F
a k i r U y a k
ölümden önceki uyak
yaşamak adına ağzımdan kaçırdığım kuşlar,
kim bilir şanslarını kimin
üzerine pisliyor.
ölümden önceki dudak
"suratın sırat olsa
geçemezdim gözlerinden
kaç kan aksa" ile
tavladığım kadın
kim bilir hangi efendinin valsinde tırnak yiyor.
ölümden önceki tuzak
traji-kolik hayatımın tirajı komik öyküleri
süs arıyor bir yanım
intiharlarıma
cinayet süsü.
ölümden önceki uyak
konaklaması bir ipte iki cambazın
sevişerek mümkün ancak...
V a s i y e t
“ki
en kötüsüdür,
ölümden
sonra da istemek.”
Benden
firar eden dünyadan,
son
isteklerimi taşırken bana,
dikkat
et; aynı olmasın torbanın rengi,
ayağına
giydiğin galoşlarla.
Şu
bizim yan odada,
Kürt
kaşlı kız çok inledi dün gece,
boştu
yatağı,
bugün
iyileşmiş, tahliyesi olmuş,
inandıramadılar
bana.
Bir
uçlu sakla da göğsüne,
teninin
kokusu olsun izmaritinde.
Bu
yalnızlığı biz yaratmadık,
bilakis
tütünü bile dost eyledik kendimize.
Ya
sen,
ellerini
yıkıyorsun bana her gelişinde,
benimle
aynı gün ölecek olan alyansında,
bir
sabun parçası,
ne
demekse.
Yarın
belki de son kez,
ziyaret
saatini özleyeceğim yine,
yemek
yiyeceğim,
tadını
tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği,
mercimeğin
içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi.
Giydiğin
eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana,
beni
yolcu eden akciğer
kediye
atsan yemez
geç
kalmayacak randevusuna.
Gidince
çürümeyeceğini bilsem,
ellerimizi
değiştirelim derdim.
Ellerimin
ellerinde verdiği güzel ve uzun mola,
ayrılık
Allah’ın emri,
ölüm
olmasa...
29.03.2002
Kuzey
Yıldızı edebiyat Dergisi Sayı:5
Ç o r a
k
Karınca kararıyla
uyuşan bedenim,
iğnelenmeye amade, uyanılası bir kâbus.
Yeni yılla
beraber harlayan şöminem,
noel annenin tükürüğüyle söndü
yine.
Varsın, hayra yorsun
ellerin ellerimi.
Ki onlar, çoğalamayan iki eştiler
önce.
İkileşemediler,
iki leştiler ya da sıvışamadılar
dünyaya.
Bir gün daha
bekleyebilseydik,
yıllanacaktı güneşe yatan
şarabımız.
Uçmamam için
kanatlarının arasına aldığında,
güven de acı verdi bana.
Kısır bir
arıyım işte,
üçgen üçgen yapıyorum peteklerimi.
Birbirini tanımayan
iki elementtik biz.
İlkel bir kimyaperestin kötü kokan
ellerinde,
-bakır ile kalay diyelim-
gittikçe tunçlaştı
kilitlerimiz.
Şimdi pençelerini
körlenmesin diye içeri çeken senin,
gençliği parmaklarına emanet
yaşarken,
ilk ve tek kavga etmişliğin kalemsiz,
salıncağa işeyen bir
öteki mahalle çocuğuylaydı.
Bense hayalerime
kaldığım yerden devam ediyorum,
başka kuşların
yuvalarında.
Varlık Dergisi Mart 2002
A b a k ü s
Kırmızının
deliliklerinden kurtardın hayatını.
Aşk denilen sır;
iki ayağın altına
sabun bağlayıp,
koşmaktı peşinden salıncakların.
Gümüş ve geniş
yollar ıssızlığında,
kardeş ıslıklarla aynı gözleri ağlattık.
Gün
geceliklerinin içinde uyanamayınca,
doyamadım, dayanamadım yalın
yanlışlarıma.
