
Nöbet
Değişimi
Bir aynanın karşısında kayıtsız;
kendine bakınıyor. Aynaya ince bir
şerit yapıştırılmış, üzerinde şöyle yazıyor: “Nasıl bulmak istiyorsan öyle
bırak!” Bu sözün zekasına hayran kalarak ya da zaman yüzünden ortaya çıkmış tüm
eskimelere doğru göğsü kabararak, alaycı bir bakışla dudağının sol
kenarından gülümsüyor. Kendi kendine.
Pencerenin önüne doğru
yürüyor.
Emin ki, dışarıda fazlasıyla
umursanmaması gereken, sürekli dönen, devinen bir dünya var. Pencerenin
kapalı olmasına rağmen dışarıdan ayak takımının seslerini, sağa sola
koşuşmasını duyuyor. Kimisi bağırarak, kimisi gülerek ya da tabii ya acıdan
kıvranarak sağa sola, başına geleceklerden habersiz ya da başına gelenlerin
bilincinden uzak koşuşturuyorlar. Ve ne olursa olsun durup silkinmek için
bir kıvılcım oluşmuyor içlerinde. Gülüşlerin sonu ya da ağlamanın keskin
ucunda gidip gelmekten, belirli noktalar arasında kurulu oyuncaklar gibi
bunu tekrar etmekten vazgeçmiyorlar. İşte, pencereden baktığında bunu
görüyor. Ama, belki, bir
tanesinin içinde bir kıvılcım oluşacaktır. Her şeye rağmen bu iyi niyetten
kendini alamıyor.
Aynı anda, başka biri de dünyadaki tüm anların ve ayrılıkların
döngüsünü, uzaklığını kırmak istercesine –ve bu amaç uğruna sürüden
ayrılarak- pencerenin arkasındaki bu kadına dışarıdan bakıyor. Pencerenin
arkasındaki kadın yalnızlığının kendine olan zincirini, insanın kendinin
kendine olan kilidini çözmek niyetinde değil, ama işte, nedense o da camdan
dışarıya bakıyor, sürüden ayrılana.
İşte, böylece, bir gece
nöbetçisinin nöbeti devrettiğinde hissettiklerine benzer bir duyguyla ya da
pürüzsüz bir Akdeniz akşamında ayın etrafında oluşan “ayla”nın fark edilmesi
gibi birbirlerine bakıyorlar. İkisi de şunu düşünüyor: “Biz bir söylence
gibi geçip gideceğiz, kimse gerçeklerden emin olamayacak” Biri pencerenin
arkasında tüm dünyadan gizlenircesine donuk, öteki de tüm dünyanın önünde, dünyayı arkasına
alarak, karşılıklı bakışıyorlar. Ayın etrafında oluşan bu haleyi, “ayla”yı
gören olmamış. Ancak, bir tel
cambazının bana anlattığına göre olay şöyle
gelişmiş:
“Kadın pencerenin önünde durmaya,
devinimini kısıtlamaya kendine
yakışanı ya da kendini adadığı davranışı sergilemeye devam ediyormuş. Adam
da kadınınkine benzer bir dikbaşlılığı üstlenerek, fakat kadının zıttı
duygularla yani coşkuyla, önü kesilemez, kırılmaz ve azalmaz bir istekle
pencerenin arkasındaki kadının yanına çıkmanın yollarını arıyormuş. Bulmuş
da. Şimdi, kadının evinin açık kapısının önünde duruyor. Kapıyı itiyor ve
tek başınalık tüten evin içine giriyor. Girişin solundaki aynanın önünden
geçiyor ve gözünün ucuyla
yazıyı okuyor: “Nasıl bulmak istiyorsan öyle
bırak!”
Kadının bulunduğu odaya yöneliyor;
oda çok büyük ama az eşyalı. Kadın arkasını pencereye vermiş, perdenin
yanında duruyor.
Önce adam
konuşuyor:
“Ben,” diyor “beni beklemeyene
giden kişiyim.”
Kadın:
“Ben de gelmeyecek olanı
bekliyordum.”
Birden, adam, belki de hayatında ilk defa kendini
bitik hissediyor, üzerine koyu bir gecenin çöktüğünü fark ediyor. Kadın ise
, tersine, ilk defa güneşe ya da denize bakıyormuş gibi ışıklı duygularla
donanmış, genişlemiş, içi içine sığmaz bir hal alıyor. Adam yavaş adımlarla
pencerenin önündeki yeni yerini almak için hareket ederken, kadın ise kendinden beklenmeyecek
bir hızla dairenin girişine koşuyor, üzerinde “nasıl bulmak istiyorsan öyle
bırak!” yazan aynanın önünden geçiyor, gidiyor.
Dışarıya.”
21 Şubat 2006 -
İskenderun
[1] Belki de iki asma kilidin
açılması sonra da birbirine kilitlenmesine benzer bir şekilde zaman farklı
bir kıvrım ve sekme yapmaya hazırlanıyordu. Kim bilebilir ki hangi örgü ne
zaman tamamlanacak ve son şekline ulaşacak? Bunu benim, bu hikayeyi
aktaranın bilmesi bile güç!
[2] Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel
Arabistanı” adlı şiir kitabında sözü geçen tel
cambazıdır.