bekliyordu. “Günaydın,” diyordu “Nasılsınız?” diye soruyordu. Hemen
bir cevap vermeliydi adama, bu adettendi. “İyi sayılırım,” dedi “Siz
nasılsınız?”. Selamlaşmaktan nefret ederdi; bu seremonilerin bir çeşit
iletişim üçkâğıtçılığı olduğuna inanıyordu. Bankacı cevap olarak bir şeyler
geveledi. “Peki,” dedi adama
“İyi günler” diledi.
“Bir, iki, üç.”
Apartmanın giriş kapısından dışarı çıktı.
Şehir uyanmıştı, insanlar işyerlerine gidiyorlardı. Paltosunun yakasını
kaldırdı ve yürümeye başladı.
***
Sahile gitti. Bir kenara oturdu. Yazın dolup taşan bu sahilde şimdi
kimse yoktu. En görkemli sahnenin karşısında durmanın coşkusunu
hissetti. Dalgalar, kayalar, martılar ve müzik… Tüm bu güzelliklerle
selamlaştı, martıları dinledi. Herkes martılarla konuştuğunu iddia eder, ama
gerçekte kimse kuşların dilini bilmez. Ama o
biliyordu.
Cebinden bir mandalina çıkardı, soydu ve yavaş
yavaş yemeye başladı. Bir süre denizi izledi, defterine notlar aldı. Sonra
kalktı, mandalina kabuklarını toplayıp çöpe attı ve “Hoşça kalın!” dedi
dostlarına.
Sahilden ayrıldı.
***
Ezberlediği sokaklardan ve caddelerden değil
de hiç bilmediği yabancı yollardan yürüyerek “oraya” gidiyordu; “onu”
görmeye, karısını…
Şimdi, “onun” mezarının başucunda oturuyor.
Gözlerini mezar taşına dikmiş, hiçbir şey düşünmeden, karısının
ismini tekrar tekrar okuyor. Onun adını mezar taşından sökmeye, silmeye,
kazımaya çalışıyor. Ama olmuyor… Bir türlü…
Koro:
“İç”
cebinden siyah kaplı defterini çıkardı
ve
karısına şiirler okumaya başladı.
Bir
süre sonra ağladı, yüzü kızardı,
“Çok
acı var…” diye fısıldadı.
Ayrılmanın zamanı gelmişti; gitmenin…
Mezara
uzandı ve gözlerini kapattı.
“Bir, iki, üç.”
Ağaçlar tüm yapraklarını döktü, martılar
havalandı ve deniz geri çekildi.
Zafer Yalçınpınar – 2 Ocak
2004