Hangi geçmişler için
kestiysen parmaklarını,
onlar için büyüttüm ellerimi.
Şimdi yaşa diyen
ağzının içine yakışmıyor,
kupkuru deliliklerim.
Bugün kızıyor
yollarıma,
senin tarihinin bildiği tüm ipuçları.
Ama yalınayak bir
çocuk bağırıyor içimde;
kızma baba çocuk sabrı elliye kadar sayar
en
fazla...
Varlık Dergisi Mart 2002
S a h n e
Gıpta
zamanlardan bir yaşam sırrı.
Devasa yalnızlıklara açılan kapılarda,
Tanrı misafiri umutlarınızla beraber,
Zilinizi de çalıp kaçıyor
afacan çocuklar.
Safrasını bırakıyor gökyüzü üzerinize,
Yıldızınız dahi yok geceleri hüznünüze ortak.
Bir memurun masa
örtüsünün altından çalınan kirası gibi,
Artık bakire değil gecenizin
mavisi.
Savunmasız, açık kentleri ele geçiriyor ancak,
Engin tutkularınız, tutuklu kalmışlığı yarınlarınızın.
Ne zaman bir
çiçek dalında kurusa,
Bir sevgilinin daha çok üzülmüşlüğü uzanıyor
başucunuza.
Uykuya dalarken annesinin mutlu masallarıyla,
Uyanırken babasının acı öyküleriyle büyüyen çocukluğunuz için,
Şimdilerde aşk;
Kanamalı bir hasta için yara bandı
yalnızca.
Hayatını cehaletin tanrılarına sıvazlarcasına,
Aşıdan habersiz bir annenin secdeye varışı gibi,
Yormuyor
çocuğunuzun tanrıya yolculuğu.
Devşirilmiş devirlerden kalma
hesap tabağı artıkları hayat.
Hangi şapka alkışa kaldırılsa içinde ölü
bir tavşan.
Ve çok eskilerden bir sahne gözünüzün önünde,
Münir
Özkul affetmeden, nefretle terkediyor çocukluğunuzu...
A n e
s t e z i
içindekini sızdıracaksın bir
akşam
tomurcuklanan beynin saçılınca ortaya
yasal olarak
uyuşturulacaksın acıya.
ilk kanın demli rengi
hiç pıhtılaşmayacak
gibidir Ania.
bileklerini bozduracaksın bir akşam
sen avaz avaz
bağırsan da
karabasan diyecek sağırlar buna da.
aşk henüz var
iken
kafasını namluya sokacak teslimiyet
bir katilin kendini
öldürmesidir Ania,
en adil cinayet.
çocukluğunu camii avlusuna
bırakacaksın bir akşam
aylar sonra ilk farkeden seni
sırf çocukları
için dualarla sevişen
köşebaşındaki dilenci.
belden ve dizden
büzgülü
demode bir don şimdilerde aşk
ağzını hangi musluğa
dayarsan Ania,
kan karışacak şehrin içme suyuna.
bildiklerini
uyutunca bu akşam
gözlerinin önünde hayatını şeritleyecek
perdedeki
bıçak silueti.
sokakların meryemliğini yaptığı çocuklara
utanmasam bi
gözyaşı daha.
sen, içimdeki üçben
bazı notalarda sevişemeyiz Ania.
P a p a
t y a
Zamansızlığımdandır güzelliğim.
Yol kenarını mesken tutan
papatyalar,
kurtaramazlar canlarını,
dikkatli çocukların
tutkularından.
Bütün yapraklarım “sevmiyor”
diye,
ucuz bir hediye olamam gerçi,
ama bilinir ki;
ne zaman bir çiçek dalında
kurusa,
bir sevgili daha çok üzülür.
Yüzünü görünce onun,
ne de çok isterdim incinmesin.
Benden önce sen ispiyonlasaydın
keşke
başka bir adama harcadığın
sevgini.
Kırmızıyı esirgemeyen çay
bardaklarının
ince bellerine dayanamadan,
beni de aldatıyordur belki,
sevinince terleyen parmakların.
Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi
Şubat 2